Sıradışı Bir İnternet Dergisi

SOHBET 101: İç Mimar Hakan Ertek ve Deppo29

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Bugün iç mimar Prof. Dr. Mehmet Hakan Ertek ile birlikteyiz. Kendisi bir kurucu. Ankara’da ihtiyaç duyulan bir yaşamın kurucusu, yaşamı kaliteli kılacak bir mekanın ”DEPPO29”un kurucusu. Aynı zamanda kendisi genç yetenekleri yetiştiren; eşi Oya Ertek’in tabiriyle bir ”EFSANE”.

 

Çağatay Y.: Deppo 29‘da faklı tasarım disiplinlerinin bir arada olduğunu görüyoruz. Bu oluşumun Ankara’da tasarımcıların buluşma ve üretim noktası olma amacı güttüğünü söyleyebilir miyiz?

Hakan E.: Yüzde yüz. Zaten en temel şey bu idi, farklı disiplinlerin bir araya gelmesi. Neler bunlar tasarım ürünleri; ama seçilmiş özel tasarım ürünleri, her yerde bulunan ürünler değil bunlar. Sonra aktivitelerimiz, mesela sergilerimiz oluyor, eventler oluyor burada söyleşiler, bir takım kültür aktiviteleri, seçilmiş müzik eventlerimiz de oluyor. Böyle bir durum burası. Ama aslında daha çok birtakım aktiviteleri gerçekleştirmek isteyen sanatçıların hizmetine açılmış bir ortak paylaşım platformu burası, temel amacı bu.

Şehrin içinde kalabilmek, içinde aslında büyük bir isteği olan, şehrin çeperlerine çıkmadan şehrin içinde çünkü aslında kor orasıdır yani şehrin kalbinde olur hikayeler.  Öyle Çayyollarında, İnceklerde vesaire oralarda olmaz. Oralara gidilir, yaşanmaya gayret edilir, kaçılır, geri dönülür ama hikaye, aktivite, ateş şehrin kalbinde yanar. Siz onu dışarı taşımak isteseniz de olmaz dolayısıyla bu ateşi burada gerçekleştirecek platform evresiydi. Öyle de oldu tam da dediğimiz gibi devam ediyor biraz dönüşüme uğruyor, keyfi de orada zaten stabil kalmamasında.

Çağatay Y.: Gelişimini dönüşümünden alıyor.

Hakan E.: Kesinlikle, o dönüşüm de çok eğlenceli. Yoksa sıkıcı olur.

 

 

Murat Ç.: Sayıları her geçen gün artan iç mimarlık bölümleri ve nitelikleri hakkında ne düşünüyorsunuz?  Bu durum sizce piyasaya nasıl yansıyor?

Hakan E.: Hiç iyi şeyler düşünmüyorum. Biz bölümde hocalık yapmaya başladığımızda 6-7 iç mimarlık bölümü vardı ülkede. Şimdi tahmin ediyorum 50’yi geçmiştir. Bu kadar hızlı bir artışa nitelikli öğretim elemanı sağlamak çok zor bir iş yani her ülke yapamaz bunu. Okullar öyle çok kolay ekolleşemiyor, ekol olması için bir okulun  kendi öz düşüncesini filozofisini yaratması gerekir. Bu da öyle pat diye olmaz. 5-10 senede olmaz yani biz (Hacettepe Üni.) 30 küsür senelik bir okuluz  anca  yeni yeni hocalar arasında eğitim komisyonunu düzenli yapmaya başladık. Demek ki okulların ekolleşebilme yolunda ki bu  tür refleksleri öyle kolay oluşmuyor. Dolayısıyla, bir bina ve bir mekan bulup üzerine bilmem ne bölümü yazınca da ekol yada bir okul olmaktan ziyade daha çok bilgi aktarılan bir müessese oluyor. Belki de iyi oluyor  birtakım okullar hala  nitelik olarak ön plana çıkabiliyor ama tabi ki öteki okullardan mezun olan iç mimarların burada profesyonel hayatta işleri daha da zorlaşıyor. Çünkü, eskisine nazaran çok ciddi bir rekabet var yani özellikle profesyonel hayatta bu rekabette nitelikli ve gerçekten öz güveni olan  çok iyi yetişmiş tasarımcılar yetiştirebilmek öyle kolay bir şey değil. Başka şeylerde var bir çok  öğretim elemanı daha çok kuramsal çalışıyor halbuki özellikle bizim gibi disiplinler; mimarlık, iç mimarlık, grafik tasarımı, endüstri ürünleri tasarımı gibi disiplinlerde hocaların kendi mesleki pratiklerinin profesyonel pratiklerinin olması çok değerli. Bu pratikten yoksun bir çok bölüm; hatta bir çok iç mimarlık bölümünde mimarlar yahut başka disiplinlerden meslekle ilgisi gerçekten çok az olan insanlar  ders veriyor, o da olmuyor. Ben hiç iyi bulmuyorum bu kadar çok iç mimarlık bölümü açılmasını, bu tür işlerde her meslekte olduğu gibi özellikle piyasanın çok iyi araştırılması  hangi disipline daha çok işin yada bölümün gerekli olduğunun araştırılması gerekir. Yani TÜİK bu konuda n’apıyor bilmiyorum, ama hiç çalışmıyor herhalde. O zaman böyle oluyor işte.

 

Çağatay Y.: Her meslek grubundan her sene çok fazla mezun veriliyor ve profesyonel hayata atılıyorlar. Sizce bu tasarımcılar modern toplumda, toplumu şekillendirme ve yönetme konusunda neyi temsil ediyor? Sizce gözünüzde bu tasarımcılar neyi ifade ediyor?

Hakan E.: Soru zaten kendini cevaplıyor.  Yani bu bir nicelik değil nitelik meselesi,  dolayısıyla eğer mekan tasarlıyorsak aslında bir anlamda insanların yaşayacakları yerleri tasarlıyoruz, yaşamlarına müdahale ediyoruz, bu çok ciddi bir sorumluluk  ister çünkü mekanlar kalıcıdır. Yani, kötü bir yemek yersiniz bir daha da yemezsiniz onu ama tasarlanan bir mekan çok uzun süre kalıyor. Dolayısıyla sadece sosyal değil kişisel, psikoloji ve yaşamla ilgili sorumluluğu olan bir iş. Paylaşılan ortak mekanlar tasarlanırken, sorumluluk daha da artıyor. Çünkü bir konut gibi değil birlikte kullanılan yerlerin tasarımında herhalde toplumsal, politik, sosyolojik kriterler, psikolojik kriterler daha çok ön plana çıkıyor.  Dolayısıyla bu sorumluluklarla düşünerek bir mesleğin gerekliliğini yerine getirmek gerekir. Sadece mekan tasarımını teknik olarak bilmek yetmiyor gibi düşünüyorum.  Dolayısıyla biraz evvelki meseleye dönecek olursak bu kadar artan üniversiteler ve iç mimarlık bölümleri bunun bir nicelik değil nitelik  meselesi olduğunu ve bu niteliğinde sadece teknik bir iç mimarlık meselesi olmadığını görüyoruz. Tasarımcılar kendilerini her yönden geliştirmek durumundalar, her sanat dalıyla yaratıcı kişiliklerini pekiştirmek zorundalar. Bu  bir zorunluluk, olsa da olur falan değil.

 

Murat Ç.: Doppo29’ da tasarımcılar için çeşitli seminerler ve atölyeler düzenleniyor. Oluşumun eğitim misyonunu açıklayabilir misiniz?

Hakan E.: Aslında çok eğitime katkı gibi değil ama ne olursa olsun her durum bir bilgi aktarımını gerektiriyor, öyle olunca kaçınılmaz oluyor beraber bilgi üretmek. Bu üretilen bilgi ile ilgili diye bilirim yani çok da bir eğitim gibi görmemek lazım bunu. Çünkü, eğitim misyonu olan bir yer değil burası ama bilgi paylaşımına ait bir yer.

Çağatay Y.: Bir eğitimci olarak öğrencilerinizin tasarım eğitimindeki varlığını nasıl tanımlıyorsunuz? Mesleğe başladığınız günden bu güne nasıl bir değişim gözlemlediniz? Ve öğrencilerinizden bir şey öğrenmenin; yani, çıraklarınızdan bir şey öğrenmenin gerçekten var olduğuna inanıyor musunuz?

Hakan E.: Ben kimseyi çırak olarak görmüyorum öncelikle. Ben beraber öğrendiğimizi düşünüyorum, okulda da öyle. Yani beraber öğrenmek öyle insanı zenginleştiren bir durum ki, ben bundan vazgeçmek istemiyorum. Hiç kimseye bir şey öğrettiğimi de düşünmüyorum.  Sadece beraber üretiyoruz. Yani üniversitede bilirsiniz benim hallerimi, kimseye bir şey öğretecek halim yok. Bildiğim teknik meseleleri öğretirim, betonu, pencereyi, duvarı falan ama onun dışında tasarımla ilgili çok daha ciddi meselelerde beraber üretmek çok daha verimli oluyor ve artık mesele bir eğitim olmaktan çıkıp bir öğrenim oluyor. Öğrenim ne demek?  Beraber herkesin öğrendiği bir platform oluşturmak. Üniversiteyi de ben böyle gördüm yaşamı da böyle gördüm Deppo da öyle bir yer.

 

Çağatay Y.: Bir iç mimar olarak günümüzde yapılan iç mekanları nasıl görüyorsunuz?

Hakan E.: Vallahi çok iyi buluyorum. Özellikle nitelik yaşamın içinden çıktığı zaman yaşamın içinden çıkan nitelikli mekanları tecrübe ettiğimizde umut artıyor. Beğendiğim ve keyifle kullandığım yerler var. Genel bir kalite artışından bahsedebiliriz. Çünkü artık iç mimarlık talep gören bir meslek oldu eskisi gibi keyfe keder bir dekorasyon işi değil. Ciddi projelerde iç mimari bir müdahale olmadan yürümüyor iş. Şu anda belki bir kriz dönemi onu değerlendirme dışı bırakıyorum ama çok umutlu bakıyorum. Kesinlikle  nitelikli olduğunu düşünüyorum yeni yapılan işlerin. Ve de bunun giderek artacağını düşünüyorum çünkü niteliksiz işlerin niteliksiz mekanların artık talep görmediğini yaşıyoruz. İnternete giriyorsunuz, müthiş bir derya var. Ama insanlar iyiyi kötüyü biliyor, bundan kaçış yok. Onun için iyisini yapmak zorundayız çok iş düşüyor tabi bize böyle.

 

Murat Ç.: Meslek hayatınız boyunca üniversiteden önce üniversitede yahut daha sonrasında hayalini kurduğunuz fakat gerçekleştiremediğiniz bir hayaliniz, yapmak istediğiniz bir yapı oldu mu?

Hakan E.: Yok ya olmadı hemen hemen her şeyi yaptım. Yani prefabrik yada böyle daha mobil yapılarla çok uğraşamadım galiba. Daha samimi, ufak… Büyük şeyler yaptık hep. Dolayısıyla onlarla uğraşmayı çok isterim. Demonte, sökülüp götürülebilecek falan böyle ama… Yok ya onu da yaptık şimdi hatırladım. Pek olmadı yani.

 

Çağatay Y.: Merak edenlerimiz için bize Deppo29’un o ilk kıvılcımını, o ilk fikrin nasıl çıktığını anlatabilir misiniz ?

Hakan E.: Biz zaten Oya ile hep sohbetliyorduk böyle bir şeyi yapar mıyız? Birazda böyle ütopik bir şeydi bu fikir. Derken bu dükkanın önünden geçerken kiralık yazıyordu, o kıvılcım orada çaktı. Böyle bir baktık camdan güzel bir galeri boşluğu var. Hoş bir mekan  ne bileyim sakin bir sokak öyle ayak altında değil tam düşündüğümüz gibi aslında gizli ve saklı (Çağatay Y.: şehrin tam içinde ama şehrin koşuşturmasının da dışında.) biraz dışında evet. biraz saklı. Böyle yerleri biz çok severiz. Sokak yaşar çünkü, öyle yapay yerler yaşamaz hormonlu oralar. Öyle bir yer olmuyor zaten elektriği kötü giriyorsun dayak yemiş gibi çıkıyorsun dolayısıyla burası kendini üretmiş bir yer, yani burası kaç yıllık sokak. Karşısında etrafta böyle hoş mekanlar şunlar bunlar falan var dolayısıyla bu tür böyle geçmişi olan yerlerde olmak heyecan verici zaten başka bir yerde de ben bir şey yapamam.

Çağatay Y.: Aslında Deppo kendi başına kaliteli ama o sonuna gelen 29 ayrı bir kalite katıyor.

Hakan E.: 29 numara evet. Yani şifre gibi oldu… aslında biz Depo koyalım diyorduk adını bu internette bir şeyler oluyor alınıyor ya domain momeyn… Almışlar depoyu, biz de Deppo dedik ama niye öyle dedik onu da tam bilmiyoruz.

 

Çağatay Y.: Motosiklete biniyorsunuz, motosikletleri çok seviyorsunuz. Müzik grubunuz var, hala devam ediyorsunuz (Hakan E.: Çok eskiden beri devam eden bir şey.) Motosiklet ve müzik öyle kolay kazanılan bir zevk değil. Müziği herkes sever, dinler ama müziğin içinde bulunmak yapmak onunla keyif almak ayrı bir durum. (Hakan E.: Mesai ister.) Bunlar sizin hayatınızda tasarımcı yönünüze neler kattı? Çünkü önemli bir yeri var hissedilebiliyor.

Hakan E.: Hemen anlatayım. Şimdi ben bunu herkese tavsiye ediyorum, tam olarak yapılamasa da bir şeylerle birazcık uğraşmak, bir hobi sahibi olmak gerekir. Hobiler sonra bir anda gerçekten yaşamın bir başka nirengisi olabilir. Ben hep gitar filan çalardım, severdim. Eşlik eder insana yalnız kalmazsınız. Herkeste böyle bir trip var ya şimdi; yalnızım malnızım falan yani… Ne yalnız olacaksın kardeşim, bir enstrüman çal ya, bilmem ne yap. Bir şey yaparsın yani yalnızlık ne sonra. Bir challenge, bir meydan okumayla dünyaya geldiysek biraz bir şeyler yapacağız, değil mi? Öyle kendi kendine geçmez hayat. Şimdi ben böyle kendi kendime uğraşırken gitarla arkadaşlarla bazen bir araya gelip de müzik yapardık falan. Böyle rock band olarak biz Antipass’ı kurduk. Bir club var orada 10 senedir her çarşamba çalıyoruz hala da devam ediyor. Derken hafta sonları filan çalar olduk tabi insan gelişiyor. Heves, mesela gitar çalarsın ama bu gitar biraz böyle ciddiye binip de sahneyle buluşursa eğer daha çok uğraşman icap eder.  Benim tasarımcı yönümü, mekanla ilgili şeyler hiç etkilemedi aslında yani müzik aksine oraya destek attı. Bir melodi bazen mekanda bir renk çağrıştırabilir insana. Motosiklete ben çok bindim tabi 35 senedir biniyorum. Bisikletim vardı önce sonra böyle mopet gibi bir şeyler oldu. Bisiklet ve motosiklet özel ulaşım araçlarıdır. Gitmediği zaman ayakta durmaz. Uçak gibidir, onun için heyecan verici ve özel durumlardır yani. Bu gavurların carpe diem dediği bir durum var. Anda kalma, o yanlıştır. Anda kalınmaz akışta kalınır çünkü an biter ama anların oluşturduğu bir filmatik akış vardır, aslında carpe diem onu söyler tabi, söylemeli ya da… Yani bir otomobili bırakırsın durur kendi kendine. Biner gidersin, tekrar durur ama motorlar, bisikletler, uçaklar, helikopterler öyle değildir abi! Herifin yol alması lazım gidebilmesi için. Dolayısıyla bana hep heyecan verdi o. Herhalde bu yüzden geçenlerde kendi kendime düşündüm, siz bu soruyu soruncada iyi oldu çünkü ona cevap gibi oldu sanki. Niye ben seviyorum bu tuhaf aleti diye düşünüyordum, öyle eğlence olsun diye.

 

Çağatay Y.: Dışarıdan ben şöyle görüyorum, hayatınızda gençliğinizi koruyorsunuz hep, heyecanınızı koruyorsunuz. Sanki bu müzik ve motosiklet sizin heyecanınızı koruyan unsurlarmış gibi.

Hakan E.: Evet öyle tabi. Yani çünkü bir kere kendi başına insanın kendiyle geçirdiği zamanı çok iyi değerlendirebileceği durumlar bunlar yani bu tür hobiler sahibi olmak bunun dışında  da sosyal araçlar, yani bir arkadaşınla bisiklete binmek kadar keyifli bir şey olabilir mi? Biraz gitarla, bir arkadaşınla beraber olmak sohbet etmek, bunlar tasarımcıyı geliştirir, çoğaltır, herkesi öyle yapar ama mekan tasarımcılarına da çok katkıları olur.

 

Çağatay Y.: Son olarak sizden gençler için ya da kendinizle ilgili  yada gelecek projelerinizle ilgili bahsetmek istediğiniz bir şeyler var mı?

Hakan E.: Var. Yabancı dil öğrenilecek; bir tane, iki tane, on tane, kaç tane gerekiyorsa. Hobi sahibi olunacak. Ondan sonra okunulacak, “okumak” , sohbet edilecek, iyi niyetli pozitif olunacak. Her gün ateş gibi uyanılacak, öyle uykuyla uyanıklık arasında zombi gibi gezilmeyecek. Gezilecek tabi ki, gezmek gerekir. Planlı geziler daha doğru olur. Yani, meslekle ilgili geziler daha iyi olur. Milano’ya gidilebilir, Berlin’e gidilebilir, Londra’ya gidilebilir, ülkede gezilebilir; çok müthiş bir coğrafya acayip yani çok zenginlikleri olan. Hobisiz olmaz, yabancı dilsiz olmaz, bilgisayarı söylemiyorum bile artık hepiniz çözdünüz bunu. Bir de enerjik olmak lazım abi! Ne yapıp ne edip bulacaksın o enerjiyi.

 

 

Çağatay Y.: Size sormak istediğimiz özel bir soru var. Siz Hakan ile sadece evliliği değil tüm hayatı paylaşıyorsunuz, tüm hayatta ortaksınız, sizin gözünüzden eş olarak Hakan Ertek kimdir?

Oya Ertek: Benim için Hakan Ertek bir efsanedir. Sanatçıdır, yaratıcıdır, çok efsanedir ya! Başkadır yani Hakan Ertek! Öyledir gerçekten, vallahi gözüm doldu.

Çağatay Y.: Peki sizin gözünüzden Oya Ertek kimdir?

Hakan Ertek: Oya tabi… Biz beraber sadece yaşamı değil yaratmayı da paylaşıyoruz. Oya benim için her şey tabi. Çünkü insanın hayatını birliktelikler belirliyor. Ufak kararlar bile ilerde çok büyük sonuçlara yol açabiliyor. Dolayısıyla Oya ile birlikte olmak onunla birlikte yaratmak, hayal etmek çok zevkli. Çünkü insan belki kendi hayal kurabiliyor ama herkesle hayal kuramıyorsunuz, beraber hayal kurmayı becermek çok değerli. Dolayısıyla o hayaller kurulabildiği zaman tasarlamaya başlayabiliyorsunuz. Tasarımlar zaten önce hayal, sonra tasarlanması, sonra gerçekleşmesi. Herkesle olmuyor. İnsan bazen kendi bile cesaret edemediği şeyleri, doğru biriyle olursa yaşamda gerçekleştirebiliyor, hayalde kalmıyor. Dolayısı ile biz Oya ile hayallerimizi hep ortak kurabildik. Büyük şans tabi, herkese nasip olmuyor bu. Yani, herkesin başına gelmiyor. Herhalde biz şanslı kullarız, onun için hep şükrediyoruz. Hayal kurmaya da devam ediyoruz yani. İşte bu Deppo bir hayaldi; Oya’nın önderliğinde kurulmuş bir hayaldi burası. Ben ona destek oldum ama işte nasıl bir şey hayal ettiğini bilirim ben. İnsan bir yerden sonra bir tanışıklık düzeyine geçiyor  ve o hayalin ne olduğunu bilince gerçekleştirmesi daha kolay oluyor. Dolayısıyla Oya benim için her şey, öyle diyebiliriz. Çünkü insan kendi kendine yaşayamaz, birileriyle de yaşarken dikkatli olmak lazım. Herkes ile yaşanmaz.

Çağatay Y.: O zaman hayalini kurduğumuz kişiyle değilde beraber hayal kurabildiğimiz kişiyle olmak daha mı doğru?

Hakan E.: Yüzde yüz. Birinin hayalini kurmaya gerek yok öyle beyaz atlı bilmem neler filan gelmez hayatta. Gelmez, abi, Ben kaç yaşında adamım yani, biliyorum. Oya da aynı şeyi düşünüyordur eminim. Onun için beraber hayal kurabildiğiniz biriyle atlara binmek filan daha eğlenceli olur. Bunu herkes başaramayabilir şanslı değildir belki ya da ne bileyim başka etkenler olabilir. Ama biz çok şanslıyız, şanslıydık ve şanslıyız hala. O yüzden de genç kalıyoruz biz. Yani, yaş alıyoruz ama yaşlanmıyoruz.  O yüzden de bütün bu hikaye çok keyifli geçiyor. Ben çok eğleniyorum yani. Eğlenmeden yaşayamam ben, ya! Olmaz yani, bütün teması bu hayatın; eğlenmek, başka hiçbir şey yok emin olun yani.

 

Bu güzel mekanda bizimle sohbet eden değerli Hocamız Hakan Ertek’e, Oya Ertek’e ve güler yüzlü Deppo29 çalışanlarına hem röportaj hem de güler yüzleri için teşekkür ederim. Her daim yanımda olduğu gibi bugünde de beni yalnız bırakmayan dergimiz yazarlarında Murat Can Çetin’e bir röportaj borçluyum. Keyifli okumalar, iyi haftalar dilerim.

 

GÖRSEL KAYNAKÇA

https://www.instagram.com/cagatayldrm_photography/

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*

Kültür & Sanat Son Yazıları

AMY

Akıllara kazınan kabarık saçları, abartılı göz makyajı, marjinal dövmeleri, sahip olduğu eşi

Adaletin Tanrısı Haechi

Çin ve Güney Kore mitolojisinde “ülkenin yaşamsal düzenini korumak” ile yükümlü bir
Git Yukarı