Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Tag archive

dünya

Bir Zamanlar Anadolu’da

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Bir otorite mücadelesi, bir yalnızlık ve çaresizlik hikayesi, ölüm denen şeye karşı işlevsiz bir serzeniş. Bir zamanlar, Anadolu’nun ücra bir kasabasında…

Kırıkkale’nin ıssız ve sessiz açıklarında bir gece vakti. Ölüm her yerde, ölüm her şeyde. Görev başında on-on iki adam, ölüm hepsinin aklında. Her biri ayrı hikayelere, ayrı endişelere sahip. Onları o akşam bulundukları yere getiren hikayelere. Hepsi tepelerinde gezinmekte olan ölümün farkında, ama hiçbiri farkında değil. Herkes gitmek derdinde, kaçmak derdinde; o uğursuz akşamdan, bu uğursuz topraklardan. Kolay değil. Evde hanım ilaç beklemekte, Ankara’da görev beklemekte, hastanede çaresiz hastalar öylece, yalnızca beklemekte. Hepsi de asla kaçamayacağının bilincinde.

Ceset aramak, bir nevi ölümü kovalamak. O akşam farklı görev tanımlarıyla toplanan herkes, sonunda ölümün beklediği aynı yolda yürümektedir. Ne var ki, neredeyse hiçbiri durumun ciddiyetini kavrayamaz. Hepsinin o akşamdan farklı beklentileri vardır. Arap ağaçtaki elmaların, tarladaki kavunların derdindedir. Jandarma komutanı metre-kilometre hesaplarıyla kafayı bozmuştur. Onun için ölümün kol gezdiği bu uğursuz akşam böyle ince detaylardan ibarettir. On dakika sonra, soğukkanlılıkla katledilip gömülmüş bir cesetle göz göze gelebileceklerinin bilincinde olan insanlar, arabada “gerçek manda yoğurdu nasıl olur?” sorusuna cevap aramaktadırlar. Otopsi teknisyeni, önünde parçalara ayrılmak üzere bir ceset beklerken kullandığı aletlerin kalitesizliğinden yakınır. Köy muhtarı, bu insanlar nereden gelir, nereye gider sorusunun cevabını hiç umursamaz ve ölüm kokan o akşamı, köye yaptırmak istediği morgun finansal ihtiyacı için kullanmak ister. Morg da ölümdür, ancak muhtar, yine bir başka ölümün yalnızca parasal ve siyasi kısmına kafa yormaktadır. Bu hissizleşmektir. Ölümün başka bir türüdür aslında. Aynı zamanda duruma karşı çaresiz bir kabullenme olarak görülebilir. Komiser Naci, “Yirmi senedir polisim ben doktor. Dile kolay yirmi sene. Ne tipler gördüm, nelere şahit oldum sen biliyor musun?” derken şaka yapmıyordur ne de olsa. Ancak yaşamış olduğu yirmi seneye rağmen hala domuz bağı ile aşağılarcasına bağlanmış bir ceset gördüğü zaman sinirleri tepesine çıkabilmektedir. Yıllar onun hislerini taşlaştıramamıştır. Naci, belki de çok sevdiği ve hasta olan çocuğu sayesinde ölüme karşı olan hassasiyetini yitirmemiştir.

Ceset arayışı baştan sona bir grup erkek arasındaki otorite mücadelesine dönüşecektir. Mücadeleden de ziyade, süregelen bir hiyerarşi ve emir-komuta zincirinin meydana getirdiği soğuk savaşa. Arabalardan inip cesedi bulamadıkları her nokta, Naci’yi savcı karşısında küçük düşürmektedir. Savcı, bakışları ve iğnelemeleriyle Naci üzerinde baskı kurmakta, bir noktadan sonra daha fazla dayanamayan Naci ise hırsını zanlı Kenan’dan çıkarmaktadır. “Halay başı olacaksın, Arap. Bu dünyada halay başı olacaksın.” Gruptaki tek mücadele bu değildir. İki arabanın şoförleri Arap ve Tevfik arasında da temelleri geçmişe dayanan bir gerilim bulunur. Arap bariz bir şekilde Tevfik’in adliyedeki görevini kıskanmaktadır. İki adam her daim birbirlerinin açığını arar. Bu tarz kıvılcımlar, bir işi halletmek için toplanmış eril bir grubun genelde yaşadığı sıkıntıları gözler önüne serer. Savcı ise grup üzerindeki sarsılmaz otoritesiyle beklemektedir. Tehditkar bir sabırla, yalnızca beklemektedir.

Doktor Cemal, içinde bulunduğu grupta bir gözlemci rolü üstlenir. Çevresindeki insanların birbirlerine karşı olan tavırlarına kimi zaman şaşkınlıkla, kimi zaman üstü örtülü bir sinirle, kimi zaman da yüzünde beliren gülümsemeyle şahit olur. İhtiyacını gidermek için girdiği kayaların arasında çakan şimşeğin ışığıyla beliren kabartmaya verdiği tepki, o akşamın ardından hissedeceği şeyleri gözler önüne sermektedir belki de. Doğa onu gecenin ilerleyen saatlerinde yaşayacağı şeylere hazırlamaktadır. “Bizim buralarda böyle doktor. Kendi göbeğini kendin kesmek mecburiyetinde kalıyorsun bir yerde. Ha yok, ben kesemem arkadaş diyorsan, iki dakikada alırlar çapını. Nereden geldiğini şaşarsın. Yok işte öyle, hem şoför mahalli olsun, hem cam kenarı olsun, hem de bedava.. yemezler. Maalesef hayvan terli. Adamın gözünden sürmeyi çekerler, üstüne üstlük bir de seni borçlu çıkarırlar. Onu bilir onu söylerim. Dairede duracaksın, merkezi kollayacaksın.” Arap Ali’nin bu sözleri rüzgarın uğultusunu ardına alıp yankılanırken kamera, adamın gözü yaşlı ve öfkeli yüzüne usulca zoom yapmaktadır. Anlattığı, aynı zamanda içinde yaşadığı hayatın suretinde bıraktığı izleri göstermek istercesine. Bu sözler şüphesiz doktor Cemal’i etkileyecektir. “Bir zamanlar Anadolu’da…” diyecektir belki de bir gün gerçekten. Varoluşunda soğuk soğuk esen o gecenin ardından.

Savcı da katildir. Yıllar önce eşini öldürmüştür. Ancak kendisini hiçbir zaman bu cinayetten sorumlu tutmamıştır. Eşi onu affetmiştir ne de olsa, cidden affetmiştir ya, kesin affetmiştir. Bir daha yaşanan olayın lafı bile geçmemiştir hatta. Kadın öleceği tarihi adeta bir kahin gibi öngörmüş ve tam da o tarihte, hiçbir sebep yokken, kalp krizinden ölüp gidivermiştir. Doktor, acı gerçeği savcının yüzüne çekinmeden vuracaktır. “Valla savcı bey, hiç kimse durduk yere ölmez. Tıpta yok böyle bir şey.” O gece savcı için bir günah çıkartma törenine dönüşür. Ne var ki doktor savcının içinin rahatlamasına müsaade etmemektedir. Gecenin ilerleyen saatleri savcı ve doktor arasında geçen bir diğer soğuk savaşa sahne olur. Savcı, doktora “pireli adam” yakıştırması yapar. Bir yandan o pirelerin artık hayatı boyunca vicdanını terk etmeyeceğinin bilincinde olarak, acı bir tebessümle. Ne de olsa intiharlar, genellikle başka insanları cezalandırmak için yapılmaz mı zaten?

Kadınların filmdeki yerleri çok kritik noktalara işaret eder. Maktulün eşi Gülnaz, kocasını Kenan ile aldatarak bütün yaşananların fitilini ateşlemiştir. Gülnaz’ın filmdeki rolü pasif bir “femme fatale” olarak değerlendirilebilir. Ayrıca hastane koridorunda kocasının eşyalarını bekleyen kadının rahat tavırları doktorun gözünden kaçmaz. Gülnaz’da kocasının ölümünden duyduğu üzüntüden çok Kenan’a karşı birikmiş kin ve nefreti vardır. Bu ise şüphesiz yıllar önce yaşadığı yasak ilişkiden kendini aklamak için başvurduğu yöntemdir. Bir diğer kadın, savcının eşi, film boyunca fiziksel olarak görünmese bile her daim varlığını hissettiren karakterdir. Hem savcının, hem doktorun, hem de seyircinin kafasında soru işaretleri oluşturan kadın; iki erkeğin de hayatında unutulmaz etkiler bırakacaktır şüphesiz. Naci’nin çocuğunun hastalığı yüzünden hayata karşı biraz isyankar eşinin yalnızca telefonda sesini duyarız. Ancak kadın, Naci’nin göründüğü her sahnede bizle beraberdir aslında. Dominant bir kadındır ve adamın tavırları üzerinde büyük etkisi vardır. Muhtarın kızı Cemile ise ölüm kokan o akşamın karanlığında beliren tek ışık olmuştur. Soğuk ve acımasız taşranın ortasında, karanlıkta, ölümün peşinde, dinlenmek için her biri bir köşeye çekilmiş eril grup; Cemile’nin saf güzelliği karşısında donakalır.

Kadının her karakter üzerinde yarattığı etki farklıdır tabii. Doktor Cemal için bu güzel kız bir yandan gençliğinin, öte yandan taşranın acımasızlığının bir hatırlatıcısı olmuştur. Böyle güzeller güzeli bir kız taşrada yitip gidecektir, kim bilir kendisinden önceki kaç tane benzeri gibi. Belki de Cemile, doktor için kaçıp gitme yönünde bir teşvik unsuru oluşturacaktır. Kenan, işledikleri korkunç cinayetin ezikliği ve vicdan azabı içerisindedir. Ruhundaki bütün kötü hisler, aklındaki pis düşünceler, yüzü mum ışığında aydınlanan Cemile’nin güzelliği ile çarpışır. Ortaya ise bu duygu yoğunluğuna dayanamayan adamın göz yaşları içindeki hali çıkar. Rüyanın gerçekten ayrımına kolay kolay varılamayan sekansta, Cemile aslında sıradan bir kadından çok ideadır. İyiliğin, güzelliğin, gençliğin ideası.

Doktor, bir karar vermenin eşiğindedir belki de. Komiser Naci’nin dediği gibi pılıyı pırtıyı toplayıp gidebilir, yahut dalından kopup dereye kadar yuvarlanan elma gibi, ne kadar uğraşsa da taşlara takılıp kalmış diğer çürük elmaların arasından çıkamaz. Otopsi esnasında maktulün soluk borusundan çıkan toprak, adamın diri diri gömüldüğüne işaret etmektedir. Bu durum zanlı Kenan’a büyük bir ceza artırımı olarak dönecektir şüphesiz. Doktor otopsi raporunda bu detayı belirtmez. Sebebi bir insanın diri diri gömülmüş olmasını kabullenememesi, insanlığa olan inancı mıdır; yoksa geçirdiği gecenin içinde bıraktığı karanlıkta, kafasına öz çocuğundan taş yiyen Kenan’a karşı beliren bir empati, merhamet huzmesi midir bilinmez. Ancak yaptığı şey görev tanımına uymaz, adil değildir. Artık kurbanın kanı ona da bulaşmıştır. Taşranın, süregelen işleyişin çarklarından biri haline gelmiştir. Kasaba okulunun zili çalar, neşeyle top oynayan çocuklar topu okul bahçesinden dışarı kaçırır. Otopsi masasında yatan maktulün oğlu(?) ise çocukların topunu heyecanla iade eder. Ekran kararır. “Yazan & Yöneten: Nuri Bilge Ceylan” yazısı çıktığında arkada birbirine karışan çocuk ve otopsi sesleri hala duyulmaktadır. Bir zamanlar Anadolu’da, hayat devam eder.

“İğdebeli’ne yağmur yağıyor, yağsın. Yüzyıllardır yağıyor, ne fark eder? Fakat bundan sadece yüz yıl sonra bile Arap; ne sen, ne ben, ne savcı, ne komiser… Hani şairin dediği gibi; yine yıllar geçecek ve geriye benden bir iz kalmayacak. Yorgun ruhumu, karanlık ve soğuk kuşatacak.”

 

1. görsel 2. görsel 3. görsel 4. görsel 5. görsel 6. görsel 7. görsel 8. görsel

Eskici Şarkıları

Yaşam Tarzı Kategorisinde Tarafından

Sizinle bu yazıda 90’lar gezintisine çıkacağız sevgili Eaomag okurları. Bu yazıyı gece okumanızı öneririm. Sanki pandemi hiç olmamış ve evlere kapanmamışız gibi bir akşam İstiklal caddesinde olduğumuzu hayal edelim. Kızılkayalar’dan aldınız mı bir ıslak? Ağzınız tatlandıysa dümdüz yürümeye devam o halde. Mavi mağazasını gördüğünüzde arasından girin. Hemen orada canımız Eskici Pub’ı göreceksiniz. Orada genelde 90’lar Türkçe Pop’un unutulmaz şarkılarını duyarsınız.. Gelirseniz ben ve en yakın arkadaşımı da kesin görürsünüz..  Umarım seversiniz.

Devamını Oku

Ekran001- Sıcak Gündem

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Sevgili EAOMAG okurları yeniden Ekran001 serisi ile karşınızdayım. Bakalım konuşulacak nelerimiz varmış..

Kavurucu yaz sıcaklarında bir kısmımız kendimizi dışarı atmışken bir kısmımız da illa dizimi izleyeyim diyor tabii. Hal böyle olunca ben de ne oluyor ne bitiyor diye gündem takibi yaptım. Yaz dizisi izlemeye çok vakit bulamıyorum yada bulmak istemiyorum diyeyim. Çünkü ben artık yazın dışarı çıkmamayı tercih edip televizyon açacaksam eğer holdingler, sakar ve çok konuşan asistan, karizmatik diye yutturulan fakat deyim yerinde ise mobbing uygulayan patron figürü görmek istemiyorum. Göz ucuyla konusunu takip ettiğim yayında olan  dizilerde de böyle bir patron figürü var ne yazık ki. Bir iki istisna dışında.. En büyük eleştirim artık böyle güçsüz ,aciz ve ne istediğini bilemeyen başrol kadın karakterler yazmayın. Her yaz aynı karakterler üzerinden ilerlenmesi izleyiciyi de sıkmış olacak ki bu yaz reytingler oldukça düşük.. Bu tutar diyerek aynı senaryoların ısıtıp ısıtıp seyirci önüne konulması umarım ki son bulur. Diyelim yine son bulmadı sektörün oyuncularına sesleniyorum ne olur artık böyle senaryoları kabul etmeyin..

Kötü oyunculuklar da cabası.. Ne olursunuz seyirciye saygı duyup ne bulursa izlerler mantığından çıkılsın. Seyirci görüyor, araştırıyor, kıyaslıyor, sorguluyor.. Seyirci takipçi sayısı yüksek, çok güzel\yakışıklı  fakat oynayamayan oyuncular (!) izlemek istemiyor! Her yazımda yetkililere sesleniyorum fakat bu yazımda sanırım haykırıyorum.. Görüyorsunuz seyirci cevabını reytinglerle veriyor bir şekilde. Siz ne kadar işinizi projenizi pazarlasanız da seyirci artık mesajı almıyor. Yaz dizisi seyircisinin büyük bir kısmını Z kuşağı oluşturuyor. Hani küçümsediğiniz o Z kuşağı.. İşte onlar sadece televizyon izlemiyor. O kuşak dijital platform bağımlısı, izliyor seviyor ve televizyonla ister istemez karşılaştırıyor. Fakat televizyonda aradığının yüzde beşini belki buluyor belki bulamıyor. Zamanında çok kaliteli romantik yaz dizileri olmuştu, romantik komedide de fark yaratacak diziler ortaya çıkmıştı. Güneşi Beklerken, Aşk Yeniden, Kiraz Mevsimi gibi işler neden yapılamıyor? Bu seneki diziler bana göre sabun köpüğü yani durulanması kolay bile değil, ortada köpük bile yok! Köpük benim için heyecan demek, kıpırtı demek fakat tek düze işler heyecansız..

Ben kendimi marka yönetimi eğitimi aldım zannederken asıl marka yönetimi dizi sektöründeymiş  meğer. Ama nasıl dediğinizi duyar gibiyim. Kanallar marka, yapım şirketleri birer marka hatta ve hatta oyuncular bile marka gibi pazarlanıyor dikkat edin. Bütün bunların birleşimi sonucunda doğan diziler de bir marka gibi sosyal medyada pazarlanmaya başladı. Ama ben size söyleyeyim bu pazarlamanın yolu başrolleri sevgili gibi göstermek, gerekirse sevgili olun demek değil. Çünkü bu numaraları yutan seyirci sosyal medya bu kadar hayatımızın parçası olmadan, bir dizi sosyal medyada en çok konuşulan konulardan biri olmadan önceki seyirciydi. Bu numaraları yutan seyirci Twitter- Instagram ne için kullanılır bilmeyen seyirciydi. Sosyal medya öyle bir yer ki seyirci izlediği oyuncunun özel hayatını magazin kadar takip edebiliyor, üzerinde konuşabiliyor, stalk yani profil profil gezerek neyin ne olduğunu anlayabiliyor. Demem o ki artık seyirciler de birer araştırmacı.

Küçümsenen yalnızca Z kuşağı değil. Küçümsenen aynı zamanda oyuncuların seyirci kitleleri. Bu kitlelere çoğunlukla “fan” adı veriliyor olsa da seven\destekleyen demek tercih edilmeli. Bazen muhabirlerin elinin kolunun yetmediği yere sevenlerin ulaşabilmesi , üstün (!) araştırma ve sosyal medya diliyle stalk yetenekleri sayesinde habercilik de boyut atlamış oldu. Bazı durumlarda muhabirlerin sevenlerin destekledikleri ünlü isim için açtıkları sayfalardan bilgi aldıkları da doğrudur.. Aslında o sayfaların hepsi de birer haber kaynağı. Küçümsemek yerine olaya böyle bir yerden bakılabilir.. Yani aslında ortaya atılan yalan veya prim kokusu gelen iddialar ortaya atılmadan önce iki kere düşünülmesi lazım. Gerçekler er geç ortaya çıkıyor çünkü.. Demem o ki seyirci dizinizi izlesin diye yaptığınız çoğunlukla yalan olduğu ortaya çıkan haberler ve sevgili gibi göstermeye çalıştığınız başroller için izlenmiyor dizileriniz.. Ben de bir seyirci olduğumdan söylüyorum bir senaryo var ki önemi tartışılmaz, senaryolar var ki onlar olmadan sektör bir hiç.. Mesajlar albayım, yerine gitmeli..

Belki ben de aynı şeyleri konuşuyor gibi gözüksem de sektörde bir kısır döngü var ve onu aşamıyoruz. Fakat azıcık Twitter gündemine hakim olan ve televizyon camiasını yakın mercek altına alan okuyucular dediklerimi çoktan anladı bile..  Umuyorum ki bu haykırış ve bu sitemlerim bir karşılık bulur..

Her yazımı sevgiyle diyerek bitirmeyi çok seviyorum ve benim gibi beni okuyan herkes bunu çok sevdiğini söylüyor. Yine çok konuştum ama siz yine sevgiyle kalın olur mu.. Yorumlarda mutlaka buluşalım demeden geçemeyeceğim çünkü bir yazarın en güzel motivasyonu okunmak, en içten şekilde sevgiyle okunmak ve bunu mutlaka bilmek..

Fargo

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

İnsanın kendi başarısı gibisi yoktur.

Karlarla kaplı bir hiçliğin ortasında yazılmış, gerçek (!) suç hikayesi. Coen Kardeşler’in hayatın baştan aşağı bir kara komediden ibaret olduğuna dair yaptığı güçlü tez çalışması. Kar’ın üzerindeki kan, pisliğin içindeki güzellik, suç ve cezanın ortasındaki masumiyet… Kurgunun rahatsız edici gerçekliği, baştan sona dahiyane bir trajikomedi, Fargo.

Hayatı aksiliklerle dolu, kendi kendine hiçbir şeyi başaramamış, maskülenliği zengin ve egoist kayınpederi tarafından bastırılmış bir adam, tabii ki zedelenen erkekliğini geri kazanmak için eşini (bir kadını) tehlikeye atmakta hiç tereddüt etmeyecek. Ne yazık ki hayat her zaman olduğu gibi cilvesini yapacak ve kurduğu komplonun ele başı olan suçlular, bütün işi ellerine yüzlerine bulaştıracak. Eşi ve çocuğuyla yaşadığı hayattan zevk almayı beceremeyen bir adamın aç gözlülüğünden tohumlanan hikaye, yine aç gözlülükler zincirinin yola açtığı bir kaos ve hezimetle sonuçlanacak. Üstelik tüm bu yaşananların hiçbir şeye anlam veremeyen seyircisi, tamamen gözü tok, mütevazı bir hayata sahip, karnı burnunda, her daim gülümseyen polis memuru olacak. Eril egosu yüzünden ortalığı birbirine katan ve cinayetlere sebep olan bu topluluğun yanı başındaki ailenin -Marge’ın ailesinin- erkeği ise işsiz. Evin maddi ihtiyaçları kadın tarafından karşılanıyor. Ne var ki diğerlerinin aksine bu iki insan, bekledikleri çocukları ile beraber huzurlu yaşamayı başarıyorlar. Başarılılar ve başarısızlar, aç gözlüler ve tok gözlüler, mutlular ve mutsuzlar… ne var ki nefret dolu insanın tuttuğu bir silah karşısında hepsi birbirinden farksız.

Anlayamıyorum, gerçekten anlayamıyorum. Hepsi bir miktar para için miydi? Biliyor musun, hayatta bir miktar paradan daha önemli şeyler vardır.

Hayata karşı kötümser olduğu kadar iyimser bir film Fargo. Her şeyin sonunda suçluların bir şekilde cezasını bulduğu, masumların ise buruk da olsa bir mutlu sona kavuştuğu hikayelerden. Bütün yaşananların sonunda ortada kalan ise -her zamanki gibi- dağılan ailenin hamburger yemekten ve buz hokeyi oynamaktan zevk alan çocuğu. Film, insanın asla sona ermeyen para aşkı ve mide bulandırıcı maddeciliğine yazılmış, ironik diyaloglar ve olaylarla inşa edilmiş bir hiciv olarak görülebilir. Her eylemin yapıcı veya yıkıcı bir sonucu olduğuna dair yer yer acımasız bir hikaye. Aynı zamanda Carter Burwell’in muazzam müziği ve ikonik Paul Bunyan heykeli ile pekiştirilmiş bir Orta Amerika destanı. Seri cinayetler işlenirken, adam kaçırma olayları yaşanırken, odun kesme makinelerinde cesetler parçalanırken, diğer insanların her şeyden habersiz evlerinin önündeki karları kürediği bir mekanda, buz gibi bir iklimin ortasında, yer yer insanın içini ısıtan güvenli ve sıcak barınaklara sahip, yine buz gibi bir anlatı.

Coen Kardeşler’in rüştünü ispatladığı filmi olarak görülen Fargo, aynı zamanda yönetmenlerin sinemaya giriş yaptığı işlerinden Raising Arizona’ya bir devam filmi olarak düşünülebilir. 1987 tarihli filmde H.I. ve Ed isimli karı kocanın tek istedikleri çocuklu bir yuva kurmaktır. Ne var ki kadın kısırdır ve çocuk sahibi olmaları mümkün değildir. Raising Arizona, H.I. karakterinin baba olabilmek için işlediği kara komik suçu anlatır. Polis memuru olan Ed’in iyimserliği sayesinde kadın ile Fargo’nun Marge’ı arasında bir bağ kurulabilir. İki film birbirine zıt şeyleri anlatarak kardeşlerin hayata bakış açısını pekiştirir. Raising Arizona mutlu bir aile kurma motivasyonuyla işlenen bir suçu anlatan absürt bir komediyken Fargo, ilk filmde hayali kurulan aileye sahip bir adamın bundan tatmin olamayarak işlemeye çalıştığı suçu anlatan bir trajikomedidir.

Fargo, temeline, istediğiniz planı yapın, hayat onu bozmanın bir yolunu elbet bulacaktır düşüncesini yerleştirir. Seyircisine mütevazılığı ve tatminkarlığı öğütler. Doğduğu yeri -Minnesota özelinde bütün dünya- her şeye rağmen buruk bir aşkla seven iki başarılı Auteur’un yapıcı eleştirilerinden oluşur. Yönetmenlerin belki de her filmi gibi, göründüğünden daha derin ve detaylıca analiz edilmeye değer inceliklerle bezenmiş bir başyapıttır.

 

1. görsel 2. görsel 3. görsel 4. görsel

Vertigo

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

vertigo; sizin veya gördüklerinizin döndüğünü hissetmenize yol açan bir histir. Sıklıkla bulantı, kusma ve denge kaybı bu duruma eşlik edebilir. Genellikle baş dönmesi olarak adlandırılmaktadır.

Hayal kırıklıkları, bunalımlar, sanrılar ve travmalar üzerine bir film Vertigo. Merkezine emekli bir polisin görev arkadaşının kendisini kurtarmak için yüksekten düşerek ölümüne tanık olmasının ardından baş gösteren yükseklik korkusu problemini alır. Hitchcock, hikayeyi sinemasının benzersiz alametifarikalarından olan gizem unsuru ile öyle titiz donatır ki Vertigo, 21. yüzyılda bile izleyicisini her açıdan tatmin etmeyi başarır. Senaryodaki zekanın yanı sıra, film unutulmaz bir görsel deneyim yaşatır. Özellikle yeşil, turuncu, kırmızı, mor renklerinin bol keseden kullanımı ve özenilmiş sinematografisi, insana sinemayı neden sevdiğini hatırlatır. Halüsinatif baş dönmesi, yani vertigo, sekanslarındaki renk geçişleri özgünlüğü ile beraber 2001: A Space Odyssey gibi filmlere de iyi bir ilham kaynağı olmuştur.

John Ferguson, eski bir arkadaşının eşi olan Madeleine’i takip etmekle görevlendirilir. Kendisine anlatılan hikayeye göre Madeleine, büyük büyük anneannesi Carlotta Valdes’in ruhu tarafından kontrol edilmekte ve eşini korkutan davranışlar sergilemektedir. Dedektifin takibi boyunca Madeleine, hikayeyi doğrulayacak hareketler yapar. İntihar etmeye kalkışır, gizemli bir şekilde ortadan kaybolur, Carlotta’nın tablosuyla saatlerce bakışır. Bütün bunlar yaşanırken arkadaşı John ile, Hitchcock da seyircisiyle acımasızca alay etmektedir aslında. John Ferguson, yalnızca ustaca planlanmış bir cinayete atanmış çaresiz tanıktan ibarettir. Madeleine, günler boyu takip edildiğinin bilinciyle adamı intihara meyilli olduğuna ikna etmiş, dedektifin yükseklik korkusunu kullanarak sahte bir intihar ve gerçek bir cinayete suç ortaklığı etmiştir. Talihsiz John bu da yetmezmiş gibi Madeleine’e aşık olur ve yükseklik korkusu yüzünden bir ölüme engel olamamanın utancının yanına, sevdiği kadının intiharına tanık olmanın buhranı eklenir. Ferguson’un doktorunun vertigo hakkında dediği gibi “Bu tarz travmatik hastalıkları yenebilmek için genelde bir travma daha yaşamak gereklidir.” John, Madeleine’in sözde intihar ettiği kuleye çıkamayarak vertigo ile verdiği ilk mücadelede başarısız olur. Ancak ikinci bir şansı olacaktır.

Gördüğü tüm sarışın, gri takım elbiseli kadınları Madeleine sanmakta olan John, tam anlamıyla bir bunalım dönemindedir. Ta ki bir gün sokakta tıpatıp Madeleine’e benzeyen o kadına rastlayana kadar. Ferguson, sokakta gördüğü bu kadına değil, Madeleine’e olan benzerliğine ilgi duymuştur. Onu Madeleine gibi giydirmeye çalışır, saçlarını ve makyajını düzelterek onu yeniden yaşatmak ister. Kadın da dedektifi sevmektedir ama olduğu gibi kabul edilmemekten rahatsızdır. Ferguson’un bu çabalarının ardındaki şey sade bir aşk değildir oysa. Adamın Madeleine ile bitmemiş bir hesabı vardır. Bunalımını yok etmenin ve travmasının üstesinden gelmenin tek yolu onu geri getirmektir. Kadın istenen her şeyi yerine getirdiğinde Madeleine’e benzeyen başka bir kadın değil, Madeleine olmuştur. John Ferguson, intiharına tanık olduğu kadını tekrar karşısında gördüğünde dili tutulur. Saniyelerce tutkuyla öpüşürler. Adamın bitmeyen kabusları bir nebze de olsa son bulacaktır artık. Ta ki kadın, Madeleine’e, aslında Carlotta’ya, ait olan bir kolyeyi tekrar ortaya çıkarana kadar. Her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır. “Bir cinayetin hatırasını asla saklamamalısın.” John Ferguson, kadının Madeleine’e olan mucizevi benzerliğini ve Carlotta Valdes hikayesini mantığa oturtabilmenin rahatlığını yaşar. Ne var ki daha hiçbir şey bitmemiştir. Şimdi Vertigo ile yüzleşme zamanıdır.
John, Madeleine’i zorla sözde intiharın yaşandığı kuleye götürür ve beraber en tepeye kadar çıkarlar. Ferguson başarmıştır, yükseklikten ölümüne korkmasına rağmen cinayet mahalline ulaşmayı başarır. Merdivenlerde kadından bu titiz cinayetin tüm detaylarını öğrenir, hesap sorar. Nihayet yukarıda baş başa kaldıklarında kapıdan bir rahibe girmekteyken kadın korku, utanç ve panikle daha önceden intihar ettiği kuleden tekrar atlar. John Ferguson bir ölüme daha, bu sefer gerçekten, tanık olur. Böylece korkusunu atlatmasına vesile olacak ikinci travmayı yaşamıştır. Sonunda, ne kadar yüksek olursa olsun, aşağı atlayan kadının arkasından ürpermeden bakmayı başarır.
Vertigo, başından sonuna kadar eski bir dedektifin travmatik yükseklik korkusunu atlatma hikayesidir. Alfred Hitchcock 1958 yılında seyirciye “plot twist” kavramının benzersiz örneklerinden birini sunar. Film boyu izleyici  tamamıyla metafizik bir sonuca odaklanır. Carlotta Valdes’in ruhunun hikayeyle olan bağlantısı her ne kadar mantıksız gelse de yaşananların gerçekten de başka bir açıklaması yok gibidir. Madeleine’e tıpatıp benzeyen bir başka kadının ortaya çıkması, yani ölmüş olan birinin sokakta görülmesi, bu metafizik varsayımlarını iyice güçlendirir, kadının sonradan yırtıp attığı mektubunda her şeyi itiraf edişine kadar. Hitchcock, seyircinin dikkatini bir sonuca yoğunlaştırmış, ardından hikayeyi tepetaklak edip her şeyi mantıksal zemine oturtmuştur. Seyircinin gerçekleri John Ferguson’dan önce öğrenmesi, adamın iç burkan çabalarını ve çaresizliğini daha yoğun kılar. Yönetmen izleyenin duygularını bu şekilde istediği kıvama getirir. Vertigo şüphesiz Hitchcock ismini sinemanın unutulmaz ustaları arasına yazan filmdir. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, tutkulu ve takıntılı, unutulmaz bir hikaye.

Sevmek Güzel Şey…

Yaşam Tarzı Kategorisinde Tarafından

Selamlar efendim! Sizleri özledim, hem de çok sizin de bu kaçık yazarı özlediğinizi hissede”biliyorum” 😀 ♥ Hoşbeş bitmeden söyleyeyim anime yazı dizisi henüz bitmedi. Bitmeden önce birkaç durağımız daha var, oralarda da durduktan sonra son durağa varıp bu rengarenk yolculuğu sonlandıracağız ama biraz es verelim o arada, değil mi?

Biraz eleştiri, çokça sevgiyle geldim size.

Gelin bakalım…

Bu yazımızın hikayesinin noktasını 1997 yılında Türkiye Güzeli seçilen sevgili Ceyda Düvenci ve sevdiği adam Bülent Şakrak koydu. Evet yanlış okumadınız, bu güzel çift noktayı koydu. O noktanın öncesine götüreceğim siz değerli okurlarımızı ama önce noktanın içini kısaca bir açalım. Konu şu, Ceyda Düvenci’nin şahsi instagram sayfasında paylaştığı muhteşem kare. Buraya kadar bir sorun yok. Altındaki yorumlar ise noktanın içini oluşturan çürümüş zihniyetin üzücü mahsulleri. Dileyen Ceyda Düvenci’nin sayfasına girip bakabilir. Birbirini çok seven, aşık iki insanın, kaç yaşına gelmiş, evli çocuklu insanın öpücük fotoğrafının altında aşka yaraşmayan yorumlar, onları kınayan, negatif yönde eleştiren, belki de acıtan yorumlar…

Burada beynimdeki ışık hızla yanıp sönerek “DUR YA, BURADA BİR YANLIŞLIK VAR!” sinyali verdi. Toplumsal olarak aşka ve sekse bakış açımızı irdeleme ihtiyacı hissettim, duramadım buralara taşındım, karşınızda çan çan çene çalıyorum görüyorsunuz! 😀

Twitter malumunuz yediden yetmişe kullanılan sosyal bir günlük halinde artık. En büyük kaynaklarımdan biri de twitter oldu, instagramdan sonra. Binlerce tanımadığım insandan, binlerce sessiz haykırıştan, dile vurmayıp gözlerde anlamlanan bakışlardan alıyorum cüretimi ama aşk duygumuz ne ara bu kadar yozlaşıp yok olmaya yüz tuttu? Mahremiyeti bahane ediyoruz, çocukları bahane ediyoruz, fiziksel görünüşleri, tutumları, gelenekleri, uluortalığı bahane ediyoruz. Sevgiyi paylaşan, aşkı paylaşan insanlara bakış açımız “ayıplardan” oluşan uzuuuuuun bir liste. El ele tutuşan gençleri, birbirini öpen aşıkları, sevgilisinin saçlarını koklayarak öpen adamları, sevdiği adamın dudaklarına sevgiyle buse konduran kadınları, aşkı ayıplıyoruz. Gördüğümüz yerde halihazırda cephe almış biçimde cık cıklamaya hazır parmaklarımız var ama “bu sevgidir, maşallah” diyerek örnek gösteren parmaklarımız yok.

  

O mahremiyetten, çocuklardan bahsedenlere soruyorum kadınlar sokağın ortasında uluorta, altını çizerek söylüyorum ULUORTA, çocuklarının yanında dayak yerken, öldürülürken, şiddet görürken niçin hınçla çıkan sesiniz çıkmadı? Hak etmiştir çünkü, kadın suçludur, erkek haklıdır. Kaba deyimle “kocanın/sevgilinin/dayının/şunun bunun” kadına vurduğu yerde gül biter!

Böyle mi gül bitiyor?

Aşk güzel şey…

İnsan olmayı geçtim canlı olmanın bir kanıtı değil mi sevebilmek? Herhangi bir şeyi sevebilmek, bir insanı sevebilmek, kalbimizi emanet edebilmek? Sevmek ve sevilmeyi hak etmek için neden sertçe çerçevelenmiş kriterlerimiz var? Neden aşkı olduğu gibi, sevgiyi geldiği gibi kabul etmiyor, edemiyoruz?

 

Birbirini seven insanları gördükçe sevinip sevgiyi paylaşacağımıza onları toplumdan ekarte etmeye olan üstün uğraşıların sebebini asla anlayamıyorum. Niye küçük bir sevgi gösterisini büyütüp sanki sokağın ortasında, herkesin önünde şehvet tablosu sergileyeceklermiş gibi gözlerimizi kapatıp kaçıyoruz?

Seksle aşkı birbirine karıştırdığımız dünya düzeninde böylesi sevgi anlarını linçleyen birçokları mevcut, sevgi olmadan aynı yatağa yabancı olarak yatıp sabah olmadan yabancı olarak kalkanlar da… Aşk nerededir? Gözlerde mi? Öpücüklerde mi? Kucaklaşmalarda mı? Yataklarda mı? Bedenlerde mi? Ruhlarda mı? Nerede?

Aşkı ruhsuz bedenlerde soğuk yataklarda arayıp eli boş dönenler mi gerçek sevgiye nefret kusuyorlar yoksa hayatında hiç sevgi görmemiş, bunu ayıp olarak öğrenenler mi bilemiyorum. İkincisiyse eğer sorumun cevabı bu derin bir hüzün yaratır yüreğimin derinliklerinde… Yaralıyız zaten sevgisizlikten.

Aşk bedende değildir, beden aşka teslimse adı seks olmaktan çıkıp sevgiye dönüşür. Yukarıda söylediğim kriterler var ya konu oraya geldi. Bir başka instagram linçlemesi daha sunuyorum. Blogger ve fotoğrafçı olan Jena Kutcher’dan bahsedeceğim. Instagramda kocası Drew Kutcher ile yine mükemmel sevgi anlarını paylaşmışlar. Bu sefer de kriterler devreye girmiş. Jenna’nın kıvrımlı vücuduna yapılan saygısız yorumlar kocasını hak etmediği yönüne kadar uzanmış. Boyutu farkında mısınız? Ne kadar can yakıcı…  Buradan nereye çıkıyoruz?

Kusursuz bedenler aşkı hak eder, iyi bir seks için kusursuz bedenler gerekir.

Sevgi gizlenmelidir. Gösterilirse ayıptır.

HAYIR!

Kusursuz beden diye bir şey varsa herkese göre değişir, aşk çat kapı kalbinizin kapısına bodoslama daldığında ortada kriterler kalmaz. Kalpsiz bir beden aşkı taşımaz, taşıyamaz. Kalpsiz bir bedenle seksten ötesi var mıdır? Bence yoktur. Heykellerin de kusursuz olduğunu ama ruh taşımadığını unutmayın. Seyirlik değil sevgi içindir aşk. Heykeller seyredilir ruhu, kalbi olan bedenler sevilir. Sevginin kriteri yoktur ki… Gerçek sevginin tek şartı dolusunca sevebilecek bir kalp, dopdolu yaşayacak bir ruh…

Sevgi ayıp değildir. Gösterilmelidir. Hem de örnek olarak, parmak ısırtarak, yaşayarak, yaşatarak!

Şuraya küçük bir dörtlük bırakıyorum söz biteyazarken…

Kucaklamalı birbirimizi, seksten uzak sevgiye hep yakın,                                                                                                           El ele tutuşmalı, sevgiyle yıkanmalı ve sevgiyle yanmalı…                                                                                                            İki ruh bir olmalı, seksin adı sevişmeye uzansın,                                                                                                                               Sevmeli sevilmeli, dünya güzelliklere boyansın…

Bülent Şakrak’a kraliçesiyle Ceyda Düvenci’ye sonsuz aşkıyla, Jenna ve Drew’a kriterleri olmayan aşklarıyla ve dünyanın en güzel nimeti olan sevgiyi kalplerinde bir yerde yaşayan yaşatan herkese sevgiyi bir ömür boyu diliyorum. Sevmek güzel şey…

Certified Copy

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Hayatlarımızı ideal olan uğruna harap etmekten daha aptalca bir şey var mı?

Devamını Oku

Ekran001- Neler oluyor?

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Ekran001 serisi ile tekrardan merhabalar sevgili EAOMAG okurları. Umarım bu seriyi özlemişsinizdir. Şu sıralar hepimiz evlerimize kapandık ve günümüzün büyük bir kısmını yine televizyon alıyor. Bakalım neler oluyor..

Devamını Oku

Bonkis : Menemen değil Avokado!

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Selam sevgili EAO MAG okurları! Sizlere tatlı bir kafeden, pardon diziden bahsedeceğim bugün. Öncelikle bir dizi olduğu konusunda anlaşalım. Ama kafe de aynı zamanda. Neyse siz Blu Tv’yi açın ve karar verin bence! 🙂 Ama mutlaka açın, öyle böyle değil çok tatlı. Üstelik Deniz Tezuysal, Vildan Atasever, Sergen Deveci, Öykü Naz Altay, Burak Sevinç ve Lale Mansur gibi isimler de var!

Devamını Oku

Mulholland Drive

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Okuyacağınız yazı filmin çözümlemesi niteliğindedir. Yoğun spoiler içerir.

Los Angeles, Hollywood… Film sektörünün ABD’deki kalesi konumuna geldiğinden beri güzel işlerin ve  ölümsüz sanatçıların ortaya çıkmasına vesile olduğu gibi çok canlar yakmış. Hollywood’un işlemekten en çok zevk aldığı konuların başında yine Hollywood gelir. Devamını Oku

1 2 3 5
Git Yukarı