Zamanın Ötesinde Bir Kadın: Mina Urgan

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

“Bu dinozorun anlatmak istediği daha başka şeyler de var. Ömrü vefa ederse, fazla uzun yaşamanın ayıbına katlanabilirse, bakarsınız onları da yazar günün birinde. Yani bu son söz, gerçekten bir son söz değildir belki de.”

Kadın olmanın her yüzyılda zor olduğunu biliyoruz. Ne yaparsak yapalım, patriarkal sisteme ayak uydurmadığınız sürece “kadın” olmak bizlerin başına yalnızca sorun ve problem getiriyor ne yazık ki. Fakat bugün öyle bir kadından bahsedeceğim ki, hayranlığımı ne kadar anlatsam az kalır. Özellikle içinde bulunduğumuz durumlar göz önüne alındığında, belki de böylesine kendine has bir insanı yazmak ve anlatmak biraz olsun hepimize iyi gelir, kim bilir? Öyleyse gelin bana ve belki de –cinsiyet ayırt etmeksizin– pek çok insanın bir şekilde hayatına dokunmuş bu güzel insandan bahsedeyim; Mina Urgan.

Zamanın Ötesinde Bir Kadın: Mina Urgan

“Yaşamım boyunca birçok yanılgıya düştüm. Bana çok acı çektiren yanlış işler yaptım. Hiçbirinden pişman değilim; çünkü yapılması gereken yanlışlardı bunlar. O yanlışları ancak yaptıktan sonra, onlardan kurtulabilirdim.”

Bu nev-i şahsına münhasır kişilik, 14 Mayıs 1916 yılında Fecr-i Âti şair Tahsin Nahit ve eşi Şefika Hanım’ın kızları olarak dünyaya gelir. Bazı kaynaklarda doğum tarihi 1 Mayıs 1915 olarak da geçmektedir. Urgan 3 yaşındayken babasını kaybeder. Annesi ise ünlü yazar ve gazeteci Falih Rıfkı Atay ile ikinci evliliğini yapar. Soyadı Kanunu düzenlemeleri ile kendisine içerisinde “u” harfi geçen bir soyadı arayan Urgan’a, üvey babasının yakın arkadaşı olan Necip Fazıl Kısakürek’in tavsiyesiyle gerçek anlamda “ip” anlamına gelen “Urgan” soyadını almasını tavsiye eder. Hatta Kısakürek “solcu olduğu için günün birinde asılacağını” söyleyerek şöyle devam eder: “Zira sosyalist zihne sahip genç bir kadın öyle ya da böyle bir gün asılır.”

“Ben sahip olduklarımın tadını çıkarmayı öğrendim. Sahip olamadıklarımın acısına ayıracak zamanım yok. Hayat çok kısa.”

Lise eğitimine Notre Dame de Sion Özel Fransız Lisesi’nde başlayan Urgan, ardından eski ismiyle Arnavutköy Amerikan Kız Koleji, şu an bilinen ismi ile Robert Koleji’nde tamamlamıştır. Üvey babası ile arası çok iyi olan genç kadın onun etrafındayken sanata, şiire ve edebiyatın içine dahil olmuştur. İstanbul Üniversitesi Fransız Filolojisi bölümünden mezun olduktan sonra yine aynı yerde İngiliz Dili ve Edebiyatı üzerine doktorasını tamamlamış, post-doktora eğitimine devam etmiştir. 1949 yılında ise tamamladığı tezi “Harlequins in the Era of Elizabeth 1 of England Theatre” (Elizabeth Devri Tiyatrosunda Soytarılar) ile doçent doktor olarak görevine başlamış, 1960 yılında Profesörlük unvanını almış, 1977’de ise emekli olmuştur.

“Yazdığım her şeyi el yazısıyla yazarım. Sonra, düzelterek, gene el yazısıyla temize geçerim. Daktiloya geçmek ise, işin üçüncü ve son aşamasıdır. Bir Dinozorun Anıları’nın büyük bir kısmı yazıldığı ve temize çekildiği için, “şunları daktilo etmeye başlayayım bari” dedim. (Yetmişini çoktan geçtikleri halde bilgisayar kullanmasını öğrenen dostlarım var. Onlara hayranım. Ama kendim, ancak paniğe yakın bir dehşet duyuyorum bu fazlasıyla marifetli makinanın karşısında.) Tam kırk yıl önce doçentlik tezimi yazmak için aldığım Remington’un başına oturup tape etmeye başladım. 7 Ağustos 1997 günü on sekizinci sayfayı tamamlarken, bir sigara yakmak niyetiyle ayağa kalktım. Derken ayaklarım kilime takıldı. Üstüne kağıtlarımı koyduğum masif sehpanın kenarına çarparak, küt diye sırtüstü yere düştüm. Yüzükoyun düşmekle sırtüstü düşmek arasında fark vardır. İnsan yüzükoyun düşünce, kollarını öne uzatıp, kendini az çok koruyabilir. Ama sırtüstü düşünce, çaresiz kalır.”

Orhan Veli – Mina Urgan

“Bir buluyor, bir yitiriyorduk birbirimizi.”

Yine tüm bunların yanı sıra yalnızca bir evlilik yapar Urgan; aktör ve film yapımcısı Cahit Irgat ile evlenir. Bu evlilikten Mustafa ve Zeynep adında iki de çocuğu olur. “Bizimkiler” dizisini izleyenler Zeynep Irgat’ı hatırlayacaktır sanıyorum.

“Doğa herkese, özellikle acı çekenlere mutluluk sunmaya hazırdır her zaman. Yeter ki, benliğimizin kafesinden, her bir yanı kapalı o daracık, o kapkaranlık kafesten çıkabilelim. Derin bir nefes alıp çevremize şöyle bir bakabilelim. Kör olmayalım, sağır olmayalım doğaya.”

Her neyse, bu dolu dolu geçen eğitim yılları sırasında William Golding’in Sineklerin Tanrısı kitabından Graham Greene’in Meselenin Kalbi’ne, Balzac’ın Otuz Yaşındaki Kadın kitabından Virginia Woolf’un kitaplarına kadar pek çok ünlü edebi eseri dilimize kazandırmıştır. Bu sırada bazı ortak çeviriler de yapmıştır. Herman Melville’in Moby Dick: Beyaz Balina’yı Sabahattin Eyüboğlu ile, meşhur Thomas More’un Ütopya’sını Vedat Günyol – Sabahattin Eyüboğlu’yla birlikte çevirmiştir. Bunların yanı sıra Shakespeare’e ait birçok eseri de Türkçe’ye çevirmiştir. Bir de İngiliz Edebiyatı Tarihi isimle 5 ciltlik bir kaynak sunmuştur ki, edebiyat okuyan öğrencilerin çoğunlukla başvurduğu ilk – kısmen tek – kaynaktır diyebiliriz.

“… ‘Her koyun kendi bacağından asılır’, ‘gemisini kurtaran kaptan’, ‘köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı de’, ‘bükemediğin eli öp’, ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ gibi, iğrenç bulduğum bazı deyişleri, kendilerine hayat felsefesi yapmıştır bunlar. Başkalarını sokan yılanın günün birinde onları da sokabileceğini hiç düşünmez bu geri zekalı ‘bana ne’ciler…”

Zamanın Ötesinde Bir Kadın: Mina Urgan

“Bir insanın ancak düşgücünden yararlanarak hayal kurabildiği sürece gerçek bir insan olduğuna inanıyorum.”

Yıllar sonra, Bir Dinozorun Anıları (1998) ve Bir Dinozorun Gezileri (1999) adları altında kendi anılarını ve hayatını anlattığı iki kitabını yayımlar. İlginçtir ki, kitapları beklentisinin çok üstünde bir ilgi görür ve “best-seller” listesine girer. Bir Dinozorun Anıları adlı kitabını yazarken “Benim gibi bir kocakarının hayatını kim merak eder ki?” diye de sormuştur aslında. Bu durum karşısında şaşkınlığa uğrayan Urgan, hatta bu konu ile ilgili şöyle der;

“Kitaplarımın nasıl bu kadar sattığını anlamadım, hala da anlamıyorum. Nasıl satar benim kitabım. O kadar aykırıyım ki bu topluma. Çok satıyorum, acaba çok mu bayağı yazıyorum. Acaba yanlış bir şey mi yaptım?”

Söylemeden geçmeyeyim, Bir Dinozorun Anıları isimli kitabı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın sakıncalı kitaplar listesinde yer almaktadır. Oysa bu muhteşem kitaba şöyle başlar Urgan:

“İhtiyarlar ne yaparlar? Anılarını yazarlar. Ben de bunu yapıyorum işte. Günce tutmak alışkanlığım olmadığı; ancak altmışından sonra ve yalnız yolculuklarımda notlar tuttuğum için, bu dinozorun anıları biraz kopuk kopuk olacak. Üstelik belleğim de hiç güçlü değildir. Bunun nedeni, birçok şeyi kafamdan tamamiyle silmek istememdir belki de. Çünkü bizi derinden yaralayan olayları hiç anmamak, tümüyle unutmak, daha doğrusu unutmuş gibi davranmak zorundayız yaşamaya devam edebilmek için.

Anılarımı yazmaya başlarken seksen iki yaşına bastım. Bu işi tamamlamaya ömrüm vefa eder mi bilemem. Ama bunu deneyeceğim mutlaka. Çünkü belleksiz bir toplum olmamızı önlemek için, herkesin anılarını yazmasını yararlı buluyorum. Köşedeki bakkal gördüklerini kaydetse, sokağındaki evlerin nasıl apartmanlaştığını, orada oturanların ne gibi değişimlere uğradığını, kendi bakkaliyesinin nasıl markete dönüştüğünü anlatsa, bunlar bile ilginç olur bana kalırsa.”

“Eğer yaşadığım çağa bayağılık ve çirkinlik egemense, ben böyle bir çağa neden ayak uydurmak zorunda kalayım?”

Urgan’ın dili epey naif, yalın ve açık yüreklidir aslında. Zira tüm çevirilerini rahatlıkla okuyabilirsiniz, her detayı ince ince açıklar, bir de keskin mizahı ile okuyucusunu alır götürür. Uzun ömrüne Halide Edip, Abidin Dino, Neyzen Tevfik, Sait Faik, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Atatürk ve pek çok farklı ismi sığdırmıştır. Hatta benim de çok sevdiğim yazarımız Oğuz Atay hakkında şöyle bir paragrafı da bulunur kitabın içinde:

“Oğuz Atay’ı ayaküstü ve o kadar az gördüm ki, onunla ilgili ancak bir tek izlenim edindim: Koskocaman bir kediye benziyordu tıpkı. Çok kocaman ve çok güzel bir kediye öyle benziyordu ki, ona elimi uzatınca ‘miyaaav’ diyeceğini sandım. Miyavlayacağı yerde ‘tanıştığımıza memnunum’ deyince şaşırıp kaldım.”

Aynı zamanda kitabı okuyanlar, Urgan’nın Mustafa Kemal Atatürk ile vals yaptığını, Nazım Hikmet’i gördüğünü, Sait Faik ile rakı içtiğini, üniversitede Halide Edip’in asistanlığını yaptığını, hatta Büyükada’da sürgünde olan Troçki, teknesinde balık tutarken nasıl yanına yüzdüğünü, Adnan Menderes’in öğretim üyelerine “cüppeli kuklalar” dediğinde rektörlük binasından nasıl çıkarılmaya zorlandıklarına tanıklık ederler. Fakat bunların arasında sanıyorum Yahya Kemal en göze çarpanlardan bir tanesi, zira Mina Urgan Yahya Kemal’i hiç sevmez, şairi yalnızca şiirlerinden dolaylı tanıyanlara gıpta dahi ettiğini belirtir. Hatta şöyle bir kısım da geçiyor kitapta; Urgan’ın bir iki aylığına pasaporta ihtiyacı oluyor. Yetkili kişi Urgan’a yemeğin zehirli olup olmadığı gibi enteresan bir soru soruyor. (Burada asıl sorulmak istenen Urgan’ın komunist olup olmadığıydı yanlış hatırlamıyorsam.) Dahi profesörümüzün cevabı ise oldukça basit, (karşısındaki yetkili için bile); “Beyefendi, lütfen biraz mantıklı olun. Otuz yıldır İstanbul Üniversitesi’nde ders verecek kadar zehirsiz sayılan ben, şimdi birkaç aylık pasaport alacak kadar zehirli sayılmam biraz saçma değil mi?

“Ben tarafsız değilim. Açık seçik taraf tutuyorum. Yobazlığa karşıyım, ırkçılığa karşıyım, gericiliğe karşıyım. İnsanların sömürülmesine ve savaşa karşıyım. Eşitlikten, sevgiden, kardeşlikten ve aydınlıktan yanayım.” 

Zamanın Ötesinde Bir Kadın: Mina Urgan

“Kadınım ben ve benim ülkem tüm dünya.”

Bir başka konuya tekrar geri dönmek istiyorum. Biraz önce bahsettiğim gibi, özellikle Woolf’dan epeyce eseri dilimize kazandıran Urgan akıllara “Acaba feminist mi?” sorusunu getirir. Bu konuda ise Zeynep Arıkanlı’yı şöyle yanıtlamıştır:

“Benim fikrim çok başka. Ben kadın-erkek ayrımına inanmıyorum; bence insan var. Ve bu insan erkek ve kadın niteliklerinin bir uyuşması. Salt erkek ya da kadın bir yaratık düşünün. İki durumda da korkunç bir yaratık çıkıyor ortaya. O yüzden feministlerin davasını anlamıyorum. Son derece matriarkal bir ailede büyüdüm; ailede her kararı kadınlar verirdi. Gençliğim de Cumhuriyet’in ilk yıllarında geçti. Dolayısıyla yetiştiğim ortamda ezilmiş kadın görmedim. Feministleri anlamam bu yüzden. Ama elbette görüyorum, kadınlar eziliyor. Nerede eziliyor? Küçük memur kadınlar, kasabalı kadınlar eziliyor, evet. Ama mesela köylerde kadın çalıştığı için o kadar ezildiğine inanmıyorum ben. Çünkü üretimi elinde tutan kadın ezilmez bence. Bütün mesele kadının ekonomik olarak yaşama ağırlığını koyması. Ancak, kolejde veya iyi bir okulda okumuş kadının ezilmesini aklım almıyor. Böyle bir durumda ezilmek için kadının kabahati olması gerekir. En azından günümüzde böyle bu. Eskiden koşullar böyle değildi. Feminist arkadaşlarım diyorlar ki ‘Kadın koşullandırılıyor’. Buna inanmıyorum. Örneğin benim koşullanmam bunun tam tersi oldu. Şimdi, şehirde yaşayan hali vakti yerinde bir kızın koşullanmasını anlamıyorum. Bana öyle geliyor ki, kadınlarda bir katlanma, kolayına gitme var.” (Yaşasın Edebiyat, Mart 1998).

Urgan’ın dediklerine katılırsınız ya da katılmazsanız, bunu bilemem. Zaten tek bir kişinin düşüncelerine körü körüne inanmak da doğru gelmiyor bana. Bir de dönem/çağ farkı var ki sormayın. Bu konular için ayrı bir yazıya oturup uzun uzun konuşmak gerekir belki. Zira ne kadar konuşursak konuşalım herkesin vardığı sonuç farklı olacaktır. Urgan’ın cümlelerini okuduğumda aklıma gelen ismin yine De Beauvoir olması da rastlantısal değil gibi. Hatırlayın, kişi önce varoluyordu, daha sonra her ne ya da kim olacaksa o oluyordu hani. Öyle işte. Önce insan var. Toplum tarafndan belirlenen cinsiyet normları daha sonradan geliyor. Neyse, yine bu konulara girip başınızı şişirmek niyetinde değilim. Tek söyleyebileceğim, insanların (cinsiyet ayırt etmiyorum) sizleri ezmesine izin vermeyin. Hatta ezilen birini gördüğünüzde elinden tutmayı da unutmayın, şayet Urgan’ın da bahsettiği gibi bir gün o tarafta bizler de olabiliriz. Öyle değil mi?

“Çağımıza uymak zorundayız palavrasına da hiç mi hiç inanmıyorum.”

Mina Urgan, kendine “dinozor” lakabını neden taktığı sorulduğunda ise, açık açık “dinozor” olmanın gurur verici bir şey olduğunu ifade eder. Zira, yaşadığı dönem adaletsizliği, sıradanlığı ve çirkinliği yücelterek, tüm insani değerleri ayaklar altına almaktadır. (Ne kadar da tanıdık bir söylem. Belli ki bu konuda pek de yol kat edememişiz.) “Dinozor” ise Urgan için nesli tükenmiş bir hayvan değil, tam tersine direnişin, cesaretin, başkaldırının ve kaybolmuş insani değerleri taşıyan bir simgedir.

“İlk sevgilim çikolata kokardı. Son sevgilim ölüm.”

Öyleyse, ben de yazımı daha da uzatmadan sona geleyim. Tarihler 15 Haziran 2000 yılını gösterdiğinde Mina Urgan hayata gözlerini yumar fakat Urgan’ın da dediği gibi; ” ‘Öleyim bari’ demekle ölmüyor insan.” Arkasında bıraktıkları bügün, hala okunur ve okunmaya da devam edecektir sanıyorum. Kişisel tavsiyem, vaktiniz olursa bu güzel insanın kitaplarına bir göz atmanızdır. Ya da en azından çevirdiği eserlerden bir tanesini edinmenizdir. Zira belki de ufkunuzu açabilir, hayata bir de Urgan’ın tavsiyesiyle kendi gözünüzden bakabilirsiniz. Dilerim, her birimiz bu cüretkâr İngiliz profesörü gibi kendi hayatının direnişini göstererek, son sözü söyleyebilir.

Sevgi ve saygıyla…

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*