Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Tag archive

birey

Bakış; Frankenstein

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Carl Schmitt’in “değersizliğin belirlenmesi, değersizliğin yok edilmesi demektir” cümlesini okuduğumda aklıma Frankenstein romanı, Yaratık gelmişti. Belirlemek; sınır çekmek, tanımlamak… Onu bir kategori altına eklemek, ona bir sıfat bahşetmiş olmak ve bu sayede onun değersizliğini ortadan kaldırmak. Kitabın yazarı Mary Shelley bilindiği gibi kendine ait, seçilmiş bir ismi olmadan hayat sürüyor; doğumundan çok kısa süre sonra kaybettiği annesinin adını ve babasının soyadını alıyor, evlenip Shelley soyadını alana değin Mary Wollstonecraft Godwin ismini kullanıyor. Yazarın, bir nevi kimliksiz yaşantısının nasıl olduğunu, olabileceğini Yaratık üzerinden izliyoruz ve Jung’un tabiriyle Shelley’nin gölgesiyle yüzleşmesi sonucu ortaya çıkıyor bu Yaratık. Dahil olduğumuz süreç Yaratık’ın adının olmamasıyla birlikte; kendini tanımlayamaması, durmadan yolculuk halinde olması, bir yerinin, bir sınırının olmaması hikâyesi oluyor.

Shelley’in annesini, her ne kadar tanıma fırsatı bulamamış olsa da, aktif kadın hakları savunucusu olduğunu bilmesi, kendisinin bu konulara karşı kayıtsız kalamamasına neden olmalı. Fakat 17 yaşında evlenmesi, daha baskıcı bir egemenlik altına girmesi, yaşadığı fikir-eylem ikilemi; özellikle romantik gelenekle yazdığı romanlarında kendini ortaya çıkarıyor. Mary Shelley de tıpkı yarattığı karakteri gibi amacının, yolunun savrulup gitmesine müsait bir profil sunuyor anlayacağımız.

Aydınlanma eleştirisi olarak da okunabilecek romanda aydınlanma ve bilim adamlarıyla birlikte gelişen maddi dünyanın ötesinde bir yaratıcı fikri yavaş yavaş ortadan kalkıyor, insan artık yaratmayan ama yok edebilen insan’ dan uzaklaşıyor. Bu tersine işleyen süreçte yaratılıp ölüme bırakılmış bir hayatın yolculuğuna dahil oluyoruz. Burada kullandığım hayat sadece ölmemiş olmak olmaktır. Yaratım, yaşam ve ölüm arasındaki engelleri aşıyor. Tavan arasında yapılan beden; hayat bulabilmesi için göğü delip yükseliyor. Hava olaylarının gücünden yararlanarak yaşamaya başladığı andan itibaren de kendi haline bırakılıyor, ebeveynden mahrum ediliyor, savrulmasına izin veriliyor. İlk mücadelesi de kendisini yaratan figüre, babasına karşı veriyor. Jung’un teorisindeki gölgenin de, insanın bastırılmış arzularının konumlandığı, ilk günah olan baba cinayetinin dahi saklandığı ve gözden uzak tutulduğu yer olduğunu belirtmek isterim.

brıde of frankensteın, 1935

Gombrich, 15. yüzyıl İtalya’sında Rönesans’ın her dalda egemen konumdayken Kuzey’in halen Gotik geleneğe bağlılığını sürdürdüğünü söylüyor. Bu durum matematiksel perspektif kuralları, anatominin incelikleri ile ilgili konularda geri kalmalarına neden oluyor haliyle. Filmde de (1931, James Whale) dikkat ederseniz, Yaratık’ın beyninin seçimi için kurgulanmış sahnede, bir profesör önünde biri suçluya ait olmak üzere iki beynin farklarından bahsediyor. Yaratık’a verilmiş beynin, sonradan, normal insan beyni değil de suçlu beyni olduğu anlaşılması üzerine sorgusuz sualsiz ona da suçlu muamelesi yapılıyor. Zihin-beyin ortak mı değil mi tartışmasına girmeyeceğim, burada önemli olan nokta Yaratık’a kendini ifade etme şansının verilmeden alınmış olması. Bu da, bir tanımı dahi bulunmadan, arayış içinde olmasına neden oluyor. Belirsiz var oluş içindeyken evrensele yayılma uğraşı sergilemesi bundan ileri geliyor. Bu evrensel olma hali yeni her şeyi deneyimlenme isteğinde kendini belli ediyor. Bir yol göstericisinin olmaması her durumu deneyimleme, analiz etme ve önem sırasına koyma sürecinde tamamen kendi doğrularına göre seçim yapmak, demek oluyor.

frankensteın, 1931

Evrenseli değerli görme politikasının Yaratık’ın mücadelesinin yanında, fizikî belirleniminde de görmek mümkün. Gotik anlayışın hâkim olduğu romanda, gotik mimarinin özelliği olan ayrı ayrı sanat eserlerinin bir araya toplanması yani eklemli yapısı, Frankenstein’ın eklemeli/eklemli varlığında yansımasını buluyor. Tek bir beden yaratımı için ayrı ayrı kadavra ve ölülerden parçalar toplanıyor. Tek bir bedende onlarca insanı barındırıyor. Bir şey değil de bir şeylerin birleşimi olmak yine sınıflandırmadan uzaklaştırıyor bizi. Birden fazla yere ait olmak/parçalar taşımak hiçbir yere ait olamamak/bütün olamamak değil midir? Evrensele ulaşmaya çalışırken aslında evrene yayılmış olma hali… Bu diyalektik, her türden örnekte kendini gösteriyor bize.

Ortaçağ’ın son akımlarından biri olan Gotik Sanat, Rönesans’a ortam hazırlamasıyla köprü vazifesi görmüştür. Bu işleviyle; yeni tam oturmuyor eskiden de tamamen vazgeçilmiyor. Gotik Sanat ayrıca Herbert Read tarafından, kilise ve halk sanatı olarak ikiye ayrılıyor. İkinci grubun; kaba ve iddiasız ürünler ortaya sunması, tarihte bir sanat gibi kabul edilmemesine ve değerlendirilmemesine neden oluyor. Aynı bizim Yaratık’ımız gibi hor görülüyor. Sanatsal ikilik, yazarın hayatındaki fikir-eylem ikiliği, romanda sunulan iki çeşit tıp görüşü, hatta biraz daha ileriye gidersek; Danny Boyle’un 2011 yılındaki oyununda Yaratık ve Doktor’u canlandıran oyuncuların her oyunda birbirleri yerine de oynamaları; bir başlık altında ikiye ayrılmak ama özün bir olması gibi bir okumaya kapı açıyor kanımca.

frankensteın, 1931

Doğmayı ben istemedim ama bir kez doğduktan sonra da bütün hayatım için savaşacağım” cümlesini sarf eden Yaratık’ın, aidiyetinin olmaması ne için savaşması gerektiğine de tam karar verememesi demek demiştik. Zaten bütün hayatı da ne kadar ki? Her yerden kovulan, felaket getirdiğine inanılan bir varlık; üstelik kendisine bir de, tabiri caizse Havva istiyor… Kurulu düzenin ortasında göze batmadan kendi düzenini kurmaya çabalıyor. Sınıflandırılmadığı halde, belki okuduğu kitapların da etkisiyle, kendisini insan olma, medenileşme çabasına sokuyor. Bütün dertlerini Havva’sı ile birlikte ikiye katlamayı da göze alıyor çünkü neyin ne derece önem arz ettiğini saptayamıyor. Bu deneyimi yaşamadan istediği şeyin mantıklı olup olmadığına karar veremiyor zira kendisine uzatılmış bir tek el yok. “İsim kaderini belirler” inancına çekilmemek için çok zor tuttum kendimi ama insan metafiziksel yönlendirmeler olmadan rahat edemiyor… İsmi olmadığından kaderi belirlenmemiş, amacı belirlenmemiş Yaratık’ın yolu, amacına uzanan doğrusal hareketten ziyade dairesel bir belirlenim gösteriyor; yaratıcısından kaçıp ona geri dönüyor, hikayesi Kuzey’de başlayıp yine Kuzey’de son buluyor.

Shakespeare’in Hamlet’i ve Evrensellik

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Edebiyat insanoğlunun bakış açısından tutun en küçük bir olaya karşı olan tutumuna kadar bütün bireysel fakültelerden beslenir. Yani kısaca birey ve tabi ki beraberinde getirdiği öznel olgular ve edebiyat ayrı düşünülemez. Devamını Oku

Samimiyet

Genel Kategorisinde Tarafından

Covid-19 ile ilgili haberler ilk defa su yüzüne çıktığında bu işin bu kadar uzun süreceğini kimse tahmin etmiyordu, değil mi? Ya da bu kadar uzun hissettireceğini. Covid’li dünya birinci senesini doldurdu, evet. Hayatın bir anda tepetaklak olabileceği düşüncesinin fazlasıyla gerçekçi ve etkili bir kanıtıydı bu virüs. Çok şey öğrendik, fazlasıyla yıprandık, kayıplar verdik ve mücadeleyi öğrendik. Neyi unuttuk? İnsanlık olarak iç içe olmayı, beraber üzülmeyi ve beraber sevinmeyi; kısacası samimiyeti unuttuk. Görünen bu, değil mi? Görünenin ardına bakmayı denemezsek gerçeği de öğrenemeyeceğiz, bunu da aklımızda bulunduralım.

Devamını Oku

Aykırılık

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Aykırılık

Tekrardan merhabalar. Bugün sizlerle beraber aykırılık üzerinde konuşacağız. Bu aykırılık konusunu biraz uzun tutmakta fayda var diye düşünüyorum çünkü bu konuya ne kadar resmi bir kimlik kazandırırsak bizim için o kadar iyi olacak. Çayınızı kahvenizi alın, arkanıza yaslanın.

Aykırı olmak üzerine:

Aykırılık nedir, aykırı ne demek? İlk önce bunu tanımlayalım:

Aykırılık: “Düzene uymama, asilik durumu. Toplumun kurallarına ve değerlerine uymamak.” Aykırılık kavramı aşağı yukarı böyle tanımlanıyor. Şimdi bu kavrama vereceğimiz yeni kimlik ile bu tanımı kıracağız. Aykırılık, aslında kullanılması dikkat isteyen bir kelimedir ve genel olarak ”ayrılıkçı, isyankar, bölücü, tehlikeli” gibi kavramları da çağrıştırabilir. Burada çok önemli bir ayrıntıyı fark etmek lazım:

”Aykırılık; bölücülük, separtarist, kaos veya benzeri, toplumdaki hakları ihlal eden, zedeleyen yahut bireyi ayrıştıran bir kavram değildir! Yapılan bölücü ve kaos hareketleri, aykırılık kavramının arkasına saklanamaz! ” 

 

Aykırı seslerin olduğu toplumların (Tarihte: Kuzey İtalya, Batı Almanya, Fransa, Felemenk, ABD) üretkenlik, düşünce, kültür ve dil bakımından diğer komşu toplumlara göre daha ileride olduğunu görmek mümkündür. Bu avantaj eğer iyi bir yönetim biçimi yahut iyi bir bürokrasi; ayrı olarak sürekli reformlar ile desteklenirse, toplumun kalitesi artar. Çok seslilik, konuşma ve anlaşma kültürünün olduğu toplumlarda genellikle avantaj sağlar. Problemler, tarafsız ve herkesin fikrini dile getirebildiği kamuoyunda belirlenir, hızlı ve sistematik bir bürokrasi ile çözülür. Bununla da yetinilmez. Bireysel, toplumsal, kültürel, siyasi ve ekonomik yeniliklerin önünü açar. Bu da refah ve huzuru getirir. Halkın her kesimi, kendini önemli hisseder ve mutlu olur. Zaten ancak bu yol ile değişiklik olur, reform olur. Reforme edilmeyen her sistem ve toplum, yozlaşmaya mecburdur.

Aykırılık, Médiocrité Partout ile mücadele kavramı gibi, bireysel olarak başlar ve toplumsal bir harekete dönüşülebilir. İlk olarak istememiz gereken şey, kendimiz. Birey olduğumuz, bu toplumun bizim olduğu ve ilerde de bizim olacağı… 

Bireylerin aykırılık kavramını toplumsal bir harekete geçirmesi için gerekli 5 altın şart vardır:

  1. Mensup olduğu toplumda farklı fikirlere ve farklı düşüncelere olan saygının olması gerekmektedir. Bu çok önemlidir çünkü hiçbir insan yeni ve bilmediği bir şeye maruz kalmak istemez. Bunu sağlamak için de kendine değer veren ve kendini seven bireyler yetiştirecek olan bir eğitim sistemi ya da eğitmenler, akademisyenler gerekir.

  2. Konuşma ve ifade kültürü oturmuş olmalıdır. Bu konu da çok önemli, çünkü aykırılık fikri, temelde bireyi hedef alır. Bireyi amaçlar ve bireyi düşünür. Böyle bir toplumsal hareket için, insanların okuması, yazması ve kendine güvenmesi gerekmektedir. Yine eğitim konusuna geliyoruz.

  3. Mevcut olan bürokrasi ve sistem, bireyin önüne geçmemelidir. Ama, ”aykırılık” fikri altında, bölücü, yıkıcı, ayrılıkçı hareketlere de kat’iyen izin vermemelidir. Bu aykırılık değil, kaostur. Kaos da bir toplum için yıkıcı etkiler bırakır. Birey, ”Ben farklıyım,” düşüncesine dayanıp toplumun düzenini bozmamalıdır, saygısızlık en büyük hakaret ve suçtur.

  4. Aykırılık, kötü kimliğini kaybetmelidir. Aykırılık kelimesinin, ”farklı” kelimesi ile bağdaşması gerekmektedir. Bir bireye aykırı olarak, nankör ya da muhalif değil, farklı ve farklı düşünen birey olarak bakılması gerekmektedir.

  5. Medya, aşırı fanatik ya da aşırı radikal insanların elinde oyuncak olmamalıdır, tarafsız ve gerçekçi olmalıdır. Eğer başarılı olmaz ise, toplum bölünür (bunun örneklerini tarihte görebilirsiniz). Bu da, toplumun yozlaşma seviyesini artırır ve felaketlere davetiye çıkarır.

Bu şartlar sağlanırsa, sistem ve bürokrasi buna göre şekillenir, buna göre kararlar verilmeye başlanır. Anlatmak istediğim ve aşılamak istediğim şey, toplumuzu geliştirmek için ilk önce kendimize bir şeyler katmamız gerektiğidir. Bu da sadece eğitim ile sağlanır. Her yazımda bahsettiğim gibi, bizi sadece eğitim kurtarabilir. Artık bilgiye her yerden ulaşabiliyoruz, kendimizin farkına varıp bunun için devam etmeliyiz. Farklı olmalıyız ki mensup olduğumuz topluma farklılık getirelim. İlk önce okuma kültürünü kendimiz kazanalım ve kendimizi eğitelim ki sonradan içinde bulunduğumuz topluma fayda sağlayalım. Sevgili okurlarım, toplum biziz. Toplumun fikirleri de bizim fikirlerimiz. Eğer daha iyi ve daha mutlu bir hayat istiyorsak ilk önce kendimizi eğitmeliyiz. 

 

Evet, şimdilik bu kadar okurlarım. Tekrardan uğradığınız için teşekkür ediyorum, Sağlıkla ve sevgi ile kalınız.

ÖZGÜRLÜK

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Benim hayatta en çok sorguladığım kavram olan özgürlük kavramı hakkında bahsedeceğim biraz….

Devamını Oku

Git Yukarı