Varoluşum Kişiliğime Sebep Oldu

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Her iyi niteliğin bir de kötü tarafı vardır ve iyi olan hiçbir şey doğrudan kendisine karşılık gelen bir kötülük olmadan dünyaya gelemez. Bu oldukça acı bir gerçek.” Carl Jung, Modern Man In Search Of A Soul

İnsanın varoluşu kendine sebep olabilir mi? Olabilir. Zira pek çok örneğini yüzyıllar boyu görmüş, hatta günümüzde dahi sıklıkla görmeye devam etmekteyiz.

Jung’ın gölge arketipini hatırlarsınız belki. Kişinin kendinde kabul etmediği veya kabul etmekte güçlük çektiği, hatta çoğu zaman farkında bile olmadığı karanlık tarafı vardı hani. Persona (maske), yani olmayı arzuladığımız ve herkesin bizde görmesini istediğimiz tarafımız. Gölge ise bunun tam tersi. Jung’ın burada tanımlamaya çalıştığı şey aslında insan doğasında bulunan ikilik. Varoluşumuzda bulunan ikili kişiliğimiz (ya da ikili yönümüz) yani. Epey içli dışlı olduğum bu “ikilik” veya “çift kişilik” kavramını dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Zira epey enteresan bir konu, özellikle modern çağın getirilerini ve yaşadığımız hızlı değişimlerle gelen davranış biçimi ve düşünce ayrılıkları gibi terimleri düşündüğümüzde.

Temellerini Descartes’in atmış olduğu felsefi bir akım olan düalizm, Jung’a gelene kadar pek çok isim tarafından işlenmiş ve türlü çalışmalara konu olmuş. Psikanalizin babası olarak değerlendirilen Sigmund Freud mesela, Haz İlkesinin Ötesinde, Ben ve Id adlı kitabında id-ego-süper ego üçlüsünden oluşan kişilik kuramının temelleri üzerine yaptığı çalışmalar ile bu “ikilik” kavramını, bulunduğu dönem göz önüne alındığında, çok daha gerçekçi bir seviyeye taşıyarak sunulabilecek en kapsamlı kaynaklardan birini sunmuş. Gel gelelim ki, daha psikanaliz kavramı ortaya atılmamışken, bu konuyu edebi eserine yansıtmış bir yazar var. (Elbette ikilik konusunu işleyen pek çok eser var fakat bahsettiğim psikolojik açıya verilebilecek ilk örnek bu.)

Çocukluğumuzda adını muhtemelen duymuş olduğumuz meşhur Define Adası’nın yazarı Robert Louis Stevenson, ortalama 80 sayfaya psikolojik ve sosyolojik temele dayanan kısa bir hikâye sığdırmıştır: Dr Jekyll ve Bay Hyde’ın Tuhaf Hikayesi.

Kendi benliğimden çekip çıkarmış olduğum Hyde, yaradılış olarak kötü ve alçaktı. Tüm davranışlarında bencilliğin izleri vardı. Hırslarını yontma gereği bile duymuyor, hayvani bir içgüdüyle bir kötülükten diğerine sıçrıyordu. Yüreğinde merhametin kırıntısı bile yoktu. Hyde’ın bu davranışları karşısında tüylerim ürperirdi. Her şey yasalara aykırıydı, onun varlığı bile. Bu yüzden çenemi tutmak zorundayım. Suçlu Hyde idi, ben değil…”

Yukarıdaki alıntıdan da tahmin edebileceğiniz gibi doktorumuz Jekyll’in karanlık tarafı olan Hyde, her şeyi yapabilme kapasitesine sahip bir ‘şey’. İzin verin size hikâyeyi şöyle kısaca bir anlatayım. Dr. Jekyll, kusursuz bir centilmen prototipine sahiptir. Etrafındaki herkes tarafından sevilen, sayılan ve saygı duyulan bir bireydir. Farkındalık seviyesi de aynı oranda yüksek olan doktorumuz bastıramadığı duygu ve arzularından kurtulmayı istemektedir. Uzun uğraşlar sonucunda tam da istediği şekilde bir iksir yapar. Yaptığı iksir doktorumuzun tüm kötü taraflarını, bastırdığı duyguları, yani bilinçaltında kalan karanlık kısmını saf bir şekilde ortaya koyar. Kötü tarafı maddeleşerek tüm görüntüsü değiştirir ve ortaya Bay Hyde çıkar. Düzgün görünümlü Jekyll’in aksine, Hyde kısa boylu, kötü görünümlü ve insanda tiksindirici bir duygu uyandıracak bir ifadeye sahiptir.

Elbette tüm kanuni, vicdani ve ahlaki sınırlamalardan bağımsız bir şekilde yaşamak kişinin iştahını kabartsa dahi böyle bir yaşam kaldırılamayacak kadar ağır bir yüktür. Tam da bu noktada şahit olduğumuz içsel çatışma doktorumuzun kontrolünden çıkıyor ve her şeyin çok daha kötücül bir hal almasına sebep oluyor. Hayatını toplum tarafından belirlenmiş normlara göre yaşayan, müthiş erdemli Dr. Jekyll, zamanla kendi içinde bulunan iyi kötü savaşına yenik düşerek bir bakıma kendi sonunu hazırlıyor.

Burada asıl sorulması gereken sorular; İnsan varoluşunun kötü taraflarını tamamen özgür bırakabilir mi? İçinde taşıdığı arzuları ve kabul edemediği tarafları kendinden ayrı tutabilir mi? Tutabilirse bunun sonuçları neler olur? Ya da her erdemli kişinin bastırdığı duygular böylesine vahşi ve ilkel olabilir mi? En temelden düşünürsek iyilik ve kötülük nedir? Bir insan tamamen iyi ya da tamamen kötü olabilir mi?

Benim fikrimi soracak olursanız, hayır derim. Zira doktorumuzun burada asıl yapması gereken Hyde’ı kontrol altında tutmaktır. Bir şekilde kötü taraflarımızı kabullenerek, onunla birlikte yaşamayı öğrenmektir. Şöyle düşünelim, Hyde aslında günümüzde yaşadığımız sarhoşluktur, bir anda geçirdiğimiz öfke nöbetleridir, vicdani yükümlülüklerden tamamen arındırılmış tarafımızdır.

“Vicdan, insanı hiç rahat bırakmayan bir düşmandır.”

Öyle midir gerçekten? Yoksa vicdanımız bizi biz yapan temel etkenlerden bir tanesi midir? Aslında bizi biz yapan, iyi ve kötüsüyle sahip olduğumuz her şeydir. Kusurlarımızı azaltmaya çalışmak veya tutku ya da arzularımızın dayatmasına karşı gelmemek; böylesine bir savaş varoluşumuzdaki iki yönlü doğayı bölerek kaybolmuş bireyler ortaya çıkmasına sebep olabilir.

“Yaşamımızın yazgısı ve yükü sonsuza dek insanın omuzlarına yüklenmiştir ve bunu üzerimizden atmaya kalkışmak bizi daha alışılmadık ve daha korkunç baskılar altında bırakır.

Yüzüklerin Efendisi’ndeki Smeagol-Gollum karakterini hatırlıyor musunuz? Yüzüğe karşı duyduğu arzu ve istek onu tamamen başka bir ‘şey’e dönüştürmüştü hani. İnsanda tiksinti uyandıran bir görünüşü vardı. Hatta yüzük için her şeyi yapabilme kapasitesine sahipti, bu kendinden vazgeçmek bile olsa. Başka bir örnek ise meşhur Dövüş Kulübü’nden verilebilir, (Yazar Chuck Palahniuk’un Stevenson’dan etkilendiğini de söylemeden geçmeyeyim.) uykusuzluk hastalığı olarak da bilinen ‘Insomnia’ hastalığından muzdarip anlatıcımızın aslında Tyler Durden olduğu ortaya çıkıyordu hani. Ya da yeşil canavarımız Hulk’da bu konuya epey yerinde bir örnek olabilir. Zira konunun işleyişi Stevenson’un romanıyla neredeyse birebir aynıdır.

“İçimde yatan kötülüğün elinde köle olduğumu anlamıştım.

Hyde da tam olarak böyledir işte. Zamanla kontrolü kaybeden doktorumuz, bir yerden sonra dönüşümlerini kontrol edemez hale gelir. Bir sabah uyandığında kendini Hyde olarak bulur ve artık durumun kendi iradesinin dışında gerçekleştiğini fark eder. En sonunda ise iradesinin son damlasını kullanarak Hyde’ı ortadan kaldırması gerektiğine karar verir ve varoluşunda mevcut bulunan ikiliğini bir daha açılmamak üzere noktalayarak yaşamına son verir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*