Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Bir Zamanlar Anadolu’da

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Bir otorite mücadelesi, bir yalnızlık ve çaresizlik hikayesi, ölüm denen şeye karşı işlevsiz bir serzeniş. Bir zamanlar, Anadolu’nun ücra bir kasabasında…

Kırıkkale’nin ıssız ve sessiz açıklarında bir gece vakti. Ölüm her yerde, ölüm her şeyde. Görev başında on-on iki adam, ölüm hepsinin aklında. Her biri ayrı hikayelere, ayrı endişelere sahip. Onları o akşam bulundukları yere getiren hikayelere. Hepsi tepelerinde gezinmekte olan ölümün farkında, ama hiçbiri farkında değil. Herkes gitmek derdinde, kaçmak derdinde; o uğursuz akşamdan, bu uğursuz topraklardan. Kolay değil. Evde hanım ilaç beklemekte, Ankara’da görev beklemekte, hastanede çaresiz hastalar öylece, yalnızca beklemekte. Hepsi de asla kaçamayacağının bilincinde.

Ceset aramak, bir nevi ölümü kovalamak. O akşam farklı görev tanımlarıyla toplanan herkes, sonunda ölümün beklediği aynı yolda yürümektedir. Ne var ki, neredeyse hiçbiri durumun ciddiyetini kavrayamaz. Hepsinin o akşamdan farklı beklentileri vardır. Arap ağaçtaki elmaların, tarladaki kavunların derdindedir. Jandarma komutanı metre-kilometre hesaplarıyla kafayı bozmuştur. Onun için ölümün kol gezdiği bu uğursuz akşam böyle ince detaylardan ibarettir. On dakika sonra, soğukkanlılıkla katledilip gömülmüş bir cesetle göz göze gelebileceklerinin bilincinde olan insanlar, arabada “gerçek manda yoğurdu nasıl olur?” sorusuna cevap aramaktadırlar. Otopsi teknisyeni, önünde parçalara ayrılmak üzere bir ceset beklerken kullandığı aletlerin kalitesizliğinden yakınır. Köy muhtarı, bu insanlar nereden gelir, nereye gider sorusunun cevabını hiç umursamaz ve ölüm kokan o akşamı, köye yaptırmak istediği morgun finansal ihtiyacı için kullanmak ister. Morg da ölümdür, ancak muhtar, yine bir başka ölümün yalnızca parasal ve siyasi kısmına kafa yormaktadır. Bu hissizleşmektir. Ölümün başka bir türüdür aslında. Aynı zamanda duruma karşı çaresiz bir kabullenme olarak görülebilir. Komiser Naci, “Yirmi senedir polisim ben doktor. Dile kolay yirmi sene. Ne tipler gördüm, nelere şahit oldum sen biliyor musun?” derken şaka yapmıyordur ne de olsa. Ancak yaşamış olduğu yirmi seneye rağmen hala domuz bağı ile aşağılarcasına bağlanmış bir ceset gördüğü zaman sinirleri tepesine çıkabilmektedir. Yıllar onun hislerini taşlaştıramamıştır. Naci, belki de çok sevdiği ve hasta olan çocuğu sayesinde ölüme karşı olan hassasiyetini yitirmemiştir.

Ceset arayışı baştan sona bir grup erkek arasındaki otorite mücadelesine dönüşecektir. Mücadeleden de ziyade, süregelen bir hiyerarşi ve emir-komuta zincirinin meydana getirdiği soğuk savaşa. Arabalardan inip cesedi bulamadıkları her nokta, Naci’yi savcı karşısında küçük düşürmektedir. Savcı, bakışları ve iğnelemeleriyle Naci üzerinde baskı kurmakta, bir noktadan sonra daha fazla dayanamayan Naci ise hırsını zanlı Kenan’dan çıkarmaktadır. “Halay başı olacaksın, Arap. Bu dünyada halay başı olacaksın.” Gruptaki tek mücadele bu değildir. İki arabanın şoförleri Arap ve Tevfik arasında da temelleri geçmişe dayanan bir gerilim bulunur. Arap bariz bir şekilde Tevfik’in adliyedeki görevini kıskanmaktadır. İki adam her daim birbirlerinin açığını arar. Bu tarz kıvılcımlar, bir işi halletmek için toplanmış eril bir grubun genelde yaşadığı sıkıntıları gözler önüne serer. Savcı ise grup üzerindeki sarsılmaz otoritesiyle beklemektedir. Tehditkar bir sabırla, yalnızca beklemektedir.

Doktor Cemal, içinde bulunduğu grupta bir gözlemci rolü üstlenir. Çevresindeki insanların birbirlerine karşı olan tavırlarına kimi zaman şaşkınlıkla, kimi zaman üstü örtülü bir sinirle, kimi zaman da yüzünde beliren gülümsemeyle şahit olur. İhtiyacını gidermek için girdiği kayaların arasında çakan şimşeğin ışığıyla beliren kabartmaya verdiği tepki, o akşamın ardından hissedeceği şeyleri gözler önüne sermektedir belki de. Doğa onu gecenin ilerleyen saatlerinde yaşayacağı şeylere hazırlamaktadır. “Bizim buralarda böyle doktor. Kendi göbeğini kendin kesmek mecburiyetinde kalıyorsun bir yerde. Ha yok, ben kesemem arkadaş diyorsan, iki dakikada alırlar çapını. Nereden geldiğini şaşarsın. Yok işte öyle, hem şoför mahalli olsun, hem cam kenarı olsun, hem de bedava.. yemezler. Maalesef hayvan terli. Adamın gözünden sürmeyi çekerler, üstüne üstlük bir de seni borçlu çıkarırlar. Onu bilir onu söylerim. Dairede duracaksın, merkezi kollayacaksın.” Arap Ali’nin bu sözleri rüzgarın uğultusunu ardına alıp yankılanırken kamera, adamın gözü yaşlı ve öfkeli yüzüne usulca zoom yapmaktadır. Anlattığı, aynı zamanda içinde yaşadığı hayatın suretinde bıraktığı izleri göstermek istercesine. Bu sözler şüphesiz doktor Cemal’i etkileyecektir. “Bir zamanlar Anadolu’da…” diyecektir belki de bir gün gerçekten. Varoluşunda soğuk soğuk esen o gecenin ardından.

Savcı da katildir. Yıllar önce eşini öldürmüştür. Ancak kendisini hiçbir zaman bu cinayetten sorumlu tutmamıştır. Eşi onu affetmiştir ne de olsa, cidden affetmiştir ya, kesin affetmiştir. Bir daha yaşanan olayın lafı bile geçmemiştir hatta. Kadın öleceği tarihi adeta bir kahin gibi öngörmüş ve tam da o tarihte, hiçbir sebep yokken, kalp krizinden ölüp gidivermiştir. Doktor, acı gerçeği savcının yüzüne çekinmeden vuracaktır. “Valla savcı bey, hiç kimse durduk yere ölmez. Tıpta yok böyle bir şey.” O gece savcı için bir günah çıkartma törenine dönüşür. Ne var ki doktor savcının içinin rahatlamasına müsaade etmemektedir. Gecenin ilerleyen saatleri savcı ve doktor arasında geçen bir diğer soğuk savaşa sahne olur. Savcı, doktora “pireli adam” yakıştırması yapar. Bir yandan o pirelerin artık hayatı boyunca vicdanını terk etmeyeceğinin bilincinde olarak, acı bir tebessümle. Ne de olsa intiharlar, genellikle başka insanları cezalandırmak için yapılmaz mı zaten?

Kadınların filmdeki yerleri çok kritik noktalara işaret eder. Maktulün eşi Gülnaz, kocasını Kenan ile aldatarak bütün yaşananların fitilini ateşlemiştir. Gülnaz’ın filmdeki rolü pasif bir “femme fatale” olarak değerlendirilebilir. Ayrıca hastane koridorunda kocasının eşyalarını bekleyen kadının rahat tavırları doktorun gözünden kaçmaz. Gülnaz’da kocasının ölümünden duyduğu üzüntüden çok Kenan’a karşı birikmiş kin ve nefreti vardır. Bu ise şüphesiz yıllar önce yaşadığı yasak ilişkiden kendini aklamak için başvurduğu yöntemdir. Bir diğer kadın, savcının eşi, film boyunca fiziksel olarak görünmese bile her daim varlığını hissettiren karakterdir. Hem savcının, hem doktorun, hem de seyircinin kafasında soru işaretleri oluşturan kadın; iki erkeğin de hayatında unutulmaz etkiler bırakacaktır şüphesiz. Naci’nin çocuğunun hastalığı yüzünden hayata karşı biraz isyankar eşinin yalnızca telefonda sesini duyarız. Ancak kadın, Naci’nin göründüğü her sahnede bizle beraberdir aslında. Dominant bir kadındır ve adamın tavırları üzerinde büyük etkisi vardır. Muhtarın kızı Cemile ise ölüm kokan o akşamın karanlığında beliren tek ışık olmuştur. Soğuk ve acımasız taşranın ortasında, karanlıkta, ölümün peşinde, dinlenmek için her biri bir köşeye çekilmiş eril grup; Cemile’nin saf güzelliği karşısında donakalır.

Kadının her karakter üzerinde yarattığı etki farklıdır tabii. Doktor Cemal için bu güzel kız bir yandan gençliğinin, öte yandan taşranın acımasızlığının bir hatırlatıcısı olmuştur. Böyle güzeller güzeli bir kız taşrada yitip gidecektir, kim bilir kendisinden önceki kaç tane benzeri gibi. Belki de Cemile, doktor için kaçıp gitme yönünde bir teşvik unsuru oluşturacaktır. Kenan, işledikleri korkunç cinayetin ezikliği ve vicdan azabı içerisindedir. Ruhundaki bütün kötü hisler, aklındaki pis düşünceler, yüzü mum ışığında aydınlanan Cemile’nin güzelliği ile çarpışır. Ortaya ise bu duygu yoğunluğuna dayanamayan adamın göz yaşları içindeki hali çıkar. Rüyanın gerçekten ayrımına kolay kolay varılamayan sekansta, Cemile aslında sıradan bir kadından çok ideadır. İyiliğin, güzelliğin, gençliğin ideası.

Doktor, bir karar vermenin eşiğindedir belki de. Komiser Naci’nin dediği gibi pılıyı pırtıyı toplayıp gidebilir, yahut dalından kopup dereye kadar yuvarlanan elma gibi, ne kadar uğraşsa da taşlara takılıp kalmış diğer çürük elmaların arasından çıkamaz. Otopsi esnasında maktulün soluk borusundan çıkan toprak, adamın diri diri gömüldüğüne işaret etmektedir. Bu durum zanlı Kenan’a büyük bir ceza artırımı olarak dönecektir şüphesiz. Doktor otopsi raporunda bu detayı belirtmez. Sebebi bir insanın diri diri gömülmüş olmasını kabullenememesi, insanlığa olan inancı mıdır; yoksa geçirdiği gecenin içinde bıraktığı karanlıkta, kafasına öz çocuğundan taş yiyen Kenan’a karşı beliren bir empati, merhamet huzmesi midir bilinmez. Ancak yaptığı şey görev tanımına uymaz, adil değildir. Artık kurbanın kanı ona da bulaşmıştır. Taşranın, süregelen işleyişin çarklarından biri haline gelmiştir. Kasaba okulunun zili çalar, neşeyle top oynayan çocuklar topu okul bahçesinden dışarı kaçırır. Otopsi masasında yatan maktulün oğlu(?) ise çocukların topunu heyecanla iade eder. Ekran kararır. “Yazan & Yöneten: Nuri Bilge Ceylan” yazısı çıktığında arkada birbirine karışan çocuk ve otopsi sesleri hala duyulmaktadır. Bir zamanlar Anadolu’da, hayat devam eder.

“İğdebeli’ne yağmur yağıyor, yağsın. Yüzyıllardır yağıyor, ne fark eder? Fakat bundan sadece yüz yıl sonra bile Arap; ne sen, ne ben, ne savcı, ne komiser… Hani şairin dediği gibi; yine yıllar geçecek ve geriye benden bir iz kalmayacak. Yorgun ruhumu, karanlık ve soğuk kuşatacak.”

 

1. görsel 2. görsel 3. görsel 4. görsel 5. görsel 6. görsel 7. görsel 8. görsel

1 Comment

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*

Kültür & Sanat Son Yazıları

Öteki Taraf’ın Felsefesi

Görüp görebileceğiniz en keyifli kurgulardan biri olan The Good Place, güldürürken düşündüren

SANATIN RUHU

Sanat ve insan arasındaki derin bağa bir mercek tutalım. Çoğu zaman "boş

Bakış; Frankenstein

Carl Schmitt'in "değersizliğin belirlenmesi, değersizliğin yok edilmesi demektir" cümlesini okuduğumda aklıma Frankenstein
Git Yukarı