Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Tag archive

tarih

Güneş’in İmparatorluğu: Japonlar

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Eğer dikkatli bir tarih okuyucusu iseniz, milletlerin ve devletlerin zamanı geldiğinde yaşanan olaylar silsilesi, onların kaderlerini mutlak bir surette değiştirir ve siz de bunun farkına varırsanız. Dünya üzerinde her millet ve devlet, kati ve kaçınılmaz olan bu durumlarla karşılaşmıştır. Bu yazıyı kaleme almama sebebim, bu aralar pek ilgilendiğim Japon tarihine küçük bir giriş yapma isteğimden ibaret. İlgimi çeken bir kaç konunun yanında küçük özetler ile genel olarak bir göz gezdireceğiz. Başka bir yazıya sakladığım Meiji Restorasyonu, Perry Seferi, Japon endüstrisinin gelişimi, Marco Polo Köprüsü Olayı, II. Dünya savaşında Pasifik cephesi gibi konular, dünya tarihine meraklı olan herkes için araştırılmaya değer konular. En kısa sürede bu konularda yaptığım araştırmaları da sizlerle paylaşacağım. İsterseniz şimdilik bir giriş yapalım.

Kısaca bahsetmek gerekirse, Japonlar her zaman diğer halklardan farklı yönleri ile öne çıktı. Tarih boyunca onurun, sadakatin, hizmetin ve erdemin kutsallığı ile öne çıkan bu millet, bugün dahi hiç bir şekilde bu değerlerinden vazgeçmiş değil. Geleneklere ve değerlere olan bağlılık, Japon milletinin köklerini ve atardamarını oluşturan şeyler aslında. Bu özellikleri şüphesiz Japonlar’ı Asya coğrafyasında diğer milletlerden daha orijinal ve kendilerine özgü bir kimlik kazanmasını sağlamıştır. Lafı çok uzatmadan birazcık tarihlerine değinelim:

İlk İmparator Tanrıça Amterasu’nun soyundan geldiğine inanılan Jimnıu Tenno M.S 660’ta imparator ilan edilerek tahta çıktı. Tenno’nun yahta geçişinden bu yana, 2600 yıldır aynı hanedan tahtta bulunmaktadır. Günümüzdeki  hanedan üyeleri de aynı soydan gelmektedir. Bu yüzden hanedan ve imparatorluk her zaman kutsal kabul edilmiş ve tapınma derecesinde bir bağlılık olmuştur. İlk imparator Tenno’dan itibaren 560 yılına kadar Japon tarihine ait esaslı bir bilgi yoktur. En önemli bilgiler, M.S 97 yılında tahta geçmiş olan onuncu imparator Sujin devrinden itibaren başlar.

Japonlar, uzun yıllar kendi içinde ve Kore’deki klanlara karşı kanlı ve çetin savaşlar verdikten sonra 4. Yüzyılın sonlarında Han Hanedanlığı idaresindeki Çin ile ilişkileri geliştirir. O tarihlerde Çin, pek çok alanda altın çağını yaşamaktaydı. Kültür, Sanat, Savaş, Diplomasi gibi pek çok konuda Çin, ilerde çevresindeki ülkeleri de etki alanına alacak bir hegemonyanın temellerini bu tarihlerde atmıştır. Bu sırada Japonlar, kendi kültürlerinin temelini oluşturacak olan bu ilerlemeyi hiç de zorlanmadan öğrendiler. Kısa zamanda Çin’den gelen dokuma, maden işlemeciliği, debağatçılık ve gemi yapımı gibi endüstriyel sanatlarda kendilerine has tarzlar oluşturmuş ve bu alanlarda ilerlemeye başlamışlardır. Bu dönemlerde ülkeye giren Çin yazısı alfabe olarak kabul edilmiştir. Önemlidir, bu dönemlerde ülkeye giren Çin edebiyatının etkisi ile tıp, astronomi ve din konuları da Japonlar üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Budizm ise 538 yılında ülkeye girdi. Çin yönetim sistemi, Japon hükümdarınca beğenildi ve bu tarz bir yönetim tipini örnek aldılar.

794 yılında Kyoto’da yeni bir merkez kuruldu ve Çin başkent modeli ele alındı. Bunun sebebi ise, o zamana kadar ülkenin merkezi her imparatorun ölümü ile başka yere taşınırdı. Başkentin Kyoto olması ile bu topraklar hanedanın 1000 senelik ikametgah merkezi oldu. Bu gelişme ile beraber Japonya’da kültürün, sanatın uzun yıllar boyunca demlendiği, artık daha da kendine has olmaya başladığı dönem olmuştur. Bu döneme, Heian Devri denir.

9. asrın sonunda Çin ile olan ilişkiler ve bağlantı kesilince, Japon uygarlığı ilk başta bahsettiğim ”özgünlük” kavramını bu dönem ve sonrasında yakalamış ve geliştirmiştir. Heian Devrinde Çin ideograflarının karmaşıklığı yazarlar ve din adamları tarafından beğenilmeyip, Çin şekillerine uygun iki tip alfabe ortaya çıkartmıştır. Çin ideograflarına nazaran daha basit, sade ve kolay yazılan bu alfabe, Japon edebiyatının öncüsü olmuştur.

Heian Devrinin sonlarına doğru ise iç çekişmeler uzun seneler boyunca devam etmiş, büyük bir keşmekeş Japonya’yı sarmıştı. Minamotalar ve Tairalar (dönemin güçlü 2 ailesi) imparatora baş kaldırmış ve güçlü bir rakip olmuştur. Uzun süren savaşlar sonunda Nimatomo ailesi savaşlardan muzaffer ayrılmıştır. İmparator Go-Toba-Tenno, 1192’de Nimatomo aile reisi Yoritomo’yu resmen başkumandan ilan etti, bütün iktidar ve yetki gücünü onun şahsına devretmiştir. Buna rağmen Yoritomo, imparatoru hükümdar olarak tanıyordu. Fakat daha çok ruhani ve sembolik bir hükümdar olarak…

Bu gelişmelerden sonra, Shogun dönemi başladı ve 7 asırlık feodal bir egemenlik devri başladı. Yoritomo, askeri hükümeti bugünkü Tokyo yakını Kamakura’da kurdu. Kyoto’daki idare, savaş tutkusundan uzak, barışsever sanat dallarına yöneldi. Kamakura’da kurulan hükümet ise uzak vilayetlerdeki asiler üzerinde etkili bir kontrol kurmak gayesi ile gerekli savaş sanatlarına ve disiplinlere yönelmişti. Böylece Kamakura devri, Japonların simgesi ve şövalyesi olan Samurayların hüküm sürdüğü bir devir oldu. Samurayların ortaya çıkışı ayrıca Japon kültürünün temellerini attı. Bushido Kültürü dediğimiz samurayların arasında şeref ve namusa dayanan bir kanunnameydi. Başka bir yazıda daha derin bir şekilde ele almak istediğim bu kurallar zamanla Japon edebiyatına, sanatına, yaşam tarzına iyice uyum sağladı. Bu dönem ile beraber Japonya daimyo (deymiyolar) olarak isimlendirilen savaş beylerinin idaresi altına girdi. Zaten diğer milletlerden uzak olan Japonlar, bu dönemde çoğu zaman birbirleri ile mücadele ettiler ve izolasyon tam olarak bu zaman başladı. Her ne kadar izole olarak kalmak isteseler de, 13. yüzyılda Moğollar başarısız iki tane büyük sefer düzenlediler. Her iki sefer de bir sonuca varamayan Moğollar, ağır kayıplar ile Japon kıyılarından çekildi.

1543 yılında Portekizli tüccarlar ilk defa adaya bastılar ve bu olayın beraberinde yeni bir dönem başladı. Bu tüccarlar savaşlarda fark yaratacak olan barutlu silahları ülkeye sokmuştu. İlerleyen yıllarda İspanyollar, Hollandalılar ve İngilizler’de Japon topraklarındaki önemli ticaret noktalarında mülkler edinmiş, dükkanlar açmıştı. Böylelikle, Japonlar ilk defa Avrupalılar ile temas kurdular. Avrupalıların Japon topraklarına gelmesi ile bölgenin çehresi de değişmeye başlamıştı.

Kano Naizen tarafından Portekizli bir karak gemisi ve tüccarları gösteren bir Japon boyalı ekran. Portekizliler, Nagasaki ticaret limanını c. 1571-1639. (Kobe Şehir Müzesi, Japonya)

Şöyle ki, Portekizliler geldiklerinde küçük bir balıkçı limanı olan Nagasaki’de süresiz bir şekilde bulunma imtiyazı almışlardı. Bu imtiyaz daimyo beyi Omura Sumitada tarafından Portekizli tüccarların arasından seçtiği Jesuit Gaspar Vilela’ya verilmişti. Bu liman da Portekizli tüccarların ve zanaatkarların oluşturduğu bir misyonerlik kurumu tarafından yönetilmekteydi. Nagasaki limanı ve çevresindeki Japon tebaası, Portekizliler gelir gelmez Hristiyan oldular ve Japonya’da büyük sorunlara sebep olacak misyonerlik faaliyetlerinin temeli atıldı. Bugün bile Hristiyanlık, Nagasaki şehrinde önemli bir yere sahiptir. 1614’e misyonerlik faaliyetleri yasaklansa da tüccarlar faaliyetlerini uzun yıllar boyunca sürdürdü.

1543’de Japonya’ya ayak basan sadece Portekizliler değildi. İspanyollar, Hollandalılar hatta bir kaç İngiliz ”beyefendisi” de Nagasaki’de faaliyet göstermeye başlamışlardı. 1598’de güzel bir haziran, öğleden sonra, Rotterdam’da beş gemi uzun bir yolculuk için yola çıkmaya hazırlandı. Mürettebata, baharat satın almak ve Japonya’nın (Gümüş İmparatorluğu) keşfetmek için gidecekleri yerin Maluku Adaları olacağı söylendi. Ancak açık denizlere çıktıklarında, ağır silahlarla yüklü beş geminin denizcileri ek görevleri hakkında bilgilendirildi – Güney Amerika ve Asya’daki rota boyunca Portekiz ve İspanyol kalelerine baskın yapmak ve yağmalamaktı. Yol boyunca, Portekiz ve İspanyol kalelerine ne kadar zarar verebilirlerse, onlar için kârdı. Pek çok yağma, saldırı ve baskınlar ile devam eden bu 5 gemilik küçük filo, en sonunda 2 senelik uzun bir yolculukla 19 Nisan 1600’de Japonya’ya ulaştılar. VOC’a (Vereenigde Oost-Indische Compagnie) bağlanan Hirado’daki Hollanda Ticaret Evi ile beraber, Japonya’da ticaret yapmaya başlayan 2. Avrupalı ülke oldular.

Böylelikle büyük bir pazara dönüşen Japonya, ileride batılılaşmalarında, silahlanmalarına çok yarayacak olan teknolojileri pek çok Asya ülkesinden önce elde etti. Bu ileride Japonlar için büyük bir avantaj sağlayacaktı.

Bahsetmekte fayda var, bu misyonerlik faaliyetleri nasıl gelişti ve neler yaşandı?

Hristiyan din adamlarından endişelenen budist rahipler korku içinde imparatora durumu bildirirler. Bunun üzerine İmparator sorar, ”Budizm’de kaç mezhep var?” Afallayan rahipler 35 cevabını verir. İmparator, soğukkanlı bir şekilde ” O zaman bu da 36’ncısı olur” der. Bu hikaye aslında Japonların ülkelerine gelen misyonerlere, tüccarlara saygı duyduğunu gösterir. Fakat bu hoşgörüyü kötü kullanan Cizvit (Jesuit) papazları büyük ayaklanmalar çıkarmaya başladı. Giderek güç kazanan misyonerler, Japon tapınaklarını yağmalıdılar, tabloları ve buda heykellerini yaktılar. Bölgedeki masum insanları sırf Hristiyan olmadıkları için vahşice katlettiler. Bunlar yaşanırken ek olarak İspanyol idaresi altında olan Filipinler’den pek çok conquistor geldi. Bölgesel olarak yaşanan çatışmalar her an büyük bir din savaşına evrilebilirdi. Artık bunun böyle olmayacağını anlayan İmparator, misyonerleri ülkeden kesin olarak yasaklayan yasanın son cümlelerinde açık açık şu cümleler yer alıyordu:

” Güneş dünyayı ısıttığı müddetçe, hiç bir Hristiyan bir daha Japonya’ya gelmek küstahlığını göstermesin. Ve bütün dünya bilsin ki, bizzat Kral Filip, hatta Hristiyanların Tanrısı bile gelse bile bu emre aykırı hareket ederlerse, bu hareketlerinin bedelini kendi kanları, başları ve canları ile ödeyeceklerdir”

Hristiyanlığın yasaklanması ile beraber adada mahsur kalan bir avuç Hollandalı ve Çinli tüccar hariç bütün yabancıların ülkeye giriş-çıkışı yasaklandı. Japonya yine bir izolasyon sürecine girdi. Yaklaşık 200 yıl süren tekrar bir izolasyon sürecinden sonra Amerikalı General Perry, Japon topraklarına ayak basarak tekrardan onları kendileri ile ticaret yapması için zorladı. Bundan sonra da zaten Meiji Restorasyonu geliyor ve ardından Japonlar batılılaşmaya başlıyor.

Sonuna kadar sıkılmadan okuyan okurlarıma kucak dolusu sevgiler. 2. yazıda benim en çok ilgimi çeken batılılaşma ve bu sürecin Japon toplumunda bıraktığı etkilere bakacağız. Saygı ve sevgi ile, kendinize iyi bakın…

Kaynakça:

Dünya Tarihi – (1919-1937) Yazarlar: Leon Cahen, Raymond Ron-ze, Emile Folinais
Japon Baskını, Çeviren: M. Sert Neşreden (Baskı: 1956)
Japonların Asıl Kuvveti, Japonlar N’için ve Nasıl Yükseldi? – General Pertev Demirhan, Cumhuriyet Matbaası – 1937
Pearl Harbor’dan Hiroşima’ya – Levon Panos Dabağyan
Japan’s Industrial Revolution – Kawai Atsushi
Japanese Industrialization and Economic Growth – Carl Mosk, University of Victoria

https://en.wikipedia.org/wiki/Perry_Expedition

Japanese Industrialization and Economic Growth

 

1. Resim, 2. Resim.

80 Yıllık Savaş: Hollanda Bağımsızlık Mücadelesi

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Selamlar! Hoşgeldiniz, çayınızı kahvenizi alın. Bugün Hollanda’nın tarihi ile ilgili konuşacağız. İlk olarak, her zaman yaptığım gibi neden bu yazıyı kaleme aldığımın nedenini yazacağım, çünkü belirttiğim zaman okuyucu ile yazar arasında daha özel, daha sıkı, daha samimi bir bağ oluştuğunu düşünüyorum. Bu yazıyı kaleme alma sebebim, bu sıralar öğrendiğim Hollandaca (Felemenkçe) ve Hollanda tarihinin beni gerçekten çok etkilemesi. Ayrıca, Hollanda tarihi ile okuduğum kitaplar ve tezler beni, topladığım bilgileri sadeleştirip size aktarmak için harekete geçirdi. Hollanda halkının tarih boyunca yürüttüğü başarılı ticaret ve siyasal politikalar, konumuna rağmen her zaman bir şekilde savaşların, krizlerin arasından sıyrılıp büyüyen yapısı, eminim ki siz okurlarımı da etkileyecektir.

Felemenk Ülkeleri = Hollanda, Belçika ve Lüksemburg (Felemenk, Hollanda, Aşağı Ülkeler, Alçak ülkeler)

Flaman Bölgesi = Hollanda’nın güneyinde yer alan Flanders bölgesi. Bölgede Flamanlar çoğunluk olarak yaşar. Flamanlar, Hollandaca konuşulur.

Başlayalım bakalım:

Hollanda Tarihi: Hollandalıların Tarih Sahnesindeki Yeri ve Yaşananlar

Hollanda Milleti, tarih boyunca Felemenk bölgesine hakim olmuş bir millet. Ataları, bölgeye göç eden Cermen ve Friz kabileleri. Yani, anlayacağınız üzere Cermen kanına sahip bir halk. Milli marşları ”Wilhelmus” ya da ”Het Wilhelmus” da geçtiği üzere ”Kanım Cermen kanıdır” ibaresi mevcut. Yani Cermen halkına  mensuplar.

Hollandalılar, isimlerini verdikleri ‘Hollanda bölgesine yerleşmiş bir halk. Hollanda dilinde bu topraklar Netherlands yani ”Alçak ülke, alçakta kalan ülke” anlamına gelmekte. Bu ismin verilmesinin sebebi, Hollanda bölgesindeki önemli yerlerin deniz seviyesinin altında bulunması ve alçakta kalması. Peki burası nere? Alman topraklarının batısında, İngiliz ana karasının doğusunda, İskandinavya’nın güney batısında, Fransız topraklarının da kuzey batısında. kalmakta. Yani bu ne demek? Avrupa’nın tam da ortasında!
Avrupa’nın ortasında kalmak demek güçlü bir ekonomi, güçlü bir ordu, despot ve hızlı karar verebilen bir kral ve acımasız, kan dökmeye hazır bir ordu demek değil midir aslında? Şöyle bir düşünmenizi istiyorum. Kendinizi korumanız gerek. Çünkü her taraftan düşman gelebilir ve kaçacak bir yeriniz de yok. O yüzden, çok ama çok güçlü bir kral, iyi bir orduya ihtiyaç var gibi hissediyor insan ilk okuduğunda. Kulağa öyle geliyor ama Hollandalılar bunlara pek ihtiyaç duymadı. Çünkü Hollandalılar, coğrafi konumlarını tarih boyunca avantaja çevirdi. Peki nasıl?

Hollandalılar, tarih sahnelerine ilk çıktıkları yıllardan itibaren her zaman ticaret ile uğraştılar. Kurdukları önemli şehirleri genelde Avrupa’nın içlerine doğru akan ırmakların deltasına inşa ettiler. Amsterdam şehri, İskandinav, Kuzey Almanya ve Baltık ticareti için çok önemliydi. Çünkü bu topraklardan gelen ticaret, o zamanlar pusula ve güçlü gemiler olmadığından dolayı, kıyıya yakın ilerlemekteydi. Bu bölgelerden gelen tüccarlar için, Amsterdam hem büyük bir pazar, büyük bir ticaret noktası, iyi bir depo ve cazibe dolu fırsatların olduğu bir şehirdi.

Hollanda açısından mükemmel bir fırsat doğmuştu 12. yüzyılda. Kuzey Almanya’da, prensliklerin ve ticaret şehirlerinin bir kısmı ”Hansa Birliği” denilen yeni bir ticari&siyasi dostlukta birleşmeye başladılar. . Olay basitti: Ticaret şehirleri arasındaki ulaşımın, lojistiğin, imkanların artırılması; sürtüşmelerin azaltılması, vergilerin indirilmesi ve tüccarlar için bir güven ortamı yaratmak ve bunu sürdürmekti. Bu durumu kendi tarihimizde de Türkiye Selçuklu devletinin kervansaray, ticaret yollarının güvenliği ve düşük vergilere verdiği önemle bağdaşabilir. Devam edelim, Almanca da ”Hanze” Hollandacada ”De Hanze” olarak bilinen bu birlik, Kuzey Avrupa ticaretinin büyümesi için harika bir ortam yarattı. Tuz, tahıl, balık, kereste, şarap, bira, hayvan derisi ve kumaş gibi ürünler çok sık pazarlanıyordu. Nakliye işi genelde deniz ve nehirler üzerinden, 16. yüzyıldan önce kullanılan geniş ve uzun (15 ila 30 metre arası uzunlukta) tekneler aracılığıyla yapılıyordu. Kuzey Almanya, Hollanda ve İskandinav bölgesindeki liman şehirleri gerçekten günümüzde bile etkisini hissettiren mimari, kültürel ve ticari zenginliğin kaynağını bu ticaret olduğunu söyleyebiliriz. Amsterdam, bu birliğe dahil olmamasına rağmen bu ticari ağın kaymağını en çok yiyen şehirlerden biri oldu.

Felemenk ülkeleri, yakın tarihe kadar başka düklüklerin ve krallıkların bayrağı altında yaşadı. Tarih sahnesinde zamanla daha da önem kazanan Hollanda bölgesi, 15. yüzyılda Fransızların Valois Hanedanı’nın Burgonya koluna bağlıydı. Yapılan evlilikler neticesinde iyice genişleyen Burgonya, en sonunda sınırlarına Felemenk topraklarını kattı. Burgonya Dükü İyi Philip döneminde bu bölgelere önem verildi. Atanan valiler (stadhouder) ile beraber daha da ”merkezi” bir otorite kurulmaya çalıştı. Bu valiler, bölgede biraz daha merkezi bir otorite kurulması için çalışmalar yürüttü. Ama bu valiler, Felemenk topraklarının büyük ölçekte Kraliyet’e daha az bağlı ve özerk kalmasının önüne geçemedi.

Burgonların Felemenk toprakları üzerinde amaçlarını genişletmeye çalışırken süpriz bir olay yaşandı. Burgonya Dükü Charles, Nancy savaşında beklenmedik bir şekilde hayatını kaybetti. Bununla beraber ülke kaosa sürüklendi çünkü Charles, arkasında bir varis bırakmamıştı. Fransızlar, Alseas-Lorrien bölgesini işgal etti ve Felemenk bölgesinde büyük ayaklanmalar yaşandı. Bu ayaklanmalar, dönemin Kutsal Roma İmparatoru tarafından bastırılmaya çalışıldı ama Felemenkler iyi bir şekilde direndi. Sonra da ”Groot-Privilegie” denilen imtiyazla beraber, özerkliklerini tekrardan kazandılar. Artık bu topraklarda, uzun yıllar sürecek bir olan Valois dönemi yerine Alman (Avusturyalı) ”Habsburg” hanedanına bıraktı…

Şimdi şöyle bir durum var, bu geçiş aslında çok önemli. Çünkü eğer bu geçiş sağlanılmasaydı, Felemenk ülkeleri Fransız kültürünün etkisi altında çok kalacaktı, belki de ezilecekti. Çünkü Burgonlar, Fransızca konuşuyor ve Fransız Hanedan Valoisler tarafından yönetiliyordu.  Böyle stratejik ve ticari bir konumun Fransız etkisinde kalması, belki de Fransızlara (gelecekte General Napolyon’a) Avrupa fethinin kapısını aralayabilirdi. Öyle ki Wallonya (Güney Belçika) topraklarında Fransızca konuşulmakta ve Fransız etkisinde kalmış bir Felemenk bölgesi. Bu topraklar önemli çünkü özellikle Flaman toprakları gerçekten şehirleşmiş, alt yapısını kurmuş ve nüfusun çokça olduğu bir yerdi. 1477 yılında 660.000 nüfusu olan bir yerden bahsediyoruz. O dönem için koca bir rakam; bu da üretimin, kültürün ve ticaretin bol bol yapıldığı anlamına geliyor. Yani, Fransızların bölgedeki muhtemel hakimiyeti şu an bize çok farklı bir tarih okutuyor ve yazdırıyor olabilirdi.

Habsburg hanedanına geçişle beraber Hollanda ve Felemenk toprakları, artık daha da ”özerklik” kazanmış; Fransız etkisinden büyük ölçekte kurtulmuş ve artık Rönesans ve Reform hareketlerinin etkisi ile bireyin toplumda öne çıktığı, özgürlük alt yapısının oluşmaya başladığı bir yer olmuştu. Fransız etkisinden kurtulmuşlardı ama, bu sefer Felemenk toprakları İspanyol İmparatoruluğu’na bağlandı. Bunun sebebi ise, Avusturya ve İspanyol Hanedanlıklarının, Habsburglar tarafından yönetilmesi idi.

İspanya Kralı V. Karl, V. Carl, yani Şarklen bu toprakları doğrudan yönetiyordu. Şarklen Belçika’nın Gent şehrinde doğmuş, babası I. Felipe; annesi ise Kastilyalı Deli Juan’dı. Yani, Şarklen’in babası Alman, annesi İspanyol, ama doğup büyüdüğü topraklar ise Flamandı. Ana dili Felemenkçe olan fakat Almancayı, İtalyancayı, Fransızcayı ve İspanyolcayı da ana dili gibi konuşan Şarklen, özel bir şekilde yetiştirildi. ”Polygot” lordumuz ilerde ” Ben tanrı ile İspanyolca, bir kadınla İtalyanca, bir adamla Fransızca ve atımla da Almanca konuşurum” diyerek bildiği dillere dikkat çeker. Büyüdüğünde ise Kutsal Roma Cermen İmparatoru, Hollanda&Belçika Kralı ve İspanyol İmparatoru ünvanlarını almaya hak kazandı. Meşhur Kral François’in annesinin Sultan Süleyman’a olan mektubu da bu dönemde gerçekleşecek, Sultan Süleyman, Şarklen’i açık açık er meydanına davet edecekti.

Gördüğünüz haritadaki mor renkler, Şarklen’in yönettiği toprakları göstermekte. Gördüğünüz üzere kocaman bir imparatorluk… Ayrıca Alman topraklarının da dolaylı yoldan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğuna bağlı olduğunu da hesaba katarsak, karşımıza neredeyse 4 milyon kilometre karelik bir alan çıkmakta. Avrupa’da hakimiyet sağlamak için büyük bir avantaj.

Şarklen Felemenk topraklarına çok fazla yatırım yaptı. Buradaki ticareti geliştirdi, tüccarlara imtiyazlar verdi. Şarklen, Felemenk topraklarına ait fakat farklı lordların yönettiği tüm toprakları ele geçirdi ve tüm Felemenk diyarının birleştirdi. 17 Eyalet, bölgede kendi yasaları, kendi geleneklerini devam ettirdi. 1516 yılından 1556 yılına kadar, yani 40 yıl boyunca Felemenk toprakları, imtiyazlı özerk durumunu korumaya başardı. Buradaki toprakları Pragmatieke-Sanctie adıyla yapılan reform ile, 17 eyaleti tek bir çatı altında birleştirdi.

Şarklen’in İmparatorluktan vazgeçmesi üzerine, bu toprakları yöneten İspanyol Kralları, gerçekten bu topraklara önem verdiler. Bundan sonraki İspanyol Kralları (II. Felipe’ye kadar) bu topraklarda konuşulan iki dili (Fransızca ve Felemenkçe) de akıcı bir şekilde konuşabiliyorlardı.

Felemenk topraklarını Şarklen’den sonra yöneten I. Carlos da aynı Şarklen gibi Gent şehrine doğmuştu. Hollanda Bağımsızlık Mücadelesinin kahramanı olacak olan, büyük topraklara sahip Oranjlı Willem’e  ziyaretler gerçekleştiren I. Carlos, buradan gelen parasal ve askeri desteği her zaman Fransızlara ve Türklere karşı kullandı.  I. Carlos’tan sonra bölgeye hakim olan II. Felipe ile bölgedeki düzen değişti.

II. Felipe, Felemenk topraklarını tanımayan bir yöneticiydi.  Tanımamaktan kastım, bölgedeki özerk şehirlerin yasalarını ”kavrayamaması.” Evet, II. Felipe, Felemenk topraklarındaki bu düzene anlam veremiyordu. Bu yüzden kendi tarzını ortaya koymak istedi. Bölgede Protestan mezhebine çok fazla baskı kurdu, yeni vergiler ve ticaret kısıtlamaları getirdi. Bölgedeki insanları ”Kastilyalaştırma” dediğimiz İspanyol asimilesini ve bölgenin Katolikleştirilmesini istedi. Durum Protestan Kalvenist insanlar için çok ağırlaşmaya başladı. Oranjlı Willem, diplomatik yolları denedi, II. Felipe’den bir kaç hafifleştirme kararı koparabilse de durum genel olarak değişmedi. O dönemde kurulan Enginizasyon Mahkemeleri bölgede mükemmel bir baskı yarattı. Bu karardan bir vakit sonra vazgeçilse bile, bazı Protestanlar silahlanmıştı bile. Bazı katolik kiliselerin yakılması ve bir kaç yağma olayını da, Oranjlı Willem bastırdı. Ama dediğim gibi, ilerde büyüyecek olan bu kıvılcımın başına Willem, lider olarak geçecekti.

Bu ayaklanmaların yaşanması ile ilgili de İspanyol Genel Meclisi bölündü. Bir kesim Felemenk topraklarına daha sert, daha ”Kastilyacı” bir yaklaşım isterken, bir kesim de daha federal ve özgürlükçü bir yaklaşım ile yaklaştı. En sonunda kral, bölgeye Alba Dükü beraberinde 10.000 asker gönderdi. Bölgeye gelen askerler kısa bir süreliğine de olsa isyanı bastırdı fakat, çok kan döktüler ve pek çok tepki aldılar. Bu tepkiler üzerine Kral Felipe, Alba Dükü’nü ilerideki yıllarda görevden alacaktı.

Bu yağmalardan sonra, Kalvenistlerin bazıları, İngiltere ve Fransa’ya kaçtı. Ama çoğunluğu olaylarda ve yağmalara sinirlenen Oranjlı Willem’ın sancağı altında toplanmaya başladı. Oranjlı Willem, katolik olmasına rağmen bölgede yapılan vahşete daha fazla sessiz kalamayacağını hissetti ve İspanyolları bölgeden atmak için hazırlıklara başladı. Özellikle Hollanda eyaletinden Willem Blois van Treslong, Warmord Dükü Jacob van Duivenvoorde, Amsterdam’dan tüccar Reynier Cant gibi dönemin önemli isimleri Willem’i destekledi.

Yeni hareketin lideri Oranjlı Willem, sahip olduğu tüm bağlantıları kullanarak ordusunu oluşturmaya başladı. Willem Alba Dükü’ne karşı düzenlediği seferde başarılı olamasa da, kardeşi Louis’in komutasındaki isyancılar 1568’de Groningen’de İspanya karşısında ilk büyük zaferlerini kazandı. İlerleyen dönemde, bu mücadelede Willem’e direnişçilere esas destek veren isim ise İngiltere Kraliçesi Elizabeth olacaktı. İngiltere Kraliçesi, Willem’i İspanyollara karşı maddi ve askeri destek sağladı. Sadece destek veren ülke İngiltere de değildi, ayrıca Fransa Kralı IX. Charles bile destekledi. Bu destekler ile beraber, Hollanda İsyanı büyük bir boyuta ulaştı. Yapılan bu destekler, Fransa ve İngiltere devletlerine ticari esnemeler, vergi indirimi ve pek çok yarar olarak ileride ki yıllarda dönecekti.

 

II. Felipe, o dönemde ayrıca Türkler ile -Osmanlı- Akdeniz’de ciddi çarpışmalar yapıyordu. II. Felipe, Akdeniz savunması ile meşgul durumdaydı ve Felemenk İsyanı ikinci plana atılmış gibi duruyordu. Para olmadan ordu ne sefer ne de herhangi bir harekâtta bulunabilirdi. Nitekim 1572’de isyancıların toprak anlamında ilk büyük zaferi, Jacob van Duivenvoorde önderliğindeki “Watergeuzen’’ filosunun Brill’i ele geçirmesiyle elde edildi  Bu hamleye karşılık vermek isteyen Alba Dükü, bir askeri grubu Brill’e yollamak istese de ordunun bulunduğu gemilerin yakılması, harekâtın başarısızlıkla sonuçlanmasına sebep oldu.

Kuzey topraklarının (Hollanda-Zelanda) Willem’in denetiminde kalması, onlara büyük bir avantaj sağladı. çünkü bu bölgelerdeki sahil kıyıları ve nehirleri onların, oldukça etkili bir savunma hattı oluşturmasına katkıda bulundu. Çünkü İspanya nehirlerden ve adalardan oluşan bu noktalara müdahele etmek ve asker göndermek konularında sıkıntı yaşıyordu. Böylece, isyancılar doğal yollarla kendilerini İspanya’dan koruyorlardı. İşler böyle olurken, Akdeniz savaşlarında iyice yalnızlaşan İspanyollar, ekonomik olarak çok büyük darbeler aldılar. Bölgede terör estiren Alba Dükü, askeri ve maddi olarak tamamen çökmüş durumdaydı. Sadece Alba Dükü de değil, İspanyolların koca imparatorluğunun iç savaşlara ve iflasa sürükleyen durum bu zamanlarda başladı. II. Felipe’nin her iki savaş -Hollanda ve Osmanlı- içinde almış olduğu yüksek faizli krediler kasayı bir hayli zorlamıştı. Artık onların da ödenme tarihi gelmişti. 1575’de korkulan oldu ve borçları ödeyemeyen İspanya iflasını açıkladı. Zira krallık 1575 yılı itibariyle tam 36 milyon duka altın borç altında idi ki, bu rakam İspanya’nın 6 yıllık geliri ile eşit durumdaydı.

Bölgede yağma ve savaşlar devam ediyordu. İspanyollar, Felemenk halkına adeta kan kusturdu. Anvers’de yapılan katliamlar, bölgedeki çatışmalar halkı ve ticareti kötü etkiledi ama Willem’in aldığı destekler, direnişi ayakta tutmaya yetiyordu. 1579’da kurulan Utrech Birliği ile günümüz Hollanda Krallığı’nın temelleri atıldı. Bu birliğin kurulmasının amacı, Belçika (Güney Felemenk) de İspanyol hakimiyetini destekleyen, Katolik Arras Birliğinin kurulmasıydı. Görüldüğü üzere Arras ve Utrecht Birlikleri ile Aşağı Ülkeler siyasi anlamda ikiye ayırmıştı. İlerleyen yıllarda, Fransız ve İngiliz desteği alan Willem, bölgede çeşitli zaferler ve mağlubiyetler aldı. 1581 yılında ”Plaakaat van Verlatinghe” adı verilen deklarasyon ile beraber, II. Felipe’nin Felemenk topraklarındaki hakimiyetinin tanınmadığı ilan edildi. Bu deklarasyon ile beraber savaş tam gaz devam etti.

Willem 1584’de suikast ile öldürüldü, fakat Hollanda halkı silah bırakmadı ve İspanyollar ile çatışmaya devam etti. Kah Hollandalılar büyük zaferler kazandı, kah İspanyollar büyük avantajlar elde etti. Ama en sonunda, İspanyollar daha fazla dayanamadı ve Felemenk topraklarından çekildiler.

 Yapılan savaşlar, yağmalar, diplomatik temaslar, ateşkesler ve tansiyon 1621 Vestfalya Antlaşmasına kadar sürdü. Bu savaşa kendini adamış olan Sessiz Willem hayatını kaybetti. Aynı zamanda Kardeşi Louis ( Lodewijk van Nassau) de İspanyollar ile yapılan savaşların birinde hayatını kaybetti.   Seksen Yıl Savaşları olarak bilinen bu savaş ve olaylar silsilesi, Avrupa Tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bu savaşlar öyle yıkıcıydı ki, sadece Seksen Yıl savaşlarında 8 Milyon insan öldü. İspanyol İmparatorluğunun çöküşüne, bölgede sözü geçen Hollanda Krallığı’nın temellerine, Avrupa’daki dini çatışmaların son verilmesine, Felemenk topraklarının ileride Belçika-Hollanda olarak ayrılmasına, Protestanlığın güç kazanmasına ve İspanyol Krallarının düşlediği ”Katolik, Birleşmiş Avrupa” hayallerinin suya düşmesine neden oldu. Ve Avrupa’da yeni bir bölgesel güç ortaya çıktı…

Bu bölgesel güç kolonizasyon ve ticaret ile beraber, yaşanan yıkıcı savaşlardan sonra Avrupa’nın ihya olmasına ve bir dünya ticaret merkezine dönüşmesine ön ayak oldu.  Hindistan, Çin, Güney Afrika, Karayip Adaları, Seylon, Surinam ve Endonezya’da kurulan Hollanda kolonileri, hem bölgenin hem de Avrupa’nın kaderini değiştirdi. Sadece Hollanda demiyorum, tüm Avrupa, çünkü Hollandalılar kurdukları bu ticaret ağı ile adeta Avrupa’ya pek çok ürün ve ticaret malı taşıdı. Öyle ki, Hollanda Doğu-Hint Adaları Şirketi’nin (Vereenigde Oostindische Compagnie, kısaca VOC) toplam değeri yaklaşık 7.8 Trilyon Dolar (7.800.000.000.000 ) etmekte. Bu toplam ticari hacim bugün ki büyük şirketlerin (Facebook, Microsoft, Amazon, Samsung, Saudi-Aramco, Visa, Burger King) gibi şirketlerin toplam değerine eşit. Bu kadar muhteşem bir ticaret ağını kurup yaklaşık 200 yıl boyunca işletmek de büyük bir başarı. 

Tarih serüvenimizin sonuna geldik sevgili okurlarım. Kendinize çok çok dikkat edin.

 

 

V. Carlos’un yönettiği topraklar haritası.

Oranjlı Willem:

[1], [2], [3]

 

Öne Çıkan Görsel:

[1]

 

Kaynaklar:
Arblaster, P. (2012). A History of the Low Countries. New York: Palgrave: Macmillan.

Darby, G. (2008). The Origins and Development of the Dutch Revolt. Londra: Routledge.

Israel, J. I. (1980). Spanish Wool Exports and the European Economy, 1610-40. The Economic History Review

Parker, G. (1976). The “Military Revolution,” 1560-1660–a Myth? The Journal of Modern History

Mehmet Talha K. (2012) İsyandan Cumhuriyete: Hollanda’nın İspanya’ya Karşı Bağımsızlık Mücadelesi 1597-1648

 

 

Nedir Cosplay?

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Anime serisinin üçüncü yazısından herkese selamlar efendim! Nasılsınız? İyi olduğunuzu hissedebiliyorum ve size buradan kucak dolusu sevgiler gönderiyorum ♥♥♥ Devamını Oku

Once Upon a Time In America

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Sokaklarda Büyüyen Amerika

(Analiz, filmin konusu hakkında yoğun spoiler içermektedir.)

Sergio Leone’un zamansız başyapıtı “Bir Zamanlar Amerika’da”, hiyerarşik topluma ve kültür sınıfına başkaldıran bir adamın hikayesini sunar bizlere. Arkadaşlıklar, saplantılar, ihanetlerle dolu bu hikayede neye inanacağımızı da bilemeyiz sonunda. Yaşanan olayları ve bunlara sebep olan karakterleri oturduğumuz yerden kolayca yargılama hakkını gerçek ve hayal unsurlarını birbirine karıştırarak elimizden alır usta yönetmen. Günün sonunda biliriz ki ortada yanlış olan bir şey var; dönen pis işler, kurbanlar ve suçlular var. Ortada bir ihanet var gibidir ama bu ihaneti kim kime etmiştir, ya da aslında ortada bir ihanet var mıdır? Kafamızda bu tarz sorular bıraksa da “Bir Zamanlar Amerika’da” her şeyin gerçek olduğuna emin olduğumuz bir dünyada geçer. Anlatılan hiçbir şey yaşanmamış bile olsa, hepsi yaşanabilecek şeylerden, gerçeklerden ibarettir. Devamını Oku

Aykırılık

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Aykırılık

Tekrardan merhabalar. Bugün sizlerle beraber aykırılık üzerinde konuşacağız. Bu aykırılık konusunu biraz uzun tutmakta fayda var diye düşünüyorum çünkü bu konuya ne kadar resmi bir kimlik kazandırırsak bizim için o kadar iyi olacak. Çayınızı kahvenizi alın, arkanıza yaslanın.

Aykırı olmak üzerine:

Aykırılık nedir, aykırı ne demek? İlk önce bunu tanımlayalım:

Aykırılık: “Düzene uymama, asilik durumu. Toplumun kurallarına ve değerlerine uymamak.” Aykırılık kavramı aşağı yukarı böyle tanımlanıyor. Şimdi bu kavrama vereceğimiz yeni kimlik ile bu tanımı kıracağız. Aykırılık, aslında kullanılması dikkat isteyen bir kelimedir ve genel olarak ”ayrılıkçı, isyankar, bölücü, tehlikeli” gibi kavramları da çağrıştırabilir. Burada çok önemli bir ayrıntıyı fark etmek lazım:

”Aykırılık; bölücülük, separtarist, kaos veya benzeri, toplumdaki hakları ihlal eden, zedeleyen yahut bireyi ayrıştıran bir kavram değildir! Yapılan bölücü ve kaos hareketleri, aykırılık kavramının arkasına saklanamaz! ” 

 

Aykırı seslerin olduğu toplumların (Tarihte: Kuzey İtalya, Batı Almanya, Fransa, Felemenk, ABD) üretkenlik, düşünce, kültür ve dil bakımından diğer komşu toplumlara göre daha ileride olduğunu görmek mümkündür. Bu avantaj eğer iyi bir yönetim biçimi yahut iyi bir bürokrasi; ayrı olarak sürekli reformlar ile desteklenirse, toplumun kalitesi artar. Çok seslilik, konuşma ve anlaşma kültürünün olduğu toplumlarda genellikle avantaj sağlar. Problemler, tarafsız ve herkesin fikrini dile getirebildiği kamuoyunda belirlenir, hızlı ve sistematik bir bürokrasi ile çözülür. Bununla da yetinilmez. Bireysel, toplumsal, kültürel, siyasi ve ekonomik yeniliklerin önünü açar. Bu da refah ve huzuru getirir. Halkın her kesimi, kendini önemli hisseder ve mutlu olur. Zaten ancak bu yol ile değişiklik olur, reform olur. Reforme edilmeyen her sistem ve toplum, yozlaşmaya mecburdur.

Aykırılık, Médiocrité Partout ile mücadele kavramı gibi, bireysel olarak başlar ve toplumsal bir harekete dönüşülebilir. İlk olarak istememiz gereken şey, kendimiz. Birey olduğumuz, bu toplumun bizim olduğu ve ilerde de bizim olacağı… 

Bireylerin aykırılık kavramını toplumsal bir harekete geçirmesi için gerekli 5 altın şart vardır:

  1. Mensup olduğu toplumda farklı fikirlere ve farklı düşüncelere olan saygının olması gerekmektedir. Bu çok önemlidir çünkü hiçbir insan yeni ve bilmediği bir şeye maruz kalmak istemez. Bunu sağlamak için de kendine değer veren ve kendini seven bireyler yetiştirecek olan bir eğitim sistemi ya da eğitmenler, akademisyenler gerekir.

  2. Konuşma ve ifade kültürü oturmuş olmalıdır. Bu konu da çok önemli, çünkü aykırılık fikri, temelde bireyi hedef alır. Bireyi amaçlar ve bireyi düşünür. Böyle bir toplumsal hareket için, insanların okuması, yazması ve kendine güvenmesi gerekmektedir. Yine eğitim konusuna geliyoruz.

  3. Mevcut olan bürokrasi ve sistem, bireyin önüne geçmemelidir. Ama, ”aykırılık” fikri altında, bölücü, yıkıcı, ayrılıkçı hareketlere de kat’iyen izin vermemelidir. Bu aykırılık değil, kaostur. Kaos da bir toplum için yıkıcı etkiler bırakır. Birey, ”Ben farklıyım,” düşüncesine dayanıp toplumun düzenini bozmamalıdır, saygısızlık en büyük hakaret ve suçtur.

  4. Aykırılık, kötü kimliğini kaybetmelidir. Aykırılık kelimesinin, ”farklı” kelimesi ile bağdaşması gerekmektedir. Bir bireye aykırı olarak, nankör ya da muhalif değil, farklı ve farklı düşünen birey olarak bakılması gerekmektedir.

  5. Medya, aşırı fanatik ya da aşırı radikal insanların elinde oyuncak olmamalıdır, tarafsız ve gerçekçi olmalıdır. Eğer başarılı olmaz ise, toplum bölünür (bunun örneklerini tarihte görebilirsiniz). Bu da, toplumun yozlaşma seviyesini artırır ve felaketlere davetiye çıkarır.

Bu şartlar sağlanırsa, sistem ve bürokrasi buna göre şekillenir, buna göre kararlar verilmeye başlanır. Anlatmak istediğim ve aşılamak istediğim şey, toplumuzu geliştirmek için ilk önce kendimize bir şeyler katmamız gerektiğidir. Bu da sadece eğitim ile sağlanır. Her yazımda bahsettiğim gibi, bizi sadece eğitim kurtarabilir. Artık bilgiye her yerden ulaşabiliyoruz, kendimizin farkına varıp bunun için devam etmeliyiz. Farklı olmalıyız ki mensup olduğumuz topluma farklılık getirelim. İlk önce okuma kültürünü kendimiz kazanalım ve kendimizi eğitelim ki sonradan içinde bulunduğumuz topluma fayda sağlayalım. Sevgili okurlarım, toplum biziz. Toplumun fikirleri de bizim fikirlerimiz. Eğer daha iyi ve daha mutlu bir hayat istiyorsak ilk önce kendimizi eğitmeliyiz. 

 

Evet, şimdilik bu kadar okurlarım. Tekrardan uğradığınız için teşekkür ediyorum, Sağlıkla ve sevgi ile kalınız.

The Trial of the Chicago 7

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Politik Dava Diye Bir Şey Yoktur

(Spoiler içerir ancak bir önemi yok.)

Yok mudur gerçekten? Netflix’in son işlerinden “Şikago Yedilisinin Yargılanması” ABD’nin ve dünyanın adalet tarihindeki lekeleri sözünü sakınmadan hatırlatan, tempolu ve cesur bir yapım.

Devamını Oku

The Seventh Seal – Yedinci Mühür

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

The Seventh Seal – Det Sjunde İnseglet – Yedinci Mühür

Ve Kuzu yedinci mühürü açınca göğü bir sessizlik bürüdü. Bu yarım saat kadar sürdü. Ve yedi melek ellerindeki yedi borazanı çalmaya hazırlandılar. Birinci melek borazanını çaldı…

Sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden birisi olarak görülen ve psikolojiyi sinemanın içerisine entegre eden ilk yönetmenlerden birisi olan Ingmar Bergman’ın en unutulmaz eserlerinden birisi olan “The Seventh Seal” filmiyle bugün karşınızdayım.

Ingmar Bergman Hakkında

Daha önceki yazılarımda izlediğim tarzda bir kurguyla filmi yorumlamadan önce hem filme hazırlanmanız hem de benim favori yönetmenim olan Ingmar Bergman hakkında biraz fikir sahibi olmanız için kısaca bu usta yönetmenin hayatını özet geçmek istiyorum.

İsveçli Protestan bir papazın oğlu olarak dünyaya gelen Ingmar Bergman, uzunca süren sinema kariyeri boyunca filmlerinde bu çocukluk günlerini adeta ilmek ilmek işledi. Erken yaştan itibaren tiyatroya ve filmlere ilgisi olan usta, yönetmenlik kariyerine tiyatro yönetmenliği yaparak başladı. 1946 yılında ilk sinemasal yönetmenlik deneyimi olan “Kris” filmini çeken Bergman, sayısız başyapıt sığdırdığı kariyerini 2003 yılında yönettiği “Saraband” filmiyle noktalayarak tam 57 senelik bir aktif yönetmenlik hayatı sürmüştür. Daha önce söylediğim gibi sayısız başyapıt sığdırdığı bu muhteşem kariyerinde genellikle toplumsal sorunlardan uzak durarak, insanın içindeki sorunlara ışık tutan Bergman, filmlerinde genellikle umutsuzluk, varoluş ve inanç sorgulamaları, bunalım ve sessizlik gibi bireysel temalar seçmiştir. Kariyeri boyunca yapımlarında sürreal bir atmosfer tercih eden ve bu durum yüzünden sıklıkla eleştirmenler tarafından gerçekçilikten kopuk olmakla itham edilen Bergman, rüzgarsız bir gündeki berrak su birikintisi misali insanların gerçek yaşamlarında sıklıkla yaşadıkları psikolojik sorunları filmlerine yansıtarak bana göre insanların sorunlu günlük yaşantılarının birer portresini çiziyor. Bu sayede soyut konular işlemesine rağmen benim için en gerçekçi yönetmenlerden birisi olan Bergman, her sahnesiyle benim hayatıma dokunmayı başarmış bir yönetmen aynı zamanda. 2007 yılında hayata gözlerini yuman Bergman, 1950-1970 yılları arası çıkardığı filmlerle birçok usta yönetmene ilham ve yol gösterici olmuştur.

Film Hakkında

Sinema tarihinde işlenebilecek en ciddi konuların başında gelen ölüm ve insanın varoluş sancısının bir resmi olan yapım, genel hatları itibariyle sürreal bir atmosfere sahip,  zaman zaman başvurduğu mizah silahıyla hiciv özellikleri taşıyan ve işlediği simgesel Orta Çağ temasıyla alegorik bir psikolojik dram filmidir.

İnsanlığın ilk zamanlarından günümüze kadar değişmeyen ve insanlık tarihinin kaderine yön veren bazı olgular vardır. Varoluş kaygısı ve anlam arayışı bu olgular arasından belki de en önemlileridir. Geçmişte insanlığa katkıda bulunmuş felsefecilerin ve bilim insanlarının çoğu bu iki olgu arasında sürüklenmiştir. Düşüncelerini bu iki olgunun pençesinde keşfeden bu insanlar kendilerinden sonra gelenlere de bu iki olgu arasında düşünmeyi teşvik etmişlerdir. Her insanın hayatlarının elbet bir kısmında karşılaşacağı bu kaygıyı ben ilk duyduğum zamanlarda izlediğim “The Seventh Seal” o tarihten bu yana benim en sevdiğim ve hakkında en çok kafa yorduğum filmlerin başında geliyor.

Kaçınılmaz olan ölüm olgusunu Orta Çağ portresi üzerinden izleyiciye aktarmaya çalışan filmin, Jean-Paul Sartre’nin varoluşçu fikirlerine paralel bir ilerleyişi vardır. Bergman filmlerinin imzası haline gelmiş olan bu temayı ben en çok bu yapımda hissettim. Resmettiği “Ölüm” karakteri ve satranç temasıyla sinema tarihinin en kült yapımları arasında bulunan film, aynı zamanda usta yönetmenin adını ülke sınırları dışarısında duyulmasını sağlamıştır. Tiyatro geçmişinden ötürü yapımlarında şiirselliği ön plana çıkaran Bergman bu filmiyle seyircisine, büyüdüğü ortama bir tepki olarak tanrının sessizliğini ve dünyanın değil insanların kötü olduğunu buram buram hissettirmiştir.

Stanley Kubrick’ten Martin Scorsese’ye, Woody Allen’dan Robert Eggers’e kadar oldukça geniş bir yelpazede birçok yönetmenin etkilendiği bir film olan “The Seventh Seal” günümüzde “yedinci sanat” olarak görülen sinemanın ilk din ve onun üzerinden yapılan toplum eleştirilerinden bir tanesi olarak görülmektedir.

Bergman filmlerinin tanıdık yüzlerinden olan Max von Sydow, Gunnar Björnstrand ve Bibi Andersson’un rol aldığı bu efsane yapımda Bengt Ekerot performansıyla sinema tarihinin en unutulmaz karakterlerinden birisi olan “Ölüm”e hayat vermiştir.

Filmin Özeti

14. yüzyılda yaşayan Antonius Block ismindeki bir şövalye inandığı Tanrı’sı için Haçlı Seferleri’nde on yıl boyunca “Kutsal Topraklar”da savaşmış ve kan dökmüştür. Bu on yıl içinde ölümden bıkan ve inancından iyice kopmaya başlayan şövalye dönüş yolunda ülkesinin bir veba salgını tarafından sarıldığını öğrenir. Kafasını dolduran anlam kavramlarıyla boğuşan şövalye bir gün uykusundan uyandığında yanı başında bütün siyahlığıyla dikilen ‘Ölüm’ü görür. Hayatı için Ölüm’e meydan okuyan ve onu bir satranç maçına davet eden şövalye, bu mücadele sırasında hayatının amacını aramaya koyulur.

(UYARI: Yazının bundan sonraki kısmında spoiler -film hakkında seyir zevkini etkileyen bilgiler- vardır.)

Normalde bundan önce yazdığım iki yazıda da bu kısımda sizlere baştan sona filmi anlatmaya çalışmıştım. Hakkında yazı yazdığım filmler arasında neredeyse mükemmel işlenmiş teması sayesinde anlamı kişiden kişiye en çok değişen filmlerden birisi olarak gördüğüm bu yapımdaysa bir farklılık yapmak istiyorum. Sizlere bu sefer filmi anlatmak yerine yapımda en çok etkilendiğim sahneleri gösterip, bu sahnelerin bana yaşattığı duyguları ve düşünceleri sizinle paylaşmak istiyorum. Bunu sahnelerin filmde gözükme sırasına göre yapacağım için sahnelerin altında filmle alakalı seyir zevkini etkileyen bilgilere rastlayabilirsiniz.

Ve Kuzu yedinci mühürü açınca göğü bir sessizlik bürüdü. Bu yarım saat kadar sürdü. Ve yedi melek ellerindeki yedi borazanı çalmaya hazırlandılar. Birinci melek borazanını çaldı…

Kutsal Topraklar için senelerce vatanından, ailesinden ve rahatından uzak düşmüş Şövalye Antonius Block, varoluş sancıları yaşamakta ve hayattaki değerlerini, eylemlerini ve amacını sorgulamaktadır. Yaptığı hareketlerden tanrıyı bulma ve inancına tekrar sarılma arzusu taşıdığını gördüğümüz şövalyenin yanında onun kaderini çizecek olan satranç takımı bulunmaktadır. Hiç beklenmedik bir anda “Ölüm” tarafından ziyaret edilen şövalye onu hayatı için bir satranç maçına davet eder. Senelerce savaşmış, kan dökmüş ve öldürmüş birisi olarak “Ölüm”ün uzun zamandır yanında olduğundan haberdar olan Block, oyun sırasında onunla sohbetine devam eder.

Zaman kavramından tamamen bağımsız bir olgu olan “Ölüm” bu daveti kabul eder. Şövalyeye bunu neden yaptığını sorduğundaysa aldığı cevap bir tokat niteliğinde olacaktır. “Hayatımda ilk kez anlamlı bir şey yapmak istiyorum.” diye cevap veren Block, bu cevabıyla “Ölüm”e uzun yıllar boyu inancının gereği doğrultusunda savaşmasına rağmen bunun yeterince anlamlı olmadığını ve bu yüzden inancından iyiden iyiye uzaklaştığından bahseder.

Yeni döndüğü ülkesini kara vebanın pençesine düştüğünü öğrenir. Kutsal Topraklar için savaşmanın bedelinin bu olmamasını düşünen şövalye Block ve seyisi Jof içlerinde bulundukları durumu anlamlandıramamakta ve bu yüzden hayatta verdikleri kararları sorgulamaktadırlar. Yollarının üzerinde bulunan bir kilisede duran ikili, farklı olguların ve kavramların peşine düşerler. Kilisenin duvarlarına kara vebayı anlatan çizimler çizen bir ressamla konuşan Jof, insanların korku sayesinde daha çok düşüneceklerini ve düşündükçe daha fazla papazlarla konuşacaklarını fark eder. Duvarda bulunan veba resimleriyle bizleri ilerleyen dakikalara daha iyi hazırlayan yapım mesajını tam bu noktada güçlendirmeye başlıyor. Bütün izlediğim filmler arasında en beğendiğim sahnelerden birisi bu. Şövalye Block, hem günah çıkarma hem de içindeki düşünceleri birisine anlatmak için papaz sandığı kişinin yanına gider.

Bizim Block’un konuştuğu kişi bilmemize rağmen bir şey yapamamamız benim hayatımda gördüğüm en iyi metaforlardan bir tanesi değerli okuyanlar. Bu metafora birazdan geleceğim. Eskiden inancının olduğu yerde şimdi bir boşluk olduğunu söyleyen Block, kendisini bir aynada gördüğünü ve bu görüntüden tiksindiğinden bahseder. Bu sahnede anlarız ki Block aslında inancını tekrardan kazanmak için uğraşıyor. Tekrardan inanmayı ve bütün bu yaşantısına bir anlam yüklemeyi isteyen şövalye tekrardan “normal” birisi olmayı diliyor aslında.

“İnsanların duyularıyla Tanrı’yı kavrayabilmesi o kadar imkansız mı? O neden yarım vaatlerin ve görülmeyen mucizelerin ardına saklansın ki? Kendimize inancımız yoksa başkasına nasıl inanç duyabiliriz? Benim gibi inanmak isteyen ama yapamayanlara ne olacak?”

Bu cümlelerle sitemini dile getiren şövalyemizin tek istediği şey bir cevap, bir işaret. Ancak Tanrı sessizlik içerisinde gömülüdür. Metaforu açıklamanın zamanı geldi. Bütün bu itiraf sırasında bahtsız şövalyemiz Block’un papazla değil “Ölüm”le konuştuğunu bilmemiz ve bu duruma ses bile çıkartamamamız usta yönetmen Bergman’ın vermek istediği mesajı oldukça başarılı bir şekilde pekiştiriyor. Açıkça bizi her şeyi gören bir yere koyan ve izleyicisine vasıflar yükleyen Bergman, her defasında inanmak istediğini ve bunun için neden aradığını ancak bir cevap bulamadığını söyler. Ve böylece Tanrı’nın sessizliğini kanıtlamış olur.

Bütün bir filmi özetleyen cümleler dökülür Block’un dudaklarının arasından. “Tüm yaşamım nafile bir arayıştan, anlamsızca konuşmalardan başka bir şey değildi. Kızgınlık ya da sitem duymuyorum. Çünkü çoğu insanın yaşamı, benimki gibi. Ama kalan süremi anlamlı bir işte kullanmak istiyorum.”

En başından beri bütün konuşmasını bir papaza yaptığını düşünen Block, satranç maçında uyguladığı stratejiyi açığa vurur. Ve Ölüm bunu unutmayacağını söyleyerek Block’a gerçek yüzünü gösterir.

Yol üzerinde uğradıkları bir köyde Jöns, dilsiz bir kızı tecavüzden kurtarır ve kızı yanına alır. Olumsuzluklardan kırılan ülkeye birazcık olsa da neşe saçmayı amaçlayan bir gösteri grubu, şövalye ve seyisinin konakladıkları köyde halkı eğlendirmek için bir tiyatro oyunu sergilemektedir. Her şeye rağmen neşe saçmayı amaçlayan bu grup, yozlaşmış ve artık kötü diyebileceğimiz halk tarafından gösteri boyunca aşağılanırlar. Tam olarak bu noktada bozulan ve değişen şeyi dünya değil insan olduğunu anlarız. Derine inildiği zaman en dip nokta olan bireyin bozulmasıyla oluşan süreç zamanla toplumun bozulmasına, toplumun bozulmasıysa zamanla ülkenin ve dünyanın bozulmasına yol açacaktır. Bütün Bergman filmlerini izlemiş birisi olarak usta yönetmenin bu nokta bir mesaj vermek istediğine eminim. Dünyanın bozulmasının nedeni Tanrı veya değişen dünya yapısı değil. Bunun tek sebebi insanların içinin bozulmasıdır. İnsan kendisini düzeltmedi sürece çevresini ve dünyasını zehirlemeye devam edecektir.

Zaten halkın alayları yüzünden oyunlarını zar zor sergileyen bu tatlı grubun performansını, kendini kırbaçlayarak “cezalandıran” bir grup tarafından bölünür. Usta yönetmen, kendini kamçılayan, kafasında dikenli taçlarla dolaşan, ceza için kendilerine sürekli ceza veren bu grubun tüyleri diken diken eden manzaranın etkisini arka plana koyduğu müzikle bambaşka bir seviyeye taşımıştır. Dini grup, köy meydanına girdiği anda daha demin tiyatro ekibiyle dalga geçen köy halkı teker teker diz çöküp, af diler. Çünkü artık onların hareketlerini gören, birebir izleyen ve yaptıkları hareketler için onları anında cezalandırabilecek birileri vardır. Yani köy insanları inandıkları Tanrı’dan veya onun koyduğu kurallardan değil yine kendileri gibi insanlardan korkmaktadırlar.

Bütün bu hengame bittikten ve dini kafile yoluna devam ettikten sonra gördükleri manzaranın korkutuculuğuyla meyhanede kendi aralarında konuşan köylülere varır gözlerimiz ve kulaklarımız. Yaşadıkları korkunun etkisiyle çevrelerinden duydukları kötü hikayeleri birbirine anlatan köylüler kıyamet gününden ve sonralarının geldiğinden bahsederler. Tam o anda aynı meyhanede zar zor kazandığı parayla karnını doyuran Jof, halk tarafından tacize ve zulme uğrar. Sadece eğlence olsun diye zayıf, çelimsiz ve kavga istemeyen bir adamı döven, ona bir şeyler fırlatan ve alay eden halkın kötücül tavrını bir kez daha görürüz. Bütün bu hareketleri yapan halk az önce din grubu aracılığıyla Tanrı’dan merhamet dileyen halkla aynıdır. Bütün bu dalga geçenlerle az önce sonumuz geldi, kıyamet kapımızda diyenler aynı kişilerdir. İnsanın pişmanlığı anlıktır ve en ufak bir durumda bütün yaşananları unutup hayatlarına devam edebilirler. Jof’a yapılan bu zulmü o sıra meyhaneye giren seyis Jöns durdurur ve Jof’un köylülerden kurtulmasını sağlar.

Jof, karısı ve yeni doğmuş bebeklerinden oluşan gösteri grubu artık şövalyenin kervanına katılmıştır. Bütün ekip mutlu bir şekilde zaman geçirip sohbet ederken Block aralarından ayrılarak köşeye çekilir. Ölümle dansına kaldığı yerden devam eden Block, oyun sırasında bir tarafında hayatın karşısındaysa Ölüm’ün durduğunu fark eder. Aradığı anlamın bu olduğunu anlayan Block artık kendi hayatı için değil çevresinde bulunanların hayatı için bu oyunu oynamaya başlar. Çünkü Ölüm orada bulunan bütün hayatların yanındadır.

Ancak ortada şöyle bir sorun vardır. Ölüm ne olursa olsun bu maçı kazanacaktır. Çünkü ölüm mutlak ve kaçınılmazdır. Block’un artık tek amacı çevresindeki hayatları kurtarmak olmuştur. Mola verdikleri sıralarda küçük danslarına devam eden Ölüm ve Block, Jon tarafından görülür. Gözlerine inanamayan Jon, karısını uyandırarak buradan kaçmaları gerektiğini, Ölüm’ün burada olduğunu söyler. Aradığı anlamlı hareket şansını yakalayan Block, gösteri grubunu oluşturan ailenin kaçmasına fırsat vermek için bilerek satranç taşlarını bozar. Ölüm, Block’un bu hareketi kendisinden kurtulmak için yaptığını düşünür ve kendisini aldatamayacağını söyler. Bütün bu olaylar sırasında gösteri grubu kafileden fark edilmeden ayrılmayı ve Ölüm’e yakalanmamayı başarır. Block, amacına ulaşmıştır ve kalan sürelerini anlamlı bir işte kullanmıştır. Bunun huzuruna kavuşan Block için oyunun artık bir önemi yoktur ve yenilgiyi kabul eder. Ölüm, Block’a bundan sonraki karşılaşmalarının kendisi ve arkadaşları için son olacağını söyler. Gruptan ayrılarak kendi yollarını çizmeye çalışan gösteri grubu korkunç bir fırtınaya yakalanırlar. Yakınlarından Ölüm’ün geçtiğini hisseden aile korku içerisinde birbirlerine sokulurlar.

Gösteri grubunun ayrılmasıyla beraber kişi sayısının azaldığı kafile, Block’un uzun yıllardır ayrı kaldığı eşine ve şatosuna yolculuklarını tamamlarlar. Uzunca süren bir ayrılık sonrası Block’u tekrardan gören karısı onun değiştiğini ve aynı olmadığını hemen fark eder. Kafile, Block ve eşi yemek masasının çevresinde yemek yemeye otururlar. Bu apaçık şekilde “The Last Supper” tablosuna bir göndermedir. Block’un eşi yazımın başında sizlerle paylaştığım cümleleri kutsal kitaptan söylemeye başlar. “Ve Kuzu yedinci mühürü açınca göğü bir sessizlik bürüdü. Bu yarım saat kadar sürdü. Ve yedi melek ellerindeki yedi borazanı çalmaya hazırlandılar. Birinci melek borazanını çaldı…”

Kadının ağzından tam bu cümleler dökülürken kapı çalınır. Seyis kapıya bakmaya gider ve kimseyi göremez. Geri döndüğündeyse ekibin karşısında ölüm vardır. Karşılarında Ölüm’ü bulan ekip teker teker kendilerini tanıtmaya başlar ve tam o sırada insanın acizliğini kanıtlayan bir sekans yaşanır. Filmin başında Ölüm’den korkmadığını söyleyen Block, çaresizce Tanrı’dan af dilemeye ve dua etmeye başlar. O zamana kadar inancıyla ilgili pek fazla bir şey söylemeyen seyis Jöns’ün ağızlarından Bergman’ın o tarihe kadar içinde tuttuğu ve bir türlü dışarıya vuramadığı kelimeler dökülür. “İçine düştüğünüzü söylediğiniz o karanlıkta, hepimizin karanlığında, yakarışlarımızı dinleyecek, acılarınızdan etkilenecek kimseyi bulamayacaksınız. Gözyaşlarınızı silin, duygularınızı dizginleyin.”

Bu sahneye kadar ağzından tek bir kelime çıkmayan dilsiz kız, dizlerinin üstüne çökerek “Artık bitti.” diye karşılar Ölüm’ü.

Bu karşılama sonrası tekrardan gösteri grubuna çevrilir gözlerimiz. Hava aydınlıktır, yaşanan fırtınadan eser yoktur. Mutluluk içerisinde dışarıya bakan Jof, ufukta yaşanan fırtınanın arkasında Ölüm’ü ve onun aldığı canları görür. Ölüm ve arkasında bulunan 6 kişi son danslarını etmektedir.

Benim için en önemli ve en sevdiğim filmlerin başında gelen “The Seventh Seal” bu son sahnesiyle çok sevdiğim bir müzik grubu olan Iron Maiden’ın ‘Dance of Death’ şarkısına ilham kaynağı olmuştur. Alt metniyle, diyaloglarıyla, gölge ve ışık kullanımıyla, gerek eleştirel gerek mizahsal yönüyle beni en çok etkileyen film olan “The Seventh Seal”ı sizlere elimden geldiğince anlatmaya ve resimlemeye çalıştım. Hadi bu yazıyı filmin anlatmak istediklerini herkesten daha iyi bilen Ingmar Bergman’ın film hakkındaki sözleriyle bitirelim.

“Yedinci Mühür, serbestçe kullanılmış ortaçağ malzemeleriyle sunulan modern bir şiirdir. Filmimde Şövalye, bugünün askerinin savaştan dönmesi gibi, Haçlı Seferi’nden dönüyor. Orta Çağda insanlar vebadan ölesiye korkarlardı. Bugün de atom bombası korkusuyla yaşıyorlar. Film, teması hayli basit bir alegoridir: İnsan, onun ebedi Tanrı arayışı ve tek mutlaklık olarak ölüm.”

Orta çağın pandemisi olarak kabul edebileceğimiz kara vebayı ve Tanrı arayışını merkezine koyan, Ingmar Bergman’ın ölümsüz eseri “The Seventh Seal”ı izlerken hepinize iyi seyirler ve sağlıklı, mutlu ve güzel günler dilerim. Tekrardan görüşmek üzere..

Casablanca

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Casablanca’da Ölmek

İnsanlar dışarıda hayatta kalmaya çalışırken biz burada aşık olmanın peşindeyiz… Sinemanın ikonik klasiklerinden Casablanca, cepheye gönderilen gençlerin gözünden izlemeye alıştığımız savaşı; toplum ve burjuvazi üzerinde bıraktığı etkiler üzerinden anlatıyor.

Devamını Oku

The Shining

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Bir varmış bir yokmuş… Zamanında bir yerlerde mezar taşları üzerinde yükselmiş bir medeniyet varmış. Bu ülkenin sakinleri kıyafet baloları düzenler, kokteyl olarak da döktükleri kanları kullanırlarmış. Devamını Oku

Santuri Ali Ufki Bey

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Günümüzde Ukrayna sınırları içerisinde yer alan Lvov şehrinde, soylu bir Polonyalı ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Wojciech’in doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmese de bazı araştırmacılar doğum yılını 1610 senesine tarihlendirir. Devamını Oku

Git Yukarı