Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Güneş’in İmparatorluğu: Japonlar

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Eğer dikkatli bir tarih okuyucusu iseniz, milletlerin ve devletlerin zamanı geldiğinde yaşanan olaylar silsilesi, onların kaderlerini mutlak bir surette değiştirir ve siz de bunun farkına varırsanız. Dünya üzerinde her millet ve devlet, kati ve kaçınılmaz olan bu durumlarla karşılaşmıştır. Bu yazıyı kaleme almama sebebim, bu aralar pek ilgilendiğim Japon tarihine küçük bir giriş yapma isteğimden ibaret. İlgimi çeken bir kaç konunun yanında küçük özetler ile genel olarak bir göz gezdireceğiz. Başka bir yazıya sakladığım Meiji Restorasyonu, Perry Seferi, Japon endüstrisinin gelişimi, Marco Polo Köprüsü Olayı, II. Dünya savaşında Pasifik cephesi gibi konular, dünya tarihine meraklı olan herkes için araştırılmaya değer konular. En kısa sürede bu konularda yaptığım araştırmaları da sizlerle paylaşacağım. İsterseniz şimdilik bir giriş yapalım.

Kısaca bahsetmek gerekirse, Japonlar her zaman diğer halklardan farklı yönleri ile öne çıktı. Tarih boyunca onurun, sadakatin, hizmetin ve erdemin kutsallığı ile öne çıkan bu millet, bugün dahi hiç bir şekilde bu değerlerinden vazgeçmiş değil. Geleneklere ve değerlere olan bağlılık, Japon milletinin köklerini ve atardamarını oluşturan şeyler aslında. Bu özellikleri şüphesiz Japonlar’ı Asya coğrafyasında diğer milletlerden daha orijinal ve kendilerine özgü bir kimlik kazanmasını sağlamıştır. Lafı çok uzatmadan birazcık tarihlerine değinelim:

İlk İmparator Tanrıça Amterasu’nun soyundan geldiğine inanılan Jimnıu Tenno M.S 660’ta imparator ilan edilerek tahta çıktı. Tenno’nun yahta geçişinden bu yana, 2600 yıldır aynı hanedan tahtta bulunmaktadır. Günümüzdeki  hanedan üyeleri de aynı soydan gelmektedir. Bu yüzden hanedan ve imparatorluk her zaman kutsal kabul edilmiş ve tapınma derecesinde bir bağlılık olmuştur. İlk imparator Tenno’dan itibaren 560 yılına kadar Japon tarihine ait esaslı bir bilgi yoktur. En önemli bilgiler, M.S 97 yılında tahta geçmiş olan onuncu imparator Sujin devrinden itibaren başlar.

Japonlar, uzun yıllar kendi içinde ve Kore’deki klanlara karşı kanlı ve çetin savaşlar verdikten sonra 4. Yüzyılın sonlarında Han Hanedanlığı idaresindeki Çin ile ilişkileri geliştirir. O tarihlerde Çin, pek çok alanda altın çağını yaşamaktaydı. Kültür, Sanat, Savaş, Diplomasi gibi pek çok konuda Çin, ilerde çevresindeki ülkeleri de etki alanına alacak bir hegemonyanın temellerini bu tarihlerde atmıştır. Bu sırada Japonlar, kendi kültürlerinin temelini oluşturacak olan bu ilerlemeyi hiç de zorlanmadan öğrendiler. Kısa zamanda Çin’den gelen dokuma, maden işlemeciliği, debağatçılık ve gemi yapımı gibi endüstriyel sanatlarda kendilerine has tarzlar oluşturmuş ve bu alanlarda ilerlemeye başlamışlardır. Bu dönemlerde ülkeye giren Çin yazısı alfabe olarak kabul edilmiştir. Önemlidir, bu dönemlerde ülkeye giren Çin edebiyatının etkisi ile tıp, astronomi ve din konuları da Japonlar üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Budizm ise 538 yılında ülkeye girdi. Çin yönetim sistemi, Japon hükümdarınca beğenildi ve bu tarz bir yönetim tipini örnek aldılar.

794 yılında Kyoto’da yeni bir merkez kuruldu ve Çin başkent modeli ele alındı. Bunun sebebi ise, o zamana kadar ülkenin merkezi her imparatorun ölümü ile başka yere taşınırdı. Başkentin Kyoto olması ile bu topraklar hanedanın 1000 senelik ikametgah merkezi oldu. Bu gelişme ile beraber Japonya’da kültürün, sanatın uzun yıllar boyunca demlendiği, artık daha da kendine has olmaya başladığı dönem olmuştur. Bu döneme, Heian Devri denir.

9. asrın sonunda Çin ile olan ilişkiler ve bağlantı kesilince, Japon uygarlığı ilk başta bahsettiğim ”özgünlük” kavramını bu dönem ve sonrasında yakalamış ve geliştirmiştir. Heian Devrinde Çin ideograflarının karmaşıklığı yazarlar ve din adamları tarafından beğenilmeyip, Çin şekillerine uygun iki tip alfabe ortaya çıkartmıştır. Çin ideograflarına nazaran daha basit, sade ve kolay yazılan bu alfabe, Japon edebiyatının öncüsü olmuştur.

Heian Devrinin sonlarına doğru ise iç çekişmeler uzun seneler boyunca devam etmiş, büyük bir keşmekeş Japonya’yı sarmıştı. Minamotalar ve Tairalar (dönemin güçlü 2 ailesi) imparatora baş kaldırmış ve güçlü bir rakip olmuştur. Uzun süren savaşlar sonunda Nimatomo ailesi savaşlardan muzaffer ayrılmıştır. İmparator Go-Toba-Tenno, 1192’de Nimatomo aile reisi Yoritomo’yu resmen başkumandan ilan etti, bütün iktidar ve yetki gücünü onun şahsına devretmiştir. Buna rağmen Yoritomo, imparatoru hükümdar olarak tanıyordu. Fakat daha çok ruhani ve sembolik bir hükümdar olarak…

Bu gelişmelerden sonra, Shogun dönemi başladı ve 7 asırlık feodal bir egemenlik devri başladı. Yoritomo, askeri hükümeti bugünkü Tokyo yakını Kamakura’da kurdu. Kyoto’daki idare, savaş tutkusundan uzak, barışsever sanat dallarına yöneldi. Kamakura’da kurulan hükümet ise uzak vilayetlerdeki asiler üzerinde etkili bir kontrol kurmak gayesi ile gerekli savaş sanatlarına ve disiplinlere yönelmişti. Böylece Kamakura devri, Japonların simgesi ve şövalyesi olan Samurayların hüküm sürdüğü bir devir oldu. Samurayların ortaya çıkışı ayrıca Japon kültürünün temellerini attı. Bushido Kültürü dediğimiz samurayların arasında şeref ve namusa dayanan bir kanunnameydi. Başka bir yazıda daha derin bir şekilde ele almak istediğim bu kurallar zamanla Japon edebiyatına, sanatına, yaşam tarzına iyice uyum sağladı. Bu dönem ile beraber Japonya daimyo (deymiyolar) olarak isimlendirilen savaş beylerinin idaresi altına girdi. Zaten diğer milletlerden uzak olan Japonlar, bu dönemde çoğu zaman birbirleri ile mücadele ettiler ve izolasyon tam olarak bu zaman başladı. Her ne kadar izole olarak kalmak isteseler de, 13. yüzyılda Moğollar başarısız iki tane büyük sefer düzenlediler. Her iki sefer de bir sonuca varamayan Moğollar, ağır kayıplar ile Japon kıyılarından çekildi.

1543 yılında Portekizli tüccarlar ilk defa adaya bastılar ve bu olayın beraberinde yeni bir dönem başladı. Bu tüccarlar savaşlarda fark yaratacak olan barutlu silahları ülkeye sokmuştu. İlerleyen yıllarda İspanyollar, Hollandalılar ve İngilizler’de Japon topraklarındaki önemli ticaret noktalarında mülkler edinmiş, dükkanlar açmıştı. Böylelikle, Japonlar ilk defa Avrupalılar ile temas kurdular. Avrupalıların Japon topraklarına gelmesi ile bölgenin çehresi de değişmeye başlamıştı.

Kano Naizen tarafından Portekizli bir karak gemisi ve tüccarları gösteren bir Japon boyalı ekran. Portekizliler, Nagasaki ticaret limanını c. 1571-1639. (Kobe Şehir Müzesi, Japonya)

Şöyle ki, Portekizliler geldiklerinde küçük bir balıkçı limanı olan Nagasaki’de süresiz bir şekilde bulunma imtiyazı almışlardı. Bu imtiyaz daimyo beyi Omura Sumitada tarafından Portekizli tüccarların arasından seçtiği Jesuit Gaspar Vilela’ya verilmişti. Bu liman da Portekizli tüccarların ve zanaatkarların oluşturduğu bir misyonerlik kurumu tarafından yönetilmekteydi. Nagasaki limanı ve çevresindeki Japon tebaası, Portekizliler gelir gelmez Hristiyan oldular ve Japonya’da büyük sorunlara sebep olacak misyonerlik faaliyetlerinin temeli atıldı. Bugün bile Hristiyanlık, Nagasaki şehrinde önemli bir yere sahiptir. 1614’e misyonerlik faaliyetleri yasaklansa da tüccarlar faaliyetlerini uzun yıllar boyunca sürdürdü.

1543’de Japonya’ya ayak basan sadece Portekizliler değildi. İspanyollar, Hollandalılar hatta bir kaç İngiliz ”beyefendisi” de Nagasaki’de faaliyet göstermeye başlamışlardı. 1598’de güzel bir haziran, öğleden sonra, Rotterdam’da beş gemi uzun bir yolculuk için yola çıkmaya hazırlandı. Mürettebata, baharat satın almak ve Japonya’nın (Gümüş İmparatorluğu) keşfetmek için gidecekleri yerin Maluku Adaları olacağı söylendi. Ancak açık denizlere çıktıklarında, ağır silahlarla yüklü beş geminin denizcileri ek görevleri hakkında bilgilendirildi – Güney Amerika ve Asya’daki rota boyunca Portekiz ve İspanyol kalelerine baskın yapmak ve yağmalamaktı. Yol boyunca, Portekiz ve İspanyol kalelerine ne kadar zarar verebilirlerse, onlar için kârdı. Pek çok yağma, saldırı ve baskınlar ile devam eden bu 5 gemilik küçük filo, en sonunda 2 senelik uzun bir yolculukla 19 Nisan 1600’de Japonya’ya ulaştılar. VOC’a (Vereenigde Oost-Indische Compagnie) bağlanan Hirado’daki Hollanda Ticaret Evi ile beraber, Japonya’da ticaret yapmaya başlayan 2. Avrupalı ülke oldular.

Böylelikle büyük bir pazara dönüşen Japonya, ileride batılılaşmalarında, silahlanmalarına çok yarayacak olan teknolojileri pek çok Asya ülkesinden önce elde etti. Bu ileride Japonlar için büyük bir avantaj sağlayacaktı.

Bahsetmekte fayda var, bu misyonerlik faaliyetleri nasıl gelişti ve neler yaşandı?

Hristiyan din adamlarından endişelenen budist rahipler korku içinde imparatora durumu bildirirler. Bunun üzerine İmparator sorar, ”Budizm’de kaç mezhep var?” Afallayan rahipler 35 cevabını verir. İmparator, soğukkanlı bir şekilde ” O zaman bu da 36’ncısı olur” der. Bu hikaye aslında Japonların ülkelerine gelen misyonerlere, tüccarlara saygı duyduğunu gösterir. Fakat bu hoşgörüyü kötü kullanan Cizvit (Jesuit) papazları büyük ayaklanmalar çıkarmaya başladı. Giderek güç kazanan misyonerler, Japon tapınaklarını yağmalıdılar, tabloları ve buda heykellerini yaktılar. Bölgedeki masum insanları sırf Hristiyan olmadıkları için vahşice katlettiler. Bunlar yaşanırken ek olarak İspanyol idaresi altında olan Filipinler’den pek çok conquistor geldi. Bölgesel olarak yaşanan çatışmalar her an büyük bir din savaşına evrilebilirdi. Artık bunun böyle olmayacağını anlayan İmparator, misyonerleri ülkeden kesin olarak yasaklayan yasanın son cümlelerinde açık açık şu cümleler yer alıyordu:

” Güneş dünyayı ısıttığı müddetçe, hiç bir Hristiyan bir daha Japonya’ya gelmek küstahlığını göstermesin. Ve bütün dünya bilsin ki, bizzat Kral Filip, hatta Hristiyanların Tanrısı bile gelse bile bu emre aykırı hareket ederlerse, bu hareketlerinin bedelini kendi kanları, başları ve canları ile ödeyeceklerdir”

Hristiyanlığın yasaklanması ile beraber adada mahsur kalan bir avuç Hollandalı ve Çinli tüccar hariç bütün yabancıların ülkeye giriş-çıkışı yasaklandı. Japonya yine bir izolasyon sürecine girdi. Yaklaşık 200 yıl süren tekrar bir izolasyon sürecinden sonra Amerikalı General Perry, Japon topraklarına ayak basarak tekrardan onları kendileri ile ticaret yapması için zorladı. Bundan sonra da zaten Meiji Restorasyonu geliyor ve ardından Japonlar batılılaşmaya başlıyor.

Sonuna kadar sıkılmadan okuyan okurlarıma kucak dolusu sevgiler. 2. yazıda benim en çok ilgimi çeken batılılaşma ve bu sürecin Japon toplumunda bıraktığı etkilere bakacağız. Saygı ve sevgi ile, kendinize iyi bakın…

Kaynakça:

Dünya Tarihi – (1919-1937) Yazarlar: Leon Cahen, Raymond Ron-ze, Emile Folinais
Japon Baskını, Çeviren: M. Sert Neşreden (Baskı: 1956)
Japonların Asıl Kuvveti, Japonlar N’için ve Nasıl Yükseldi? – General Pertev Demirhan, Cumhuriyet Matbaası – 1937
Pearl Harbor’dan Hiroşima’ya – Levon Panos Dabağyan
Japan’s Industrial Revolution – Kawai Atsushi
Japanese Industrialization and Economic Growth – Carl Mosk, University of Victoria

https://en.wikipedia.org/wiki/Perry_Expedition

Japanese Industrialization and Economic Growth

 

1. Resim, 2. Resim.

1 Comment

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*

Kültür & Sanat Son Yazıları

Ekran001-Seyirci Önemi

EAOMAG dergisinin televizyonun nabzını tuttuğu eleştiri serisinin bu basamağında televizyon dünyasında seyircinin

Öteki Taraf’ın Felsefesi

Görüp görebileceğiniz en keyifli kurgulardan biri olan The Good Place, güldürürken düşündüren
Git Yukarı