Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Nedir Bu Postmodernizm?

Felsefi Kategorisinde Tarafından

Postmodernizm kelimesinin dilbilimsel oluşumuna baktığımızda anlatmaya çalışıp savunduğu şeyin modernizm sonrası evrimleşen algının modernizm akımından farklılaşıp somutlaşmasıdır aslında. Bu kadar basit kavram olmasına rağmen neden bu kadar anlaşılması zor peki? Nedeni en sade haliyle Josephine Donovan Feminist Teori kitabında “kendin yapçılık” olarak tanımlar. Yani benim tabiriyle aşırı öznelcilik. Mantıksal bir düzlemde düşündüğümüzde aslında Modernizm akımının Aydınlanma geleneğinin bir tür devamı olarak ele alındığını düşündüğümüzde bu o kadar da sarsıcı değildir. Modernizm akımının neden bu öznelliği dışarıda bıraktığını anlamak için 18. yy Aydınlanma Dönemi’ne bir bakış atmamız lazım.

Aydınlanma dönemi mantık ve bilimin belki de en el üstünde tutulduğu çağdır. Orta Çağ’ın Rönesans Çağ’ında bile duyulan esintisine kep vurulmuş, yeni bir çağın ayak sesleri Newton fiziğinin doğanın mistik özelliğini insan aklının anlayabildiği bir şey olduğunu işaret etmesi ile yeni bir çağa girilmiştir. Rasyonel aklın mihenk taşlarından olduğu bu dönemin bir madalyonun iki yüzü ile tanımlayabileceğimiz bir tarafı ortaya çıkmıştır ama: öznellik ve hayal gücünün kısıtlanması. John Locke’un empirist akımından da kaynaklı bu dünyayla ilgili olan her şeyin bizden kaynaklı olduğu ve aynı mantıkla insan da tamamiyle rasyonel bir canlı olduğu için diğer özellikleri “öteki” olarak düşünülüp canavarlaştırılmıştır. Bu bilimsel mantığın altında insanın doğayı anlayıp, onu kullanmasını açıklamak için “gelişim” (progress) nosyonu doğrultusunda sanayi devriminin uzantısı olarak müthiş bir fabrikalaşma dönemine girilmiştir. Bunun diğer yüzü de maalesef emperyalizmdir. Ama burjuva beyaz erkek kendini her zaman gelişim fikriyle haklı çıkarmaya devam etmeye devam etti.

Ancak biliyoruz böyle bir şey her zaman anti-teziyle doğar. Romantik akım olarak bildiğimiz -özellikle İngiliz ayağındaki William Blake, Samuel Taylor Coleridge- kişiler tarafından insanın rasyonelliğini de katabileceği bir bütüncül fikir öne sürmüş, çok basit bir şekilde dile getirirsem şöyle demişlerdir: “Evet, insan akıllı olabilir, ama aklın önceliklendirilmesi bir sonuç doğurmamakla birlikte diğer yetilerimizi kısıtlamaktadır.” Fatmagül Berktay Tarihin Cinsiyeti adlı kitabında böyle bir romantik akımı parametre olarak alıp, her rasyonel bir dönemin ardından romantik bir devrim gerçekleştiğini öne sürer.

İşte tam da bu noktada post-modernizm açığa çıkıyor çünkü modernizm dönemine bakıldığında “gelişim” fikri altında gerçekleşen savaş dönemi insanlara gelişimin aslında hiçbir yere gitmediği, aksine yararından çok zararı olduğu fikrini aşılamıştır. Çok haklı bir isyan olarak da romantik kafa kaldırma olarak postmodernizm doğmuştur.

İktidar temelli her şeye karşı çıkan bu akım bilgiden tutun kimliklerimize kadar her şeyin iktidarın elindeki bir oyuncak olduğunu öne sürer. Aynı gelişim nosyonuna körü körüne bağlı olan topluma karşı çıkan romantikler gibi, postmodernistler de bu fikirler “aşırı bireyciliğe” öne ayak olmuştur. Hatta demeden geçmeyelim ikinci dalga feminizm de bu entelektüel bagajdan beslenerek ilk ortaya çıktığından farklı olarak kadın temelli olmaktan çıkıp, baskı yapan sistemi düzeltmek fikriyle ezilen her tarafı temsil etmeye başlamıştır. Bu yüzdendir ki toplumsal cinsiyet bu dönemde çok fazla ön plandadır çünkü bilgi iktidarın elindeyse insan dediğimiz kavram da iktidarla el ele giden beyaz burjuva erkekten başka bir şey değildi bunca zaman. Jean-Jacques Rousseau’nun yapıtlarında insan derken beyaz erkeği kastetmesi çok da şaşırtıcı değildir bu bağlamda.

Yani toplumsal cinsiyet de aşırı bireycilikten nasibini almış, her bireyi merkeze alan postmodernizmin bir uzantısı olmuştur çünkü şu an bile bilgi aslında iktidarın elinde olmaktan uzak değildir. Jacques Derrida’nın Archive Fever kitabında da ele aldığı gibi müzelerdeki eşyalar, iktidarın geçmişi şimdiye nasıl empoze etmek istemesiyle şekillenir. Böylelikle kendi tarihini öyleymiş gibi sunabilir. 

Aslında şu an bu yazıyı bile okurken benim bakış açımla sunduğum çerçeveden çıkıp inanmamaktan ziyade kendi bakış açınızı koymanız sizin elinizde. Neden mi? Tek bir kelime oyunuyla cevap verilebilir bir durum bu: Author(ity).

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*

Felsefi Son Yazıları

Alberto Giacometti

dolu-boş diyalektiğinde bir ömür geçiren, savaşın yıkımından etkilenen, adeta gölgenin heykelini yapan,

Öteki Taraf’ın Felsefesi

Görüp görebileceğiniz en keyifli kurgulardan biri olan The Good Place, güldürürken düşündüren
Git Yukarı