Makbul’den Maktul’e Pargalı İbrahim Paşa

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Son yıllarda televizyon ekranlarında yayınlanan tarihi yapımların sayısında ciddi bir artış olduğu hepimizin malumu, özellikle TRT’nin ağırlık verdiği bu tarihi yapımların kaderini çizen dizi ise şüphesiz ki 2011-2014 yılları arasında yayınlanan Muhteşem Yüzyıl idi.

Meral Okay’ın en büyük hayali olarak bahsettiği ve vefatına kadar senaristliğini üstlendiği dizi, ülkemizin sınırlarını aşarak Türk dizilerinin dünya piyasasına açılmasına da öncülük eden yapım olarak kabul edilebilir. Kitlelerden sevgiyi de nefreti de gören dizi, eğrisiyle doğrusuyla insanımıza tarihi merak etmeyi ve araştırmayı öğretti diyebiliriz. Öyle ki padişah isimlerinden başka tarihi şahsiyet ismi bilmeyen birçok kişi belki de bu dizi sayesinde Kanuni Sultan Süleyman devrinde yaşamış ve iz bırakmış bazı insanları ilk kez duydu. Dizinin de hikayenin kurgulandığı tarihsel gerçekliğin de en tartışmalı ve merak edilen karakterlerinden biri olarak Makbul’den Maktul’e dönüşen Pargalı İbrahim Paşa o gün bu gündür zihinlerde yer etti.

Bu yer edişte Okan Yalabık’ın muhteşem oyunculuğu, karaktere yazılan iç sorgulamalar kadar paşanın kendisine duyulan merak da etkiliydi çünkü devletin ikinci adamıyken bir gece ansızın devletin gözden çıkardığı biri olmak kolay olmamalıydı ya da ne olmuş olabilirdi de işler bu noktaya gelebilmişti? Kimdi bu İbrahim Paşa, dizide sunulduğu gibi padişah kadar kudretli bir devlet adamı mı? Makbulken maktul olan bir kurban mı? Onu makbul ve maktul eden şeyler nelerdi, kendi yaptıkları mı yoksa padişahın ihsanları mı?

Siyasi tarihimizden tartışmalı bir şahsiyet olarak Pargalı İbrahim’in Şehzade Süleyman ile tanışmadan önceki hayatına dair bilgilerimiz çelişkili anlatılardan ibarettir. Günümüzde Yunanistan sınırları içinde bulunan Parga yakınlarında küçük bir köyde doğduğu ve 6 yaşında İstanbul’a getirildiği genel kabul gören görüş olsa da II. Bayezid zamanında bir akın sırasında ganimet olarak ele geçirilip Kefe’de bulunan Şehzade Süleyman’a takdim edildiği de anlatılır. Muhteşem Yüzyıl dizisindeki anlatıyla benzer şekilde Pargalı bir gemicinin oğlu olduğu ve Türk korsanları tarafından esir alınarak Manisa civarında zengin bir dul kadına satıldığı, ardından Manisa’da bulunan Şehzade Süleyman’ın bu kadının çiftliğine olan ziyareti sırasında kendisini fark ederek hizmetine aldığı da İbrahim Paşa’nın hakkındaki rivayetlerdendir.

Hakkında kesin olarak bildiğimiz ilk bilgi ise Manisa’daki şehzadelik döneminde, ileride Kanuni olarak anılacak I. Süleyman’ın hizmetinde bulunduğudur. I. Süleyman babasının vefatı üzerine tahta çıkınca İbrahim de onunla birlikte İstanbul’a imparatorluğun başkentine gider ve bu hayallerini bile kuramayacağı bir yükselişin de başlangıcı olur. 1521’de kapı ağası görevindeyken Belgrad Seferi’ne katılır, has odabaşı ve iç şahinciler ağası olur, 1522’de Rodos Seferi’ne katılır. 1523 yılında Piri Mehmet Paşa’nın azledilmesiyle birlikte o zamana kadar görülmemiş bir uygulama olarak Rumeli Beylerbeyliği ile birlikte Sadrazam olarak görevlendirilir, bu yetkilendirme teamüllere aykırı ve o güne kadar kimseye bahşedilmemiş bir yükselmedir. Ancak yeni sadrazamın devlet işlerindeki acemiydi üzerine Celalzade, divan usül ve kaidelerini öğretmesi için İbrahim Paşa’ya şahsi tezkireci olarak verilir. Bu görevinde kendini kanıtlayabileceği fırsat ayağına gelir ve Mısır Beylerbeyi Ahmed Paşa’nın isyanını bastırmakla görevlendirilir. İsyanı büyük bir başarıyla bastırması ve bölgedeki nizamı yeniden tesis etmesiyle padişahın gözündeki konumunu iyice kuvvetlendirir ve Mısır Beylerbeyi görevini de alır. Bu arada padişahın kız kardeşiyle görkemli bir düğünle evlenerek saraya damat olur ve Damat İbrahim Paşa olarak anılmaya başlar.

1526’da Macaristan Seferi’nde serdardır ve Mohaç Meydan Savaşı’nın kazanılmasında payı büyüktür. Seferden dönerken Budin’den getirdiği antik Yunan heykellerini sarayının bahçesine koyması kamuoyundaki imajının sarsılmasında önemli bir yer edinir. Zira İslamiyet inanışında heykel ve resim gibi tasvir sanatlarına olan karşıtlık halkın ve saray çevresinin ona olan bakışının değişmesinde etkendir. Ancak sultan tarafından çok sevilmesi ve sürekli takdir edilerek konumunun yükseltilmesi kendisine yönelik doğrudan tepkileri de önlemektedir. Figani’nin söylediği rivayet edilen “Dü İbrâhîm âmed bedâr-ı cihân / Yekî büt-şiken şüd dîger büt-nişân” sözleri konuya dair doğrudan eleştirilerin en bilinenidir.

Macaristan Seferi sonrası Anadolu’daki iç isyanları bastırmış, 2. Macaristan Seferi sonrası Osmanlı’ya bağlı Macaristan Krallığı’nın kurulmasını sağlamış, 1533’te Habsburglar ile yapılan müzakereleri yöneterek barışı sağlamıştır. Bu görüşmeler sırasında “Bu büyük devleti idare eden benim; her ne yaparsam yapılmış olarak kalır; zira bütün kudret benim elimdedir: Memuriyetleri ben veririm; eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş ve reddettiğim reddedilmiştir. Büyük padişah bir şey ihsan etmek istediği veya ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam gayr-i vaki gibi kalır; çünkü her şey harb, sulh, servet ve kuvvet benim elimdedir,” cümlelerini Avusturya elçisine sarf edecek kadar güçlü bir konumdadır. Bu dönem İbrahim Paşa’nın gücünün zirvesinde olduğu yıllardır ancak zirve aynı zamanda gerilemenin de başladığı yer olarak görülür çünkü zirveden başka ilerlenebilecek tek yön aşağıya iniştir. İbrahim Paşa için de Irakeyn Seferi bu inişin başlangıcıdır. Serasker olarak sultan olmaksızın tek başına ordunun başında sefere çıkan İbrahim Paşa “Şaha karşı Şah gerek,” diyenlerin etkisinde mi kaldı bilinmez, Serasker Sultan unvanını kullanmaya başlar. Sefer başarıyla neticelense de sefer sırasında Defterdar İskender Çelebi’yi önce görevden alması daha sonra idam ettirmesi büyük hata olur. Rivayet odur ki tellallar orduyla ilgili seraskerin emirlerini “Serasker Sultanın emridir,” diye okuyunca İskender Çelebi “Serasker sultan deme, serdar hazretlerinin emri diye nida et,” şeklindeki ikazıyla bu duruma karşı çıkmıştır ve bu itiraz İbrahim Paşa’yı, Çelebi’ye düşman ederek, seferin tüm aksaklıklarını onun üzerine yıkarak suçlamasına ve olayın Çelebi’nin idamına kadar varmasına sebep olur.

Bu dönemde dış elçilik raporlarında da kendisinden sıkça bahsedilen İbrahim Paşa, yaşadığı güç zehirlenmesi ile eleştirilir olmuş ve kendisine duyduğu sevginin bağlı olduğu sultana duyduğu sevginin önüne geçtiği belirtmiştir. Seferde kullandığı Serasker Sultan unvanı padişahı ve saray çevresini rahatsız etmiş, padişahın gücü sorgulanır hale gelmiştir. Celalzade’nin “Tabakatü’l Memalik ve Derecatü’l-Mesalik” adlı eserinde bahsedildiği gibi her ne kadar vakti zamanında padişah, İbrahim Paşa için “onun yaptıklarına güveniyorum, doğru emirler verebilecek parlak fikirli bir vezir ayırarak saltanat işlerini onun eline vermek gerekmiştir, bu çetin işleri görebilecek ancak bir adam bulabildim. O da büyük vezirim İbrahim Paşa’dır. Herkes, bu sadrazama her zamam ikram eyleyecek; huzuruna gidiş gelişte ve karşılamakta ve her ne isterse, benim inci yağan sözlerimden çıkmış gibi sözünü dinleyip kabul edecek,” dese de iktidar gölge kabul edemez hale gelir ve İbrahim Paşa’nın ulaştığı mutlak güç, ona sonsuz güvenen ve tüm bu konumlara onu layık gören padişah için bile rahatsızlık duyacağı hale gelir. Fransızlar ile yapılacak anlaşmanın üzerinde çalışırken saraya iftara davet edildiği bir gece kimsenin haberi olmada ansızın cellatlar ile karşılaşır İbrahim Paşa.

 

İdam edilmesinin gerekçeleri hakkında da hayatının ilk dönemleri gibi çeşitli spekülasyonlar vardır. Bunlar; İbrahim Paşa’nın tahta geçmesi için Şehzade Mustafa’yı desteklediği ve bu yüzden Hürrem Sultan’ın düşmanlığını kazandığı, saltanat sevdasında olduğu ve elde ettiği zenginliği bu amaçla kullandığı, Irakeyn Seferin’deki uygunsuz ve sert davranışları, Serasker Sultan unvanını kullanarak padişaha kendini denk görmesi gibi rivayetlerdir. Ancak yine Celâlzâde Mustafa Çelebi “Tabakatü’l Memalik ve Derecatü’l-Mesalik” adlı eserinde “İbrahim Paşa’nın Bağdat’ın fethinden sonra ahlâkının değiştiğini, gurura ve kibre kapılıp kimi cahillerin sözleriyle uygunsuz işler yaptığını, serdarlığı sırasında birçok fırsatı kaçırdığını, hatta kendisine hediye olarak Kur’an getirenleri reddettiğini,” yazar. Ona göre İbrahim Paşa’nın en yakın dostu olan sultanının gazabını üzerine çekmesi bu sebeplerledir. Latifi’ye göre şair ve edipleri koruyan İbrahim Paşa’dan sonra kimse onlara sahip çıkmamıştır, ayrıca hızla yükselerek insanoğlunun gelebileceği en yüksek makamlara gelmiş bulunan İbrahim Paşa’nın ani gelen ölümü ve tüm her şeyini kaybetmesi birçok kimse için ibret olmalıdır. Cehenneme giden yoldaki taşlar iyi niyet taşları ile doludur derler, Kanuni’nin iyi niyet ve ihsanları sonucu makamların hepsine erişen Pargalı Damat İbrahim Paşa da bu iyi niyetlerin sonucunda tahmin edemeyeceği makamları, unvanları görmüş, tahmin edemeyeceği şekilde de bir gece ansızın bu dünyadan göçmüştür. Venedik elçilerinin raporlarında tarihe meraklı olduğu, bir kaç dil bildiği söylendiği gibi meraklı olduğu tarihe kendisi öyle veya böyle adını yazdırmayı başarmıştır.

 

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*