Napoli’nin Sırrı ve Ferzan Özpetek Klişeleri

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Bu ay beyaz perdenin deyim yerindeyse baş yapıta doyduğu bir ay oldu! Çok sevdiğim grup Queen’in filmi Bohemian Rhapsody, birçoğumuzun merakla beklediği yerli değerimiz Müslüm Gürses’in biyografisi Müslüm ve daha birçoğu… Bense bugün sizlere bu filmler kadar yankı uyandırmasa da bende epey yankı uyandıran bir filmi naçizane yorumlamak istiyorum: Napoli Velata veya Türkçe uyarlaması ile Napoli’nin Sırrı.

Öncelikle filme gitmeyenler için ön bilgi vermem gerekirse, son yıllarda adından sıkça söz ettiren Türk asıllı İtalyan yönetmen Ferzan Özpetek, özellikle İstanbul Kırmızısı filmiyle ülkemizde yankı uyandırmıştı. Filmin başrollerini Halit Ergenç, Tuba Büyüküstün ve Nejat İşler’in paylaşmasının da bunda payı büyük tabii. Ancak ne yazık ki İstanbul Kırmızısı ile beklentileri tam olarak karşılayamayıp sinemaseverleri ufak bir hayal kırıklığına uğratmış olacak ki, Özpetek’in Napoli Velata filminin reklamı öyle çok da yapılmadı. Tabii filmin İtalyan yapımı ve İtalyanca olmasının da payı bunda büyük olmuştur. Başrollerini Giovanna Mezzogiorno, Alessandro Borghi, Maria Pia Calzone, Luisa Ranieri ve Isabella Ferrari’nin paylaştığı filmi; bir sinemacı değil, sinemasever gözüyle yüksek müsadelerinizle yorumlamaya çalışacağım.

Yapımı ve Dağıtımı

Öncelikle bir işletmeci olarak tabii ki filmin yapım ve dağıtım aşamasıyla ilgilendim. Yapımcılığını Tilde Corsi ve Gianni Romoli’nin yaptığı filmin, dağıtımını Warner Bros. üstlenmiş. Ancak 28 Aralık 2017’de İtalya’da seyirciyle buluşan film, Türkiye’de 26 Ekim 2018’de yani neredeyse bir yıl sonra vizyona girdi. Bana kalırsa Türkiye’de vizyon tarihinin bu kadar gecikmesi gerek filmin yapımcıları gerekse bizler için pek hoş olmamış zira ne yazık ki internette de bu filmi bulabiliyorsunuz dolayısıyla da emek hırsızlığına biraz mahal verilmiş gibi geldi bana.

Oyuncular

Filmin senaryosunun üstüne kurulu olduğu iki ana karakter Adriana ve Andrea’ya hayat veren Giovanna Mezzogiorno ve Alessandro Borghi elbette oyunculuklarını konuşturmuş. Ancak bu noktada Giovanna’nın hakkını vermek lazım ki, film biraz da onun oyunculuğuyla şahlanmış. İşlenen tüm duygular, bütün olay örgüsü Adriana karakterinin etrafında dönerken Giovanna, bu karakteri “gerçekten” yaşamış. Bir diğer şapka çıkardığım oyunculuk ise -filmi izleyenler bana hak verecektir eminim- Anna Bonaiuto’nun oyunculuğuydu tabi ki. Filmde baştan sona muazzam performans gösteren bu kadın, özellikle bir sahnede göz doldurdu.

Filmi henüz izlemediyseniz bu noktadan sonrası spoiler içerecektir.

Çekim Teknikleri ve Sahneler

Sinemacı olmadığım ya da bu konuda yeterli bilgim olmadığı için sizlere çekim teknikleriyle ilgili ayrıntılı bir analiz yazamayacağım ne yazık ki. Ancak izleyen herkesin aklında kaldığından emin olduğum bir sahne vardı ki, o sahnede kullanılan “plan sekans” tekniği; duygunun bizlere direkt olarak geçmesini sağladı ve bir anda flashback yapıp bizi filmin en başına götürdü. Aslında filmin başındaki sahneyi hatırlıyorduk ancak anlamlandıramadığımız için yoğun olay örgüsünde hafızamızdan bir anda silinmişti zannedersem. İşte burada beni vuran müzik seçimi, dekor ve Anna’nın oyunculuğu ile sahnenin görselliği beni benden aldı; filmin içinde yaşattı resmen. Söz ettiğim sahneyi izleyenler bilirler, o sahnedeki müziği merak edenler içinse: Ghir Enta.

Filmin bir diğer tartışma/eleştiri konusu olan sahnesi şüphesiz ki sevişme sahnesiydi. Giovanna ve Alessandro’nun arasında geçen ve 5 dk’ya yakın süren bu sahneler bana kalırsa tam bir sanat eseriydi. Sanat severlerin yegane korkusu bu sahnelerin Türkiye’de kesilmesiydi ancak ne mutlu ki öyle bir şey olmadı ve yine o sahnede kullanılan ayrıntı çekim tekniği ve görsellik muazzamdı.

Görsellik ve Mekan Seçimleri

Bir film İtalyan yapımı olur, İtalya’da çekilir de görsel şölen yaşatmaz mı? Elbette yaşatır. Bu noktada filmin görüntü yönetmenini gerçekten canı gönülden tebrik etme gerekliliği hissediyorum zira filmin her sahnesi adeta tablo niteliğindeydi. Filmi izlediğiniz her an/her saniye çekebileceğiniz bir fotoğrafı çerçeveletip duvarınıza asabilirdiniz. Burada en çok hoşuma giden nokta ise Napoli’ye birkaç defa gitmiş biri olarak şehirde daha önce çekilmiş filmler gibi devamlı aynı yerlerin çekilmemesi ve aynı görsel ögelere yer verilmemesi. Örneğin meşhur Galleria Umberto’ya filmde 2-3 dakikalık sahne ayrılmış. Bu konuda tekrara ve klişeye düşülmemesi açıkçası beni memnun etti. Zira izleyici Napoli belgeseli izlemek istemiyor, Napoli’de geçen bir gerilim filmi izlemek istiyordu ki bu açıdan mekan seçimleri doğru tercih olmuş.

Ferzan Özpetek Klişeleri

Filmin beğendiğim sahne ve özelliklerinden söz ettikten sonra biraz da önceki filmlere atıfta bulunarak genel bir Ferzan Özpetek değerlendirmesi yapmak istedim, naçizane. İlk olarak Ferzan Özpetek’in izlediğim iki filminde de gözlemlediğim şu ki; çekim teknikleri, görsellik, mekan seçimleri ve konunun işlenişi sahiden harika. Ancak öte yandan sanırım filmlerinde fazla tekrara düşmeye başladı değerli yönetmenimiz. İstanbul Kırmızısı’nda da Napoli Velata’da da bir yazar olarak gözlemlediğim şuydu ki; senaryo benzerlikleri ve senaryodaki boşluklar çok fazlaydı. Ani tanışmalar, kayıp karakterler hatta ikizler, gerçekten mi? Sanatseverlerin sıyrılmış ve aydın/toplumdan uzak hayatları.. Elbette bunca görselliği verebilmek adına toplumun sıyrılmış bir tabakasını işlemeninin gerekliliğini anlıyorum ama sahiden her filmde aynı şekilde mi? Her filmde hafif çılgın yaşlı teyzeler, bu teyzelerin film boyunca korkutucu ağız dolusu gülüşleri ve çeşitli ayinleri. Filmin başrolüne akıl veren yaşlı, kısa boylu amca figürü ve bol miktarda bohem hayat. Bohemliğe ve sıyrılmışlığa yapılan methiyeler, toplumdan kopuk eğlenceler… Tüm bunları işlerken yapılan “sanat için sanat” ve sanatseverlik vurgusu… Filmlerinde sanatsal ögelere ve sahnelere bolca yer veren yönetmenleri çok severim ancak tekrara düşmedikçe ve bayağılaşmadıkça. Zira bunca ağdalı işleyiş, bunca vurgu bir noktadan sonra seyirciyi senaryodan ve olay örgüsünden koparıp: “Gerilim filmine mi geldim sanat filmine mi?” dedirtiyor.

Öte yandan filmin son sahnesindeki diyalogda sinema salonundaki herkes “Nasıl yani? Böyle mi bitti sahiden? E hiçbir şey anlamadık?” sorularıyla çıktı ne yazık ki filmden. Sonunun seyirciye bırakıldığı filmler, yorumlamak açısından oldukça keyifli ve gizemli gelir seyirciye; fakat devam filmi olmayacak bir filmde, senaryoda boşluklar varsa çok da yorumlamak mümkün olmuyor. Bu noktada Özpetek’in bizlere düşünsel değil ama görsel bir şölen sunduğu ve Black Swan’den hallice bir sonla bitirdiği bir filmine tanık olduğumu düşündüm. Yine de bunca sanatsal öge, Napoli/İtalya görüntüsü, başarılı oyunculuk ve insanın içine işleyen bohem hayatlarla dolu sahneler görmek için bir kez daha giderdim galiba.

Sizler de filmi izlerseniz yorumunuzu benimle paylaşın lütfen, Ghir Enta sahnesindeki hissiyatınızı ve sondaki diyalogun “sizce” anlamını merakla bekliyorum 🙂

 

Başkent Üniversitesi İşletme bölümü öğrencisiyim. Kendimi bildim bileli yazılar yazıyor, 2012 senesinden beri aktif blog yazarlığı ile ilgileniyorum. İyi düzeyde İngilizce, orta düzeyde Fransızca biliyor; boş zamanlarımda seyahat ediyor ve müzikle uğraşıyorum.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*