Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Tag archive

film

Didaktik Deli; MABEL LONGHETTİ

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

telefon çalar,

çocuklardan birisi açar: anne, babam seni telefona istiyor.

Mabel: şu an partide olduğumuzu söyle…

Çocuk: tamam, babama onunla konuşmak istemediğini söyleyeceğim.

Toplumu eleştirmek yerine kadını eleştirmenin kolaycılığına kaçan toplumun yansıması, konuşmak için çırpınıp bir türlü iletişim kurmasına izin verilmeyen, kendini hep sıkışmış halde bulan; R.D. Laing delilik vizyonunun didaktik versiyonu olarak da yorumlanan Mabel Longetti karakteri… John Cassavetes’in “Gena’dan bu rolü yedi sekiz kez üst üste oynamasını istemek ona büyük haksızlık olur” kararıyla, sahnelenmek üzere kaleme aldığı senaryoyu filme uyarlamasıyla oluşan A Woman Under the Influence (1974), bu sayede Ray Carney tarafından da Faces (1968) ve Minnie and Moskowitz (1971) ile birlikte “evlilik üçlemesi” nin ikinci filmi olarak sinema tarihindeki yerini alıyor.

Gena Rowlands’ın Oscar’a aday olduğu, oyunculuk eğitimi olarak da izleyebileceğimiz film çok zor maddi şartlar altında çekiliyor. Cassavetes “Filmi yaparken çok büyük kumar oynuyordum. Sabahları bankadan kredi çekip gelip filmi çekmeye çalışıyorduk” diyor o zamanlar için. Bunun yanı sıra oyuncu açığı da mevcutmuş. Ne yapsak da halletsek dedikleri dönemde çiftin çok yakın arkadaşları Peter Folk (Nick Longetti) yüklü bir miktarda para yardımıyla projeye dahil olmaya karar veriyor. Gena saç ve makyajını kendisi yapıyor, Nick’in annesi rolü için yönetmenin annesinde karar kılınıyor, vesaire. Fakat durum burada da bitmiyor. Filmin dağıtımını üstlenecek bir şirket yok. Bu durumun, o dönemde pek sık rastlanılan bir şey olmadığı, bu sayede işlerin yürümesinin imkansıza yakın bir durum olduğu yazıyor her yerde. Filmin dağıtımına yardımcı olması için işe alınan üniversite öğrencisi Jeff Lipsky, “Sinema tarihinde ilk kez bağımsız bir filmin ülke çapında bir alt dağıtım sistemi kullanılmadan dağıtılması durumuyla karşılaşıyorduk.” diyor. Fakat hatır gönülle, tiyatro yönetmenlerinin destekleriyle bu işler de hallediliyor ve film gösterime giriyor.

Filmde alt-orta düzey bir ailenin kesit sayılabilecek bir dönemine tanıklık ediyoruz. Ana karakterimiz Mabel ve Nick, özel bir gece geçirmek için hazırlık yapıyorlar fakat işler istedikleri gibi gitmiyor. Üç çocuğu bulunan çift, yalnızken oldukça uyumlu bir bütün oluşturmalarına karşın, Mabel’ın topluluk karşısındaki dengesiz hareketleriyle oldukça zor zamanlar geçiriyor. Nick ise “son çare” olarak Mabel’ı akıl hastanesine yatırmaya karar veriyor.

Sinema yazarı Pauline Kael tarafından kendisini normal olarak tanımlayan baskıcı bir toplumun günah keçisi olarak karşımıza çıkan romantik deli Mabel Longetti’nin hikayesinde; sahip olduğu her dürtü reddedilip, baskılanmaya çalışılıyor. Bir evlilik kurbanı imajı çizmesi, toplumun kolaya kaçan yapısında onu bir kahraman gibi gösterdiğine dair eleştirilere de maruz kalıyor. Gena Rowlands’ın oyunculuğunu yorucu, aşırı ve samimi bulmayan bir kesimin varlığına rağmen bir kadının gözlerimizin önünde çöküşüne tepki vermeden izlemek de pek olası görünmüyor.

Ben herhangi bir yetkinliğim bulunmadan filmi anlatmaya, parçalara bölüp değerlendirmeye giriştim bu içerikte. İlk bölümüm, karakterimize teşhis koyalım diye harcanan neredeyse yarım saatlik bir sürece değiniyor. Keyifli okumalar dilerim;

Çiftimizin akşamı baş başa geçirmek için; çocukları anneannesine emanet etmesini, işten sonra yapılan planlara dahil olamayacağını bildirmesini izliyoruz. İkisinin de çabaladığını görmek mutlu ediyor ama Nick’in son dakika bir yangına gitmesi gerektiği için eve gelemeyeceğini söylemesi ile Mabel’ın kendini sokaklara atması bir oluyor. Tanımadığı bir adama “evet ismini biliyorum”, “sen Nick Longhetti’sin” gibi cümleler sarf edip geceyi birlikte geçirmesine tanık oluyoruz. Sonrasında Mabel’a bahsi geçen etkiden kılıflar biçiyoruz haliyle.

 

 

Sabah olunca Nick, “Mabel hassas ve kırılgan bir kadın” ile “normal bir kadın değil, evi bile yakabilir” gibi birbiri içine kaynaşıp neden-sonuç ilişkilerinin görünür olmaktan çıktığı cümleleri saf eden iş arkadaşlarını eve yemeğe getiriyor. Üstelik eşini arayıp haber dahi vermeden ve ilerleyen sahnede bunun ilk defa olmadığını anlıyoruz.

Mahremiyetin ve saygının sıfır olduğu bu ortamla ilgili belirtmek istediğim bir diğer nokta, çiftimizin yatak odası kisvesi altında yemek odasını kullanması, bir çekyatta yatmaları, mutfakla yemek odasının arasında banyonun bulunması ve göze parmak misali, bu hiç özel bir yanı kalmamış banyonun üzerinde, evin ruhuna da uymayan bir fontta, asılı duran PRIVITE yazısını görüyoruz.

Herkesin masa başında, gerçekten elle tutulur yanı olmayan muhabbetler yaptığı ortamda Mabel’ın kıvranışlarını izlemek çok hoşuma gitmişti. Hep, söze başlayacakmış gibi bir tavırda ama herkesi dinliyormuş hali de mevcut. Bu sırada Nick’le flört etmesi, ileride kendisini tanımladığı kelimelerle, sıcak ve samimi kişiliğinin yansıması gibi. Ve bu kişiliğe yakışır bir halde misafirlerinin iyi vakit geçirmesi için çabalarken bir anda her şey yanlış anlaşılıp olaylar yanlış yöne sapıyor. Herkes bir bir evden dağılmaya başlıyor. Mabel yanlış bir şey yapmadığı ile ilgili hesap vermeye başladığı zaman Nick bağırıp çağırmaya başlıyor. Ve eşinin asla Mabel’ı anlamak için çabalamadığını fark ediyoruz;

Mabel: eve getirdiğin herkesi seviyorum.

Nick: biliyorum… delirmeye başlıyorsun demek de istemiyorum...

Mabel: yanlış bir şey mi yaptım? söyle. duygularımı incitmekten korkma. ne yapmamı istediğini söyle, nasıl yapmamı istediğini söyle…

Bu replikten sonra aklıma bir insanı tanımak için kıstas kabul görmüş; birlikte yolculuğa çıkmak ya da birlikte yemek yemek geldi. Mabel’ın kendi iradesinden, kendi isteklerinden çok eşinin buyruklarının geçerli olduğunu, Nick’in ne kadar güçlü bir etkisi olduğunu Mabel’la yemek yerken fark ediyoruz biz de.

 

Filmin ikinci bölüm olarak ele aldığım kısımda, Mabel’ın kendini tanımlama stilleri ve daha çok eksikliğini duyduğu durumlarla karşılaşıyoruz;

Uzunca süredir çocuklarının okul dönüşünü beklediğini anladığımız Mabel’ın, okul otobüsünü bu kadar büyük bir sevinçle karşılaması, nasıl bir kendini adanmışlıkla karşı karşıya olduğumu fark ettirdi bana. Evine, çocuklarına, eşine… Sonra koşarak evin verandasına geliyorlar çünkü parti verecekler akşam. Biraz soluklanmak için oturduklarında Mabel, hayatta sahip olduğu en güzel şeyin çocukları olduğunu söylüyor ve belli ki aklını kurcalayan “ben nasıl biriyim?” sorusunu çocuklarına soruyor. Ve sohbetin sonunda ekliyor, gördünüz mü her şey ne kadar güzel böyle konuşunca… Bundan sonra ise Mabel’ın söylediği her sözün yanlış yönlere çekilmesine şahit oluyoruz ve inceden inceye serzenişleri yankılanıyor arka planda. “Burası herkesin girebildiği bir ev” diyerek misafirlerini içeriye buyur etmesi yine mahremiyet sıfır noktasına çekiyor meseleyi, çocukların kendi hallerinde dans ettiğini görünce misafirine “işte bu durmamız gereken nokta” diyerek ebeveynlerin her şeye karışmaması gerektiğini vurguluyor belki ama misafiri çayını istiyor cevap olarak. Telefon çalıyor ve oğlu babasına Mabel’ın ağzından çıkmayan bir cümleyi iletiyor, eve gelen misafirin çocuklarını alıp gidecek olmasını alışılmadık bir durum olarak karşılayan Nick Mabel’a tokat atmaktan çekinmiyor, en iyi hamburgercide balık yediği için zehirlenen Nick’in annesi Mabel’a durmadan sözlü tacizde buluyor.

 

 

Filmin, in medias res olarak değerlendirilebileceğine kanaat getirdiğimiz sahneye geçiriyoruz buradan. Hiçbir şeyden haberimiz yok ve bu ailenin ortasına bırakılmış hissediyoruz her replikte. El yordamıyla seçiyoruz neler olduğunu, olabileceğini. Bu durumu iyi hazırlanmamış senaryoya bağlayan birçok eleştirmen de bulunmuyor değil. Ben ise, illa bir şeyler bir şeylerin peşinden geliyor diye onun nedeni olmak zorunda değildir, felsefi görüşüne sığınıp izlemeye devam ediyorum. Çünkü hayatın da böyle olduğunu düşünüyorum. Bizler sık sık bir temel arayışındayız ve yaptığımız her şeyin nasıl filizlenip büyüdüğünü gösterme ihtiyacı duyuyoruz. Halbuki yaşamda her şey kurallarla veya belirli bir sıraya münasip gelişmiyor.

Saatler ilerliyor. Mabel, alışılmışın dışında bir şey bulunmadığından dert yanarken Nick’in telefon görüşmesinden, eve daha önce de gelmiş olan doktorla konuştuğunu öğreniyoruz. Mabel’ın sıfatı tescillenmiş anlayacağınız. Neler döndüğünü bilir gibi kapı kenarlarından eşini izliyor: kendini küçük düşürdün bütün olan bu, diyor. Sonra baba otoritesini sarsmanın yanlış olduğunu hatırlamış gibi: ben her gün kendimi komik duruma düşürürüm, açıklamasında bulunuyor. Gereksizce savrulan tokadı, kırıcı sözleri hepsini unutup yine eşinin gönlünü almaya çalışıyor. Üstelik bunu hak ettiğini de söylüyor, Nick’in kendisi için en doğrusunu bildiğine inanıyor. Mabel’ın nasıl ağır psikolojik şiddetin etkisinde olduğunu doktor geldikten sonra daha net izleyebiliyoruz. Doktorla bu sahneleri birçok defa yaşamışlar ve gitmemek için arkasına sığınabileceği tek dayanak çocukları kalmış artık. “Bu iş yürüyecek çünkü hamileyim” diye özetlediği, şarta bağlanmış evliliğinde bir ayrılığa daha maruz kalmak istemiyor. Bourdieu, Aile Ruhu başlıklı konferansında ailenin bütünleşme‘yi sağlamaya özgü duygular kurmayı amaçlayan bir kurma çalışması‘nın ürünü olduğunu belirtiyor ve devam ediyor; kurma ayinleri aileyi, birlik halinde, bütünleşmiş, birlikçi, dolayısıyla sabit, istikrarlı, bireysel duyguların dalgalanmalarına kayıtsız bir kendilik olarak kurmayı amaçlar.

Mabel Longhetti karakterindeki baskı altına alınmaya çalışılan durumlar, “aile” olduktan sonra değişmeye mahkûm edilmiş kadınların yansımasıdır. Çocuklarıyla dans etmesi, onlarla şakalaşması, erkeklerle sohbet etmesi… bunlar evlendikten sonra sınırlandırılması gereken davranışlar olarak Mabel’a ağır gelmektedir.

Doktorun içini rahatlatmak için kimsenin hasta olmadığını, “bir hıçkırık krizim tuttu ve şimdi geçti” diye açıklama yaparken cümlenin sonunu da yutuyor, ve bu nedense bana, Mabel’ın yalandan da uzak bir yapısı olduğunun kanıtı gibi geliyor. Her zaman içten, samimi ve gerçekten ne düşünüyorsa onu dile getirmeye ‘çalışıyor’.

Yemek sahnesinde olduğu gibi kalabalıklarda nasıl davranacağını tam bilemeyen Mabel, anne-eş-doktor tarafından hem mecazen hem de gerçekten üçe bir kompozisyon oluşturuyorlar ve Mabel “burada bana karşı bir komplo dönüyormuş gibi hissediyorum, haklı mıyım?” diye bağırmaya başlıyor. Mabel’ın sesini yükselttiğine ilk defa şahit olurken acaba bu olayların geri planındaki güçlü isim Nick’in annesi mi diye sorguluyorum. Anne, Mabel’a iğne vurulması gerektiğini söyleyip duruyor ve eşlerin konuşmalarına her fırsatta dahil olup olayı kendi istediği yönde sonuca bağlıyor. Doktora, belli ki oğlu anlattığı için, ev hayatlarıyla ilgili bilgi vermeye başlıyor. Mabel’ın içinin bomboş olduğunu söylüyor ve geçen akşam eve gelen yabancıdan bahsediyor. Bizim gibi Nick’in annesi de olaylara orta yerinden (mü)dahil oluyor, içine giriyor ve adeta bizim izleyici olarak düştüğümüz konuma paralel bir karakter sunuyor. Belki de tahmin ettiğimizden daha fazla etkilidir diye düşünüyorum. Üçüncü bir kişinin bu kadar şey bilmesi yine mahremiyet sıfır noktasına çekerken bizi, Mabel da evde kalması ile ilgili gerekçelerini sıralarken sanki içinin bomboş olduğu yakıştırmasının sebeplerini de açıklıyor;

beş nokta buldum, benimle ilgili, BİZİMLE İLGİLİ..

Mabel’ın ilk aklına gelenleri söylediği belli oluyor, bencillikten uzak kimliği ben’i biz diye çeviriyor. İlk ikisini söylerken çok kıvranıyor çünkü bunların konuyla alakasını tanımlayamıyor;

aşk, arkadaşlık..

Belki inanmıyor söylediklerine. Çünkü ‘beş nokta’ diye başlıyor cümlesine ama sesli söyleyince daha farklı geldiğini fark edip duraksamalar yaşıyor. Arkadaşlık derken sırtını dönüyor Nick’e ve devam ediyor;

rahatımız..

Bunların ne derece gerçek olduğundan şüpheli bir hali olduğunu izliyoruz ama sonunda güvendiği bir şey aklına geliyor ve biraz daha sesini yükselterek;

ben iyi bir anneyim…

Bu noktadan, izlediğimiz kadarıyla bizim de zerre şüphemiz yokken son olarak sanki “nasıl atladım bunu” dercesine, biraz geri çekilerek son özelliği(ni) söylüyor;

SANA AİTİM, işte bulduğum beş nokta, bunlar benim beş özelliğim…

Sesi gittikçe kısılarak tekrar etmeyi sürdürdüğü son cümlesiyle Mabel, Nick’le birlikte olmayı ona verilmiş bir seçenek olarak değil zaten hep onun olan bir şeymiş gibi hissediyor. Birine ait olmak… bunların etkisi Mabel’da o kadar derin ki durmadan bunları tekrarlamaktan kendini alamıyor ve biraz başı döner gibi oluyor. Düşmeye yakın eşini sarıp sarmalıyor Nick, derin nefes alması gerektiğini hatırlatıyor. Filmin belki de en beklenen sahnelerinden biri olarak Nick içindeki sevgiden biraz paylaşmaya razı olup “hata yaptıysam özür dilerim” diye serzenişte buluyor. Yaptıklarının, eşinin geldiği hale gerçekten üzülmüş gibi gözüküyor. Fakat, olayların bu noktaya birkaç kez geldiğinin bilincine iyice varırken Nick’in kendince en samimi halinden bile memnun olamıyorum.

Nick’in davranışından güç bulan Mabel bu sefer kendisine düşman bellediği doktora karşı taarruza geçiyor ve yardım elini çevresindeki kimseden göremeyince mucizelere başvurmanın zamanı olduğuna karar verip dua etmeye başlıyor. Göklerden gelecek kurtarıcının eline çok ciddi bir şekilde sesleniyor çünkü durum çok acil ve ciddiyetini de gittikçe de artırmakta. Belki filmdeki tek okumuş karakter olan doktor, yine Mabel’ı dinlemek istediğini belirten tek kişi -ileride, odadan çıkmak üzere Mabel’ın ayaklandığını gördüğünde de nezaketten ötürü ayağa kalkan tek kişi- olmasına rağmen hiç hak etmediği bir muameleye maruz kalıyor.

Foucault’nun delilik olarak tanımladığı durumun, eğitimli Avrupalılar ve Amerikalılar tarafından 18. yüzyılın sonlarına kadar doğaüstü kaynaklara dayandırılmakta olduğunu ve bu bağlamda “deli” insanları toplumdan uzaklaştırmaya yönelik bir eğilimi olduğunu söylemek gerek. Çünkü onların Tanrı tarafından lanetlenen ve katıksız budalalar olarak algılandığı biliniyor. Bu inanç ruhani bir güce veya erginliğe sahip oldukları, dolayısı ile ilahi olanı etrafındaki diğer herkesten daha iyi ifade etme kapasiteleri olduğu fikrini de sık sık beraberinde getiriyordu haliyle. Ve deli/dua ile okumuş/aydın kimsenin bu birbirine düşman ama muhtaç sahnesi, oyunculuk olarak da seyir zevki yüksek bir kesit sunuyor.

Ayrıca gündelik hayatımızda olay örgüsünün bu şekilde işliyor olması filmin gerçekçiliğini katlayıp beni kendine daha da çekiyor. Somutlar tükenince soyut umutlara yönelmemiz… Doktorun gelişiyle başlayan bu sahnelerde Gena’nın kimi örnek alarak çalıştığını gerçekten merak etmiştim. Çünkü her mimik, üzerine titizlikle düşünülmüş her jest; dişlerini sıkarak konuşmaya başlaması, sağa sola yumruk savururken kimseyle göze göze gelmek istememesi… Tiyatro olsaydı tadından yenmeyecek bu büyüklüğün, yine tiyatro olsaydı izleme fırsatı bulamayacağım gerçeğinin de farkına varmıştım burada.

 

 

Geliyoruz son bölümüme; Mabel’ın, çocuklarını zorla sahile götürüp eğlenmeleri gerektiğine saplanıp kalmış ve dönüş yolunda bir kasa birayı çocuklarına içirmiş aklı melaikeleri yerinde Nick’in müdahalesiyle, yatırıldığı hastaneden dönüşüne…

Filme, bir grup adamı göl gibi bir yerde ne yaptıklarını anlamaya çalışarak başlıyorsunuz. Hepsi günlük kıyafetleri ile suyun içinde olunca biri göle düştü de onu mu arıyorlar diyorsunuz, ama hiç acele etmemeleri serinlemek için mi girmişler diye düşünmenize sebep olabiliyor. Sorularımın cevabını film bittikten sonra, bu sahnenin Mabel’ın bir ön gösterimi olup olamayacağı şeklinde yanıtladım. Mabel kadın-anne-eş rollerine göre davranan ama hep bir terslik olmasını beklediğiniz birisi. Filmin bu bölümünde de Nick, sanki Mabel’ı yatıran o değilmiş gibi bir coşkuyla eşinin dönüşünü kutlamak üzere eve kim var kim yok davet ediyor. Hatta insanlar Mabel’ın nerede olduğunu soruyor, Mabel’ı tanımadığını söyleyenler ve içecek bir şeyin olmamasından yakınanlara denk geliyorsunuz. Bu kadar kalabalığın kötü bir fikir olduğunun söylenmesi üzerine yakın akrabalar dışındaki herkes evden çıkartılırken, kalabalıktan “hadi bir şeyler içmeye gidelim” nidalarını duyuyorsunuz. Filmin baştan sona yanlış anlaşılmalar üzerine olmasının da ötesinde, herkesin yanlış davranışlarda bulunması, herkesin yanlış ortamlarda kalmak zorunda olmasına ve herkesin bu yanlışlar çemberinde dönüp durmasına doğru geniş çapta bir çıkarım yapmak mümkün olmaktan öte, kesin oluyor (üzgünüm Umberto Eco).

Mabel ağlamamak için, kırılıp yere düşmemek için zor durduğu belli olur halde eve giriyor. Söylenen her söze, kendisine ait olmayan bir gülümseme ile karşılık veriyor. İlk cümlesi Nick’ten çocukları görmek için izin istemesi oluyor. Ruhu çekilmiş ve geri dönmüş bu anne, sizi bırakıp gittiğim için üzgünüm, der gibi çocuklarına kavuşuyor ve gözlerinden yaşlar boşalmaya başladığı vakit “tamam bu kadar yeter” diyor, “heyecan yok, sakin kalmak zorundayım“… Mabel’ı yazmaya karar verdiğim andan beri onu içten sıfatıyla nitelendirmeme rağmen bu sahnede; çocukları ellerine sarılıp “bizi özledin mi?” diye sorduklarında kendisiyle savaş halinde cevaplar veriyor, hareketlerine, duygularına ket vurmak zorunda olduğunu hissettiriyor, artık içinden geldiği gibi davranmayacağının, içten olamayacağının sinyalini veriyor bize. Yutkunmakta bile zorlanarak odadan dışarıya atıyor kendini ve yine bomboş haline geri dönüyor.

Yemeğe kalmaları için ısrarda bulunan Nick’e Mabel’ın babası, yine spagetti varsa asla kalmayacağını söylüyor. Filmin başındaki yemek sahnesinde de spagettiden başka bir yemeğin bulunmayışı ailenin ekonomik durumunun göstergesi olmasının dışında ne kadar monoton bir yapıları olduğunu da gösteriyor gibi. O kadar monotonlar ki gördükleri her ateşi harlama ihtiyacı hissedip sonunda hastanelik oluyorlar.

Mabel, babası ve eşi arasındaki tartışmanın hafiflemesi için babasının yanı başına oturup onu öpüp, sarılıyor, ondan güç almaya çalışıyor. Fakat babasının “gidip biraz da annenin yanına otur” tepkisinden sonra, sanki az önce ona sarıldığına pişman olmuş gibi ellerini üzerine sürüp ayaklanıyor. Sofraya geçtiklerinde bütün çabalarına rağmen bir sohbet devam ettiremeyeceğini anlayınca Mabel yine baba sıcaklığında arıyor yardımı ve “will you stand up for me” diyor. Fakat babası bu isteği hiçbir şekilde mantık süzgecinden geçirmeden ayağa kalkıyor ve boş boş bakıyor. Mabel’ı gerçekten kimsenin anlamak için çabalamadığının bir örneği olan bu sahneden sonra Mabel yalnız kalmak istediğini haykırıyor ve odadan dışarıya çıkıyor.

Parti verdikleri zamanki gibi kuğu gölünün melodisini diline dolayıp, kendince o an oradan uzaklaşmaya çalışıyor. Kendi dünyasında çözümü bulamayacağını biliyor ve başka yerde olmayı seçiyor. Cevabı kendinde bulamayacağını biliyor çünkü Mabel, kendisi olmaktan öte, ona söylenenleri yaşamaya kendini adamış biri, içinden geldiği gibi davrandığında eşi tarafından “deli” damgası yiyor, susup oturduğunda “kendine gel” diye ikazlar alıyor. Ne denirse onu yapmasın karşın kimseyi mutlu edemeyecekse ne yapması gerektiğini bilemiyor. Bu boşlukta, çekilen her yöne savruluyor.

 

 

Filmin başından beri yer yer Mabel’a filmin isminden ötürü çeşitli hastalık yakıştırmalarında bulmuştum; şizofren, histeri, depresyon, bipolar, geçici global amnezi vesaire… Herkes evi boşalttıktan sonra evin içindeki arbede de bileğini kesmeyi başardıktan sonra yarasına bakıp “demek bunu yapmış” bakışı atması, psişik bir etkinin varlığından şüphelendirdi hatta beni (Foucault’nun da etkisiyle). Bu hareketinin üzerine tekrar eşinden bir tokat yemesiyle kendisini yerde buluyor. Çocuklarını odalarına götürmeye kararlı Nick’e direnen çocuklar, filmin başından beri annelerini ne kadar sevdiklerini, özlediklerini söyledikten sonra ilk defa fizikî anlamda bir savunmaya başvuruyor ve başarılı da oluyorlar. Onların bu çabasına kayıtsız kalamayan Mabel yattığı yerden kalkıp “herkesi üzdüğüm için üzgünüm sadece biraz yorgunum” açıklamasında bulunuyor.

Anne olmanın getirdiği sorumluluklarından güç bulan bu kadın gerçekten içimi eziyor çünkü ne olursa olsun çocukları için savaşmaya ve dayanmaya devam ediyor. Her şeyi bir gülümsemesi ile yerine oturuyor ve gerçekten her şey hiç yaşanmamış gibi, o etki her ne idiyse artık var olmadan günlerine devam etmeye başlıyorlar. Evi topluyorlar, birbirlerine gülümsüyorlar. Ne olursa olsun yine birlikte olacaklarının güvencesini verir gibiler. Ve o sırada devreye giren müzik nedensizce bir oyunun sonuna gelmişim hissi vermişti bana, biraz da Gölge Oyunu(1992) filmini hatırlamıştı. Işıklarını kapatıp yataklarına açıyorlar yavaş yavaş ve o esnada telefon çalıyor. İşte o zaman hala hiç özel hayatları kalmamış Longhetti’lerin gerçekliğinde olduğunuzu hatırlıyorsunuz.

Melancholia

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından
Dünya lanetli bir yer. Uğruna kederlenmeye değmez. 

Devamını Oku

Ekran001- Dizi ve Oyuncu Markalaması

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Yeniden Ekran001 serisinde buluşmaktayız sevgili Eaomag okuyucuları. Umarım iyisinizdir. Bu haftaki yazıda daha önce değinmediğim bir konuya değineceğim. Dizi sektörüne reklam ve tanıtım üzerine kurulmuş bir sektör diyebiliriz. Dizi ve oyunculara marka diyemeyiz fakat isimler her zaman birer marka olabilir.  İsim bir marka için her şey demektir. Nasıl kimsenin anlamadığı, duymadığı bir kelime bir isim marka olamazsa bana kalırsa oyuncular ve diziler de böyle. Neden sadece dizi diyorum çünkü genelde oyuncular oynadıkları filmlerle, tiyatro oyunları ile değil dizilerle anılırlar. Bir dizi, bir oyuncu ne kadar çok duyulursa o kadar çok markalaşır ve büyür. Nasıl ki çok tutmuş bir dizi en başta doğru pazarlamanın ve doğru yapılan bir işin (senaryo yazımı, oyunculuk, yönetmenlik,..) eseri ise tanınmış bir oyuncu da hem yeteneğin hem çalışkanlığın hem de kendini kitlesine doğru tanıtmasının sonucunda başarılı olur ve ismi marka haline gelir. Hepimizin duyduğu bir takım söylemler vardır; “O varsa izlerim!” , “O diziye kim girse izlenir!”, ” O dizi kaç sezon sürerse sürsün izlerim!” , “Bu dizide bu adam oynamalı!” gibi. Aslında hepsi seyircinin duyduğu ismi tanımasından ve o isme karşı duyduğu güven sayesinde. İşte marka olmak da böyle bir şey.

İsmin yapıtaşını oluşturduğu bu düzende tek başına isim yeterli değil tabii ki. Önemli olan diğer unsurlar ise kendini doğru tanıtabilme, hedef kitleyi iyi tanımak ve beklentilerine karşılık verebilmek. Nasıl ki markalar faaliyetleri için müşteri kitlesini ve beklentilerini doğru analiz etmeye çalışıyorsa diziler ve oyuncular da izleyicisini analiz etmeli. Fakat bazen bu analizlerden genellikle biz ne versek izlerler sonucu çıkıyor. Fakat doğru olan yalnızca beklentileri karşılamak değil, beklenenlerin üzerine çıkabilmek ve hep yeniyi bulmaya çalışmak. İzleyici veya hedef kitle bir format izliyor diye hep aynı formatta proje üretmek bir noktadan sonra işe yaramaz. Nasıl ki her marka kendini rakipleriyle rekabet edebilmek için güncelliyorsa dizi sektörü de böyle yapmalı. Bu sorun sektörün en temel sorunlarından birisi. Diğer bir sorun ise kariyer yönetememe. Bir çok oyuncu mesleğine başlarken proje seçimleri ile kendine bir imaj yaratır. Bu imaj bazen ciddiye alınır bazen de alınmaz. Genellikle kariyerini yalnızca para kazanmak için kuran ve seçim yapmadan gelen tüm teklifleri kabul eden oyuncular başarısız bir imaj oluşturur. Proje seçimlerinde titiz davranan ve kaliteli iş peşinde olan mesleğini seven oyuncular ise idealist bir imaj çizer. Bu durum seyircilerine de mutlaka yansır. Çünkü imaj, beraberinde güveni getirir. Tam da bu noktada oyuncu isimleri birer markaya dönüşür, beraberinde dizilerinin imajını da şekillendirir.

Yani anlayacağınız imaj da çok önemli kilit bir nokta sevgili okuyucu. Benim merak ettiğim ve anlamak istediğim bir nokta var oda oyuncuları doğru menajerler mi yönlendiriyor? Y ada nasıl yönlendiriliyorlar veya bazı oyuncular da hiç menajerine danışmadan teklifi kabul mu ediyor? Neden soruyorum çünkü çok ilginç kariyer yönetimlerine şahit oluyorum ve her geçen gün daha çok şaşırıp sektörü anlamaya çalışıyorum. Bir kaç oyuncu var ki yaz dizilerinden başka dizilerde göremediğimiz kimi oyuncu var düşük reytingli diziye sonradan dahil olan yada sürekli dram dizisi seçip insanları kedere boğan.. Para kazanayım derdinden bulduğu her diziye giren ve erken finali kaçınılmaz olan oyuncularımız da yok değil. Ya da ben her şeye stratejik gözle bakıyorum bilemiyorum. Fakat bakılmadığı zaman ortaya ciddiye almayan bir seyirci grubu çıkıyor, acımasız eleştiriler de cabası.. Bana diyeceksiniz ki kolay mı bu sektör.. Elbette ki değil fakat dizi ihracatında dünyada ilk sıralarda olan bir ülkede olduğumuza göre dikkat edilse güzel olur sanki.

Bana göre utanç duyulması gereken ve imajı son derece kötü etkileyen başka bir konu ise dizilerdeki cinsiyetçilik, toplumsal dayatmalar, baskı altındaki kadınlar.. Bizim gibi bir ülkenin başarılı olduğu dizilerinin böyle anılması doğru mu? Kadına şiddet uygulayan erkek karakterler, töre cinayetleri, bekaret kontrolü gibi tarifi mümkün olmayan çirkinlikteki bu konular hala işlenmeye neden devam ediliyor? Daha da önemlisi bunların yapılmasına en başta yapımcılar neden müdahil oluyor? Her yıl fuarlarda gösterilen, yurt dışı satışları sayesinde sezonlar boyu devam eden işler neden böyle konular içeriyor, neden yaratıcı değiliz? İşin kötüsü böyle projelerde oynamayı kabul eden oyuncular nelere sebep olacaklarının farkında değil.. Kitlenize böyle dizileri layık görüyorsanız orasını bilemem. Amacınız böyle konularla farkındalıksa eğer zaten çok yanlış yerdesiniz. Ama diyorsanız ki ben ismimin lekelenmesinden hoşlanıyorum bir oyuncu olarak marka değerimi düşürmek hoşuma gidiyor, diziyi de umursamıyorum ben parama bakarım, buyurun o zaman sahne sizin.. Hatırlatayım saygı alınan bir eşya değil, kazanılan bir statü..

Yazımı bitirirken bana soracak olursanız doğru dizi markalaması hikayenin izleyicisini ne kadar kazandığıdır. Yani bence en önemli unsur hikayedir. Hikaye aslında bir beklentidir. İzleyici hem kendi hayatından hem de ulaşmak isteyip ulaşamadığı hayatlardan kesitler görmek ister fakat hiç tanımadığı bilmediği hayatlar değil. Oyuncu içinse seçtiği projeler imajın büyük kısmını oluşturur. Çünkü oyunculuk zaten içinden bir karakter çıkarmak, yaratmak, kendinden katmak değil midir? Yada insanı insana insanca anlatmak? İşte bu yüzden değerleri olan, insanlığa bir şeyler katan karakterler çok kıymetli onları oynayan oyuncular ve oluşturdukları güvene dayalı imaj da. Anlatmak belki kolay ama ders vermek çok daha kıymetli ve zordur. Hele ki verilen ders toplum nezdinde yer buluyorsa.. Ama asıl mesele iyi insan olmak. Oyuncu iyi insan olmalı, empati kurabilmeli, duyguları yoğun yaşayabilmeli bize de aktarabilmeli.

Çok konuştum, elbette ki işin ehli değilim fakat bu konular hakkında konuşmayı çok seviyorum ve biliyorsunuz ki bu seri bunun için var. Hep söylerim sevgi diye. İçinden sevgi geçen, geçirilebilen her şey güzeldir. Bu her işte böyle. Sevgiyle kalmak sözü bu nedenle çok hoşuma gidiyor, hep de böyle bitirmek istiyorum yazdığım yazıları.

Dünya kalbinde sevgi barındıran insanlar hatırına döner ve sevgi yapılan her işi güzelleştirir, en güzel imaj da insan da içinde sevgi olandır. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere!

Ekran001- Sıcak Gündem

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Sevgili EAOMAG okurları yeniden Ekran001 serisi ile karşınızdayım. Bakalım konuşulacak nelerimiz varmış..

Kavurucu yaz sıcaklarında bir kısmımız kendimizi dışarı atmışken bir kısmımız da illa dizimi izleyeyim diyor tabii. Hal böyle olunca ben de ne oluyor ne bitiyor diye gündem takibi yaptım. Yaz dizisi izlemeye çok vakit bulamıyorum yada bulmak istemiyorum diyeyim. Çünkü ben artık yazın dışarı çıkmamayı tercih edip televizyon açacaksam eğer holdingler, sakar ve çok konuşan asistan, karizmatik diye yutturulan fakat deyim yerinde ise mobbing uygulayan patron figürü görmek istemiyorum. Göz ucuyla konusunu takip ettiğim yayında olan  dizilerde de böyle bir patron figürü var ne yazık ki. Bir iki istisna dışında.. En büyük eleştirim artık böyle güçsüz ,aciz ve ne istediğini bilemeyen başrol kadın karakterler yazmayın. Her yaz aynı karakterler üzerinden ilerlenmesi izleyiciyi de sıkmış olacak ki bu yaz reytingler oldukça düşük.. Bu tutar diyerek aynı senaryoların ısıtıp ısıtıp seyirci önüne konulması umarım ki son bulur. Diyelim yine son bulmadı sektörün oyuncularına sesleniyorum ne olur artık böyle senaryoları kabul etmeyin..

Kötü oyunculuklar da cabası.. Ne olursunuz seyirciye saygı duyup ne bulursa izlerler mantığından çıkılsın. Seyirci görüyor, araştırıyor, kıyaslıyor, sorguluyor.. Seyirci takipçi sayısı yüksek, çok güzel\yakışıklı  fakat oynayamayan oyuncular (!) izlemek istemiyor! Her yazımda yetkililere sesleniyorum fakat bu yazımda sanırım haykırıyorum.. Görüyorsunuz seyirci cevabını reytinglerle veriyor bir şekilde. Siz ne kadar işinizi projenizi pazarlasanız da seyirci artık mesajı almıyor. Yaz dizisi seyircisinin büyük bir kısmını Z kuşağı oluşturuyor. Hani küçümsediğiniz o Z kuşağı.. İşte onlar sadece televizyon izlemiyor. O kuşak dijital platform bağımlısı, izliyor seviyor ve televizyonla ister istemez karşılaştırıyor. Fakat televizyonda aradığının yüzde beşini belki buluyor belki bulamıyor. Zamanında çok kaliteli romantik yaz dizileri olmuştu, romantik komedide de fark yaratacak diziler ortaya çıkmıştı. Güneşi Beklerken, Aşk Yeniden, Kiraz Mevsimi gibi işler neden yapılamıyor? Bu seneki diziler bana göre sabun köpüğü yani durulanması kolay bile değil, ortada köpük bile yok! Köpük benim için heyecan demek, kıpırtı demek fakat tek düze işler heyecansız..

Ben kendimi marka yönetimi eğitimi aldım zannederken asıl marka yönetimi dizi sektöründeymiş  meğer. Ama nasıl dediğinizi duyar gibiyim. Kanallar marka, yapım şirketleri birer marka hatta ve hatta oyuncular bile marka gibi pazarlanıyor dikkat edin. Bütün bunların birleşimi sonucunda doğan diziler de bir marka gibi sosyal medyada pazarlanmaya başladı. Ama ben size söyleyeyim bu pazarlamanın yolu başrolleri sevgili gibi göstermek, gerekirse sevgili olun demek değil. Çünkü bu numaraları yutan seyirci sosyal medya bu kadar hayatımızın parçası olmadan, bir dizi sosyal medyada en çok konuşulan konulardan biri olmadan önceki seyirciydi. Bu numaraları yutan seyirci Twitter- Instagram ne için kullanılır bilmeyen seyirciydi. Sosyal medya öyle bir yer ki seyirci izlediği oyuncunun özel hayatını magazin kadar takip edebiliyor, üzerinde konuşabiliyor, stalk yani profil profil gezerek neyin ne olduğunu anlayabiliyor. Demem o ki artık seyirciler de birer araştırmacı.

Küçümsenen yalnızca Z kuşağı değil. Küçümsenen aynı zamanda oyuncuların seyirci kitleleri. Bu kitlelere çoğunlukla “fan” adı veriliyor olsa da seven\destekleyen demek tercih edilmeli. Bazen muhabirlerin elinin kolunun yetmediği yere sevenlerin ulaşabilmesi , üstün (!) araştırma ve sosyal medya diliyle stalk yetenekleri sayesinde habercilik de boyut atlamış oldu. Bazı durumlarda muhabirlerin sevenlerin destekledikleri ünlü isim için açtıkları sayfalardan bilgi aldıkları da doğrudur.. Aslında o sayfaların hepsi de birer haber kaynağı. Küçümsemek yerine olaya böyle bir yerden bakılabilir.. Yani aslında ortaya atılan yalan veya prim kokusu gelen iddialar ortaya atılmadan önce iki kere düşünülmesi lazım. Gerçekler er geç ortaya çıkıyor çünkü.. Demem o ki seyirci dizinizi izlesin diye yaptığınız çoğunlukla yalan olduğu ortaya çıkan haberler ve sevgili gibi göstermeye çalıştığınız başroller için izlenmiyor dizileriniz.. Ben de bir seyirci olduğumdan söylüyorum bir senaryo var ki önemi tartışılmaz, senaryolar var ki onlar olmadan sektör bir hiç.. Mesajlar albayım, yerine gitmeli..

Belki ben de aynı şeyleri konuşuyor gibi gözüksem de sektörde bir kısır döngü var ve onu aşamıyoruz. Fakat azıcık Twitter gündemine hakim olan ve televizyon camiasını yakın mercek altına alan okuyucular dediklerimi çoktan anladı bile..  Umuyorum ki bu haykırış ve bu sitemlerim bir karşılık bulur..

Her yazımı sevgiyle diyerek bitirmeyi çok seviyorum ve benim gibi beni okuyan herkes bunu çok sevdiğini söylüyor. Yine çok konuştum ama siz yine sevgiyle kalın olur mu.. Yorumlarda mutlaka buluşalım demeden geçemeyeceğim çünkü bir yazarın en güzel motivasyonu okunmak, en içten şekilde sevgiyle okunmak ve bunu mutlaka bilmek..

Fargo

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

İnsanın kendi başarısı gibisi yoktur.

Karlarla kaplı bir hiçliğin ortasında yazılmış, gerçek (!) suç hikayesi. Coen Kardeşler’in hayatın baştan aşağı bir kara komediden ibaret olduğuna dair yaptığı güçlü tez çalışması. Kar’ın üzerindeki kan, pisliğin içindeki güzellik, suç ve cezanın ortasındaki masumiyet… Kurgunun rahatsız edici gerçekliği, baştan sona dahiyane bir trajikomedi, Fargo.

Hayatı aksiliklerle dolu, kendi kendine hiçbir şeyi başaramamış, maskülenliği zengin ve egoist kayınpederi tarafından bastırılmış bir adam, tabii ki zedelenen erkekliğini geri kazanmak için eşini (bir kadını) tehlikeye atmakta hiç tereddüt etmeyecek. Ne yazık ki hayat her zaman olduğu gibi cilvesini yapacak ve kurduğu komplonun ele başı olan suçlular, bütün işi ellerine yüzlerine bulaştıracak. Eşi ve çocuğuyla yaşadığı hayattan zevk almayı beceremeyen bir adamın aç gözlülüğünden tohumlanan hikaye, yine aç gözlülükler zincirinin yola açtığı bir kaos ve hezimetle sonuçlanacak. Üstelik tüm bu yaşananların hiçbir şeye anlam veremeyen seyircisi, tamamen gözü tok, mütevazı bir hayata sahip, karnı burnunda, her daim gülümseyen polis memuru olacak. Eril egosu yüzünden ortalığı birbirine katan ve cinayetlere sebep olan bu topluluğun yanı başındaki ailenin -Marge’ın ailesinin- erkeği ise işsiz. Evin maddi ihtiyaçları kadın tarafından karşılanıyor. Ne var ki diğerlerinin aksine bu iki insan, bekledikleri çocukları ile beraber huzurlu yaşamayı başarıyorlar. Başarılılar ve başarısızlar, aç gözlüler ve tok gözlüler, mutlular ve mutsuzlar… ne var ki nefret dolu insanın tuttuğu bir silah karşısında hepsi birbirinden farksız.

Anlayamıyorum, gerçekten anlayamıyorum. Hepsi bir miktar para için miydi? Biliyor musun, hayatta bir miktar paradan daha önemli şeyler vardır.

Hayata karşı kötümser olduğu kadar iyimser bir film Fargo. Her şeyin sonunda suçluların bir şekilde cezasını bulduğu, masumların ise buruk da olsa bir mutlu sona kavuştuğu hikayelerden. Bütün yaşananların sonunda ortada kalan ise -her zamanki gibi- dağılan ailenin hamburger yemekten ve buz hokeyi oynamaktan zevk alan çocuğu. Film, insanın asla sona ermeyen para aşkı ve mide bulandırıcı maddeciliğine yazılmış, ironik diyaloglar ve olaylarla inşa edilmiş bir hiciv olarak görülebilir. Her eylemin yapıcı veya yıkıcı bir sonucu olduğuna dair yer yer acımasız bir hikaye. Aynı zamanda Carter Burwell’in muazzam müziği ve ikonik Paul Bunyan heykeli ile pekiştirilmiş bir Orta Amerika destanı. Seri cinayetler işlenirken, adam kaçırma olayları yaşanırken, odun kesme makinelerinde cesetler parçalanırken, diğer insanların her şeyden habersiz evlerinin önündeki karları kürediği bir mekanda, buz gibi bir iklimin ortasında, yer yer insanın içini ısıtan güvenli ve sıcak barınaklara sahip, yine buz gibi bir anlatı.

Coen Kardeşler’in rüştünü ispatladığı filmi olarak görülen Fargo, aynı zamanda yönetmenlerin sinemaya giriş yaptığı işlerinden Raising Arizona’ya bir devam filmi olarak düşünülebilir. 1987 tarihli filmde H.I. ve Ed isimli karı kocanın tek istedikleri çocuklu bir yuva kurmaktır. Ne var ki kadın kısırdır ve çocuk sahibi olmaları mümkün değildir. Raising Arizona, H.I. karakterinin baba olabilmek için işlediği kara komik suçu anlatır. Polis memuru olan Ed’in iyimserliği sayesinde kadın ile Fargo’nun Marge’ı arasında bir bağ kurulabilir. İki film birbirine zıt şeyleri anlatarak kardeşlerin hayata bakış açısını pekiştirir. Raising Arizona mutlu bir aile kurma motivasyonuyla işlenen bir suçu anlatan absürt bir komediyken Fargo, ilk filmde hayali kurulan aileye sahip bir adamın bundan tatmin olamayarak işlemeye çalıştığı suçu anlatan bir trajikomedidir.

Fargo, temeline, istediğiniz planı yapın, hayat onu bozmanın bir yolunu elbet bulacaktır düşüncesini yerleştirir. Seyircisine mütevazılığı ve tatminkarlığı öğütler. Doğduğu yeri -Minnesota özelinde bütün dünya- her şeye rağmen buruk bir aşkla seven iki başarılı Auteur’un yapıcı eleştirilerinden oluşur. Yönetmenlerin belki de her filmi gibi, göründüğünden daha derin ve detaylıca analiz edilmeye değer inceliklerle bezenmiş bir başyapıttır.

 

1. görsel 2. görsel 3. görsel 4. görsel

Vertigo

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

vertigo; sizin veya gördüklerinizin döndüğünü hissetmenize yol açan bir histir. Sıklıkla bulantı, kusma ve denge kaybı bu duruma eşlik edebilir. Genellikle baş dönmesi olarak adlandırılmaktadır.

Hayal kırıklıkları, bunalımlar, sanrılar ve travmalar üzerine bir film Vertigo. Merkezine emekli bir polisin görev arkadaşının kendisini kurtarmak için yüksekten düşerek ölümüne tanık olmasının ardından baş gösteren yükseklik korkusu problemini alır. Hitchcock, hikayeyi sinemasının benzersiz alametifarikalarından olan gizem unsuru ile öyle titiz donatır ki Vertigo, 21. yüzyılda bile izleyicisini her açıdan tatmin etmeyi başarır. Senaryodaki zekanın yanı sıra, film unutulmaz bir görsel deneyim yaşatır. Özellikle yeşil, turuncu, kırmızı, mor renklerinin bol keseden kullanımı ve özenilmiş sinematografisi, insana sinemayı neden sevdiğini hatırlatır. Halüsinatif baş dönmesi, yani vertigo, sekanslarındaki renk geçişleri özgünlüğü ile beraber 2001: A Space Odyssey gibi filmlere de iyi bir ilham kaynağı olmuştur.

John Ferguson, eski bir arkadaşının eşi olan Madeleine’i takip etmekle görevlendirilir. Kendisine anlatılan hikayeye göre Madeleine, büyük büyük anneannesi Carlotta Valdes’in ruhu tarafından kontrol edilmekte ve eşini korkutan davranışlar sergilemektedir. Dedektifin takibi boyunca Madeleine, hikayeyi doğrulayacak hareketler yapar. İntihar etmeye kalkışır, gizemli bir şekilde ortadan kaybolur, Carlotta’nın tablosuyla saatlerce bakışır. Bütün bunlar yaşanırken arkadaşı John ile, Hitchcock da seyircisiyle acımasızca alay etmektedir aslında. John Ferguson, yalnızca ustaca planlanmış bir cinayete atanmış çaresiz tanıktan ibarettir. Madeleine, günler boyu takip edildiğinin bilinciyle adamı intihara meyilli olduğuna ikna etmiş, dedektifin yükseklik korkusunu kullanarak sahte bir intihar ve gerçek bir cinayete suç ortaklığı etmiştir. Talihsiz John bu da yetmezmiş gibi Madeleine’e aşık olur ve yükseklik korkusu yüzünden bir ölüme engel olamamanın utancının yanına, sevdiği kadının intiharına tanık olmanın buhranı eklenir. Ferguson’un doktorunun vertigo hakkında dediği gibi “Bu tarz travmatik hastalıkları yenebilmek için genelde bir travma daha yaşamak gereklidir.” John, Madeleine’in sözde intihar ettiği kuleye çıkamayarak vertigo ile verdiği ilk mücadelede başarısız olur. Ancak ikinci bir şansı olacaktır.

Gördüğü tüm sarışın, gri takım elbiseli kadınları Madeleine sanmakta olan John, tam anlamıyla bir bunalım dönemindedir. Ta ki bir gün sokakta tıpatıp Madeleine’e benzeyen o kadına rastlayana kadar. Ferguson, sokakta gördüğü bu kadına değil, Madeleine’e olan benzerliğine ilgi duymuştur. Onu Madeleine gibi giydirmeye çalışır, saçlarını ve makyajını düzelterek onu yeniden yaşatmak ister. Kadın da dedektifi sevmektedir ama olduğu gibi kabul edilmemekten rahatsızdır. Ferguson’un bu çabalarının ardındaki şey sade bir aşk değildir oysa. Adamın Madeleine ile bitmemiş bir hesabı vardır. Bunalımını yok etmenin ve travmasının üstesinden gelmenin tek yolu onu geri getirmektir. Kadın istenen her şeyi yerine getirdiğinde Madeleine’e benzeyen başka bir kadın değil, Madeleine olmuştur. John Ferguson, intiharına tanık olduğu kadını tekrar karşısında gördüğünde dili tutulur. Saniyelerce tutkuyla öpüşürler. Adamın bitmeyen kabusları bir nebze de olsa son bulacaktır artık. Ta ki kadın, Madeleine’e, aslında Carlotta’ya, ait olan bir kolyeyi tekrar ortaya çıkarana kadar. Her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır. “Bir cinayetin hatırasını asla saklamamalısın.” John Ferguson, kadının Madeleine’e olan mucizevi benzerliğini ve Carlotta Valdes hikayesini mantığa oturtabilmenin rahatlığını yaşar. Ne var ki daha hiçbir şey bitmemiştir. Şimdi Vertigo ile yüzleşme zamanıdır.
John, Madeleine’i zorla sözde intiharın yaşandığı kuleye götürür ve beraber en tepeye kadar çıkarlar. Ferguson başarmıştır, yükseklikten ölümüne korkmasına rağmen cinayet mahalline ulaşmayı başarır. Merdivenlerde kadından bu titiz cinayetin tüm detaylarını öğrenir, hesap sorar. Nihayet yukarıda baş başa kaldıklarında kapıdan bir rahibe girmekteyken kadın korku, utanç ve panikle daha önceden intihar ettiği kuleden tekrar atlar. John Ferguson bir ölüme daha, bu sefer gerçekten, tanık olur. Böylece korkusunu atlatmasına vesile olacak ikinci travmayı yaşamıştır. Sonunda, ne kadar yüksek olursa olsun, aşağı atlayan kadının arkasından ürpermeden bakmayı başarır.
Vertigo, başından sonuna kadar eski bir dedektifin travmatik yükseklik korkusunu atlatma hikayesidir. Alfred Hitchcock 1958 yılında seyirciye “plot twist” kavramının benzersiz örneklerinden birini sunar. Film boyu izleyici  tamamıyla metafizik bir sonuca odaklanır. Carlotta Valdes’in ruhunun hikayeyle olan bağlantısı her ne kadar mantıksız gelse de yaşananların gerçekten de başka bir açıklaması yok gibidir. Madeleine’e tıpatıp benzeyen bir başka kadının ortaya çıkması, yani ölmüş olan birinin sokakta görülmesi, bu metafizik varsayımlarını iyice güçlendirir, kadının sonradan yırtıp attığı mektubunda her şeyi itiraf edişine kadar. Hitchcock, seyircinin dikkatini bir sonuca yoğunlaştırmış, ardından hikayeyi tepetaklak edip her şeyi mantıksal zemine oturtmuştur. Seyircinin gerçekleri John Ferguson’dan önce öğrenmesi, adamın iç burkan çabalarını ve çaresizliğini daha yoğun kılar. Yönetmen izleyenin duygularını bu şekilde istediği kıvama getirir. Vertigo şüphesiz Hitchcock ismini sinemanın unutulmaz ustaları arasına yazan filmdir. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, tutkulu ve takıntılı, unutulmaz bir hikaye.

Certified Copy

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Hayatlarımızı ideal olan uğruna harap etmekten daha aptalca bir şey var mı?

Devamını Oku

Ekran001- Neler oluyor?

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Ekran001 serisi ile tekrardan merhabalar sevgili EAOMAG okurları. Umarım bu seriyi özlemişsinizdir. Şu sıralar hepimiz evlerimize kapandık ve günümüzün büyük bir kısmını yine televizyon alıyor. Bakalım neler oluyor..

Devamını Oku

Bonkis : Menemen değil Avokado!

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Selam sevgili EAO MAG okurları! Sizlere tatlı bir kafeden, pardon diziden bahsedeceğim bugün. Öncelikle bir dizi olduğu konusunda anlaşalım. Ama kafe de aynı zamanda. Neyse siz Blu Tv’yi açın ve karar verin bence! 🙂 Ama mutlaka açın, öyle böyle değil çok tatlı. Üstelik Deniz Tezuysal, Vildan Atasever, Sergen Deveci, Öykü Naz Altay, Burak Sevinç ve Lale Mansur gibi isimler de var!

Devamını Oku

Mulholland Drive

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Okuyacağınız yazı filmin çözümlemesi niteliğindedir. Yoğun spoiler içerir.

Los Angeles, Hollywood… Film sektörünün ABD’deki kalesi konumuna geldiğinden beri güzel işlerin ve  ölümsüz sanatçıların ortaya çıkmasına vesile olduğu gibi çok canlar yakmış. Hollywood’un işlemekten en çok zevk aldığı konuların başında yine Hollywood gelir. Devamını Oku

1 2 3 5
Git Yukarı