Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Spencer

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Burada tek bir zaman kipi var. Gelecek yok. Geçmiş ve şimdiki zaman da birbirinden farksız.

İçine doğduğumuz, yahut -bazen elimizde olmayan- çeşitli sebeplerden kendini içinde bulduğumuz bir topluluğun kurallarına, yıllarca kabul görmüş uygulamalarına, en genel söylenişi ile geleneklerine uyum sağlamakta zorluk yaşayabiliriz. Bu gelenek öyle bir olgu ki, kimi şahıs ve durumlar için olmazsa olmaz, en değerli kavramlardan biriyken; başkalarının cehennemi olabilir. Hele ki söz konusu olan Britanya kraliyet gelenekleriyse, insan kendini cehennemin en derin köşelerinde gibi hissedecektir. Geleneklerin bu bunaltıcı yanı; yaptığımız, bizden beklenen şeylere mantık veya duygularımız ölçütünde bir anlam veremememiz, içimizdeki melankoliyi uyandırır. Lars von Trier’in başyapıtını hatırlayalım. Tıpkı Justine için düğününün ve çevresindeki insanlarla kurduğu tüm ilişkilerin anlamsız olması, hepsinin kişilerin kendi varoluşsal egolarını tatmin etme çabasından ibaret olması gibi.  Diana, hal ve hareketleriyle kraliyetin katı geleneklerine uyum sağlamakta zorlanan, daha doğrusu bu uyumu yakalamak istemeyen; içinde bulunduğu zor durumu babasının -Spencer hanedanının demek daha doğru olacaktır- hatırasına ve Anne Boleyn’in hayaletine sarılarak hafifletmeye çalışan bir zoraki prensestir. Film kraliyet üyelerinin ve saray çalışanlarının buz gibi bakışları ile Diana’nın buğulu gözleri arasında gidip gelerek kadının bunalımını elinden gelenin neredeyse en iyisiyle aktarmayı başarıyor.

Hanedan için yılbaşı günleri, her şeyin önceden planlanmış olduğu, kimsenin çizilen sınırların dışına çıkmaması gereken, sıkı gelenekler uyarınca düzenlenen üç günlük bir seferberliktir. Herkesin her şeyi duyduğu, koridorların hayaletlerle dolu olduğu eski kraliyet sarayı Norfolk’ta geçireceği iki gece, Diana için çok şeyi değiştirecektir. Kocasının boynuna takmasını buyurduğu inci kolye, kadının boynundaki zincirdir. Kraliyet üyeleriyle oturduğu ilk akşam yemeğinde kolyedeki inci taneleri boğazına dizilir. Bu, seyirciye Diana’nın hislerini somutlayarak anlatmak için başvurulmuş bir oyundur. Kadın en sevdiği tatlı olan kayısılı sufleye bile yanaşmaz. Çünkü o sarayda yapılan hiçbir şey gerçekten keyif almayı veya iyi vakit geçirmeyi hedeflemiyordur. Yılbaşı günleri sona erdiğinde Diana’nın bir buçuk kilo almış olma zorunluluğu vardır ve bu zorunluluk kadının yemeklere oturmasını ve ziyafetin tadını çıkarmasını engeller. Kraliyet üyeleri o günleri sarayda geçirir, o ritüelleri gerçekleştirir, o kıyafetleri giyer, çünkü bunu yapmaları gerekmektedir. İnsanlar onların halktan ayrılmasını ister. Kendilerinden üstte, antik çağlardan kalma kutsal geleneklerini devam ettiren birilerinin olmasını isterler. Hava buz gibi olmasına rağmen Norfolk sarayında ısıtıcılar açılmaz. Geleneklere aykırıdır çünkü. Çağa ayak uyduran gelenek, gelenek olur mu?

Saray kelimenin tam anlamıyla bir makinadır. Ruhu yoktur. Gerçekleşen her şeyin bir sebebi vardır ve konuşulan, düşünülen, hatta hissedilen hiçbir şey havada kalmaz. Çalışanlar arasında derin bir istihbarat ve askeriye disiplini vardır. Hiçbir detay boş değildir. Anne Boleyn’in kitabı öylesine Diana’nın odasında değildir. İlk defa Norfolk’ta görev yapan binbaşı, kraliyet geleneğinin hayaletini temsil eder. Norfolk’ta ilk defa görev yapması da buna atıftır. Saray ilk defa Diana gibi aykırı bir mensuba sahip olmuştur ve artık kadın için işler ciddiye binmeye başlamıştır. Onunla ancak bir hayalet başa çıkabilir. Binbaşı Diana’ya geleneklere saygı göstermesini ve istenileni yapmasını telkin eder. Aksi takdirde onu bekleyen sona karşı kadını üstü kapalı şekilde uyarır. Belki de bu hikaye, Diana Spencer’ın ölümü hakkındaki komplo teorilerinden bazılarını desteklemektedir.

Diana istediği şeyleri giyebilmek ister, istediği insanlarla vakit geçirebilmek, fast-food restoranlarından yemek yiyebilmek, oğullarına noel sabahı açabilecekleri basit hediyeler alabilmek ister. Paparazzilerden çekinmeden dolaşabilmek; kimse tarafından izlenmediğine, kimsenin onu dinlemediğine emin olmak ister. Güzel tüylü sülünlerin bir talim seremonisinde katledilmesine dayanamaz. Kocasına erkek çocuk veremeyen Anne Boleyn’in asılsız bir zina suçlamasıyla idam edilmesini kabullenemez. Babasının hatırasından, korkuluklarının üzerindeki eski ceketten vazgeçemez. Diana hem sülündür, hem Anne Boleyn. Hepsinden öte, bir Spencer’dır. Sonunun yıllar boyu elden ele dolaşacak bir bozuk paranın üstündeki portre olması onu korkutur. Oğullarını kraliyetin soğuk kollarından çekip alarak kaçar. Giymesi buyrulmuş kıyafetleri de ait oldukları yere, korkuluğun üzerine bırakır.

İstediği (!) her şeye ulaşabilecek güce sahip -KFC’de rahatça yemek yiyebilmek hariç- bir kadının bunalımı kimi insanlar için inanması güçtür. Toplumda, hayatın yalnızca para, mal mülk sahibi olmayan insanlar için zor olduğuna dair kısır bir klişe inanış bulunduğu inkar edilemez. Belki kadın hiçbir zaman eserde bize aktarılan kadar büyük bir atak yaşamamıştır. Ne var ki iki saatlik filmde bizlere Diana’nın kısa bir hayata sığdırdığı ruh halini aktarmanın başka yolunu bulmak güç olsa gerek. Kadının Anne Boleyn ile arasında kurmuş olduğu bağ; kendisi, çocukluğu ve Anne arasında yaşanan geçişler ile özellikle bir sahnede özenle gözler önüne serilmiş. Diana, nostalji ve dozu düşürülmüş bir melankolinin pençesindedir. Spencer filmi bunu sert müzikleriyle desteklediği şiddetli sekanslar ve narin kamera hareketleriyle sağlanan dinlendirici panoramaların uyumuyla, layıkıyla aktarır. Bu yönüyle derin bir anksiyete nöbeti olmasının yanı sıra seyircisine görsel bir terapi sunmayı da ihmal etmez. Özellikle Diana Spencer sevenlerinin kalbine dokunacak sonuyla da yeterince tatmin edici bir final sunar.

 

Görseller

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*

Kültür & Sanat Son Yazıları

La Selva Üçlemesi

Çatışma Teorilerinin temel yapısı sevgi-nefret diyalektiğinin somut örneği olmuş Herzog-Kinski birlikteliği ve
Git Yukarı