Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Gitmek Edebiyatı- Beat Kuşağı

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Kim Gitmek İster Ki? / Kim, kalmak İster Ki? Bir aralar (sosyal medyaya alışkın olmadığımdan dolayı kendisiyle ilgilenmeye çalıştığım dönemlerde) “bu aralar keyfim yerinde; bakalım başıma kötü ne gelecek” gibisinden bir “tweet” atmıştım. Geldi. Terk edildim (kısmen de olsa). Her şeyi berbat etmek de kişisel olarak üstüme yok şu son dönemde. Aslına bakarsak şaşırmadım. Ben de olsam beni terk ederdim doğrusu. Ama biraz beklenmedik ve ani oldu. Normalde “aşk”, ”ilişkiler” veya bunlar gibi şeyler çok da umursadığım konu başlıkları değil aslında. Ama bu aralar başka hiçbir şey düşünemiyorum.


Gitmek Edebiyatı Beat Kuşağı


Yazarlık çok acayip bir iş/hobi/aktivite. İsmine ne derseniz. Kadınlar nasıl olduğu meçhul bir şekilde önce ilgi duyup merak ediyorlar. Ama ismine ilişki denilebilecek herhangi bir şeye başladıktan sonra antidepresan önerip gerçek bir meslek edinmeni tembihleyip hayatından kül olup gidebiliyorlar da.

Bir bakıma başta onları heyecanlandıran şeylerin tam tersini istiyorlar.

“Kadınlar şairlere aşık olur ama müteahhitler ile evlenirler.”

Bende sadece gitmek. Gitmek ve uzaklaşmak istiyorum.



Gitmek istemez mi herkes bir gün olmak istemediği bir yerden… Ayrılmak kurtulmak bütün acısından bu yaşamın… Sıkıntısını atmak üzerinden… Nefretini kinini dökmek üzerinden… Bir şekilde kurtulup hoş olan bir hayata atılmak… Böyle ormanlık, ağaçların arasında bir yerde “mükemmele yakın” şekilde olmak istemez mi kimse küçük ağaçtan evinde? İnsanlardan uzakta herhangi bir yerde…

“Gitmek, gitmek, gitmek isterdim, hep…”

Gitmek denilince aklıma ilk gelen kavramlardan birisi “Gezgin Edebiyatı” oluyor. Gezgin edebiyatı denince de akla ilk gelen şey “Beat Kuşağı Edebiyatı” oluyor. Peki nedir bu Beat Kuşağı Edebiyatı ve hangi şartlar altında nerede, nasıl ortaya çıkmıştır?

1929 yılında başlar her şey. Bu sırada Amerika denilen “fırsatlar ülkesi” tarihinin en büyük bunalımıyla karşı karşıyaydı. Dört bine aşkın banka iflas etmiş, her dört kişiden üçü işsiz kalmış ve -piyasada para kalmadığı için- insanlar alışverişlerini tekrar takas yöntemiyle yapmaya başlamıştı. On sene boyu dönem böyle geçtikten sonra 2. Dünya Savaşı patlak verdi.

1945’ de Amerika, üçer gün arayla, Hiroshima ve Nagasaki’ ye atom bombası atmış ve “yüz binlerce” (altını çiziyorum) kişinin ölümüne sebep olmuştu. İşte böyle bir dönemin içerisinde doğdu Beat Kuşağı.

Amerikan Rüyası’nın çöktüğünü gören gençler aile, ev, maddi birikmişlikler gibi hayallerin değil; gerçek yaşamın, maceranın peşinden koşmaya başlamıştı. Önce 1956’da Ellin Ginsberg den “Uluma” adında uzunca ve aynı şekilde çok da etkili bir şiir geldi.

Ve bu şiir Beat Kuşağının Manifestosu sayıldı.

Bütün bunlardan bir sene sonra ise; “Özgürlüğünüzde Israr Ediyorum” Jack Cruack’ ın “Yolda” isimli romanı basıldı. Ve işte tam o zaman bu Beat Kuşağı Edebiyatı denilen akım duyulmaya ve bir şekilde gelişmeye başladı.

Gerçek bir yaşam öyküsüne dayanıyor “yolda” romanı; bir grup gencin tüm Amerika’yı baştan aşağıya gezmesi anlatılır. Kaldı ki zaten çoğunlukla Beat Kuşağı sanatçıları eserlerini yollarda üretip sunmuştur. Ginsberg, Barox, Kreoak ya da Brodygean gibi yazarlar kendi hallerinde oradan oraya sürüklenirken; serserilik ve boş vermişlik ile eleştiriliyordu.

Ancak kitaplarında cinsiyet eşitsizliği, ırkçılık, sınıf ayrımcılığı gibi toplumsal sorunlarla da ilgileniyorlardı.

Öyle büyük laflar edip acayip edebi cümleler kurmazlardı.

Sokak diliyle yazar ve sokak çocukları gibi yaşarlardı. Özlerinde yatan felsefi akım varoluşçuluktu.

Ama Sartre “Bulantı”dan, Camus “Yabancı”lıktan ya da Nietzsche “üst insan”dan bahsederken Beat kuşağı edebiyatı yazarları yaşamdaki coşkuyu ön plana çıkarmak çabasındaydılar.


Gitmek Edebiyatı Beat Kuşağı


Hani rasyoneller; “düşünüyorum öyleyse varım”, romantikler ise; “Hissediyorum öyleyse varım,” der ya,

İşte Beat Kuşağı yazarlarında böyle bir anlam arayışı ve melankoliyle karşı bir yaşam coşkusu vardı.

Ben kendi adıma konuşacak olursam profesyonel insanlara fazlasıyla acıyorum. Gülmezler (gülemezler bazen sadece), ağlamazlar (“güçlüdürler” çünkü), ilişkileri sevgi değil çıkar üzerinedir. İşleri -takıntılı olduklarından olsa gerek- yolunda gider ama tutkuları yoktur. Herkesin dikkatini çeker, göğsüne girerler ama aslında ölü doğmuşlardır. Beat Kuşağı denen şey de işte tam bu profesyonelliğe ve tek düze -çirkin hayat tarzına- yaşamlara karşı bir alternatif olarak ortaya çıktı. 

1965 yılı civarlarında Amerika’nın Vietnam işgali başlarken Beat Kuşağının etkisiyle “hippiler” ortaya çıkmış, 60’lı yılların sonuna doğru binlerce genç akın akın Hindistan’a doğru yola çıkmaya başlamıştı. Çünkü sıkılmışlardı batının sınırlarından ve doğu felsefesine sığınmayı görmüşlerdi bir kaçış yolu olarak. Budizme merak salmaya başlamışlardı. Sadece edebiyatta değil müzikte de ciddi yansımaları oldu bu akımın.

Mesela o yıllarda ortaya çıkan Jim Morrison, Janis Joplin, Bob Dylan, Jimi Hendrix ya da John Lennon gibi müzisyenler her fırsatta bu akımdan ne kadar etkilendiklerini dile getiriyorlardı.

Şimdi anlattığım şeyleri biraz kişiselleştirmeye çalışacağım; kendimi her ne kadar bir gruba ya da bir akıma ait hissetmesem bile, şimdi dönüp geçmişime ve yazdığım yazılara, çizdiğim resimlere, söylediğim şarkılara baktığımda Beat Kuşağı’nın üzerimdeki etkisini daha net görebiliyorum.

Örneğin, ben de ailemden kaynaklı olsa gerek -belki de sadece bir turist gibi- bir gezgin gibi kıtalar arasında sürüklenip dururdum. Şimdi ise duruyorum. Dururken yazıyor, okuyor, gözlemliyor, çiziyor, çalıyorum. Yeni olan, gidilip görülebilecek halde olan, tanınmaya değer insanlar olduğunu biliyorum. Durmayacağım kendimi gerçekleştirmek konusunda yeterli başarıya sahip olabilirsem şayet. Yol ve doğa kadar beni mutlu edecek ve bütün yaralarımı iyileştirebilecek başka hiçbir şeyin olmadığını biliyorum. Hani bir genelleme vardır ya “çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı?” Hah işte tam o noktada ben gezerken okuyor, elime geçen defterime, fişlerin arkasına, her ne bulursam çiziyorum, yazıyorum.

Gitmek Edebiyatı Beat Kuşağı

Shakespeare’ dem küçük bir alıntı yapıp bitirmek istiyorum.

“Kendi çölüne yolladığında, kim kurtulabilir ki kırbaçlanmaktan.”

Sizlere, hepinize tavsiye ederim kendi çölünüze gitmenizi. Çıkışı çok güzel oluyor. Okuduğunuz için teşekkür ederim.

 

 

İnsanlar nasıl nefes almak, yemek yemek zorundaysa ben de yazmak zorundayım. İlk gençliğimde nelere ilgi duyduğumu görebilmek ve sevdiğim şeyi yapmak hoşuma gittiği için yazıyorum.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*

Kültür & Sanat Son Yazıları

Vertigo

Hayal kırıklıkları, bunalımlar, sanrılar ve travmalar üzerine bir film Vertigo. Merkezine, emekli

Ekran001-Gündem Notları

Eaomag dergisi için hazırlanan seri Ekran001'in televizyon ekranlarının perde arkasında olan bitenlere
Git Yukarı