Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Tag archive

psikoloji

Spencer

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Burada tek bir zaman kipi var. Gelecek yok. Geçmiş ve şimdiki zaman da birbirinden farksız.

Devamını Oku

SANATIN RUHU

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

İnsan ve sanat arasındaki bağ nedir ?  İnsanı  sanatçı yapan nedir ?

Sanatçı sözlük anlamıyla herhangi bir sanat dalında yaratıcılığı olan ve bu alanda yapıtlar veren kimsedir. Fakat hepimizin bildiği gibi sanatçı olmanın çok daha derin anlamları vardır. Çoğumuz sanatçıları anlaşılması zor, sıra dışı insanlar olarak tanımlarız. Örneğin bir tabloya baktığımızda ya da bir oyun izlediğimizde hepimiz orada bir şeyler görür ve bir şeyler çıkarırız fakat hiçbirimiz sanatçının ne anlatmak istediğini, hangi duyguyla bu yapıtı ortaya koyduğunu tam olarak anlayamayız. İşte sanatın güzelliği burada yatar. Sanat kişiye özeldir. Herkes baktığı eserde kendi dünyasından bir kare görür. Hatta sanat çoğu zaman bir insanın ruhuna ulaşmanın ve o ruhu anlamının bir yoludur. Öyle ki psikoloji biliminin geliştiği ve öneminin kavranmaya başlanıldığı, birçok psikoloji kitabının dizilere dönüştürüldüğü günümüzde “sanat terapisi” adı altında bir alan  oluşmuştur. Bu terapi sorunlarını sözel olarak ifade etmekte zorlanan kişilerin resim, heykel gibi sanatsal aktivitelerle bir bilinçaltı dökümü yapmasıdır.

Yani sanat aslında ruhumuza çok yakındır. Hatta öyle ki onun içindedir. Bu yüzden dümdüz söylenmiş sözler yerine bir  şiir ya da bir şarkı bizi daha çok etkiler. Fakat elbette ki sanatçı olmak çok daha farklı bir boyuttur. Sanatçı olmak yaratma becerisi gerektirir. Daha doğrusu yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını ve hayal ettiklerini dönüştürebilme becerisi. Sanatçılar yaşamı farklı algılar ve sanatıyla insana  yön verir.  Bir insanın ruh halini anlamak istiyorsanız onun dinlediği müziğe bakmanız yeterlidir. Yani sanat ve insan ilk çağlardaki mağara duvarı resimlerinden beri hep iç içe olmuştur. Aslında insanın temel ihtiyaçlarından biridir sanat çünkü insan kendini ifade etmek ister. Aynı zamanda insanın kendisiyle yüzleşmesidir. Kendini sorgulayıp hayattaki yerini ve yaşamın anlamını bulma çabasında bir yol göstericidir. Bu yüzden her insanın içinde bir sanatçı vardır. Yani sanat insanın ruhudur, sanatçı ise insanın bu ruhu ortaya koyma halidir.

Bu anlamsal ve derin yakınlığa rağmen maalesef zora girdiğimizde hayatımızdan ilk çıkardığımız şey sanat oluyor. Sanat toplumun büyük bir kesimi tarafından “ihtiyaç fazlası” ya da “gereksiz” olarak görülüyor. Yaşamın sürekli döngüsü içinde geçinme telaşına düşen insan, sanata ve bir anlamda kendi ruhuna mesafe koyuyor. Belki de bu sebeple duygusuzlaşıyoruz ve çevremizdeki olaylara kayıtsız kalıyoruz. İnsanın bu kendinden  kaçışı, düşünmek, görmek, bakmak istemeyişi onu ruhsuz bırakıyor. Yaşam önümüzde akıp giderken insanın yaşadığı o kısacık zaman diliminde hayatı anlaması, hayatın içinde kendine bir yol bulması ve kendini gerçekleştirmesi gerekir. Çünkü her insanın özünde bu beklenti vardır. Sanat bize, hayata birçok farklı açıdan bakmayı öğretir. Böylece kendimize uygun olan yolu bulabiliriz. Sanattan uzak olan kişiler ise hayatta sadece tek bir yol olduğunu düşünür. Bu sebeple bir kısır döngünün içinde sıkışır.

 

Eğer mutlu, üretken ve başarılı bireyler olmak istiyorsak sanatı kendimizden uzak tutmamalıyız. Sanatın görevini yapmasına bize ışık tutmasına izin vermeliyiz. İnsan nasıl bedenindeki değişiklikleri fark etmek için aynaya bakmaya ihtiyaç duyuyorsa ruhundaki değişiklikleri fark etmek için de sanata ihtiyaç duyar.

Bireyin düşüşü ve yükselişi ancak farkındalığına bağlıdır. Okuduğumuz bir kitaptaki altını çizdiğimiz cümlede ya da gittiğimiz bir tiyatro oyunundaki çarpıcı bir sahnede yaşadığımız farkındalığı bize daha net hissettiren başka bir araç var mıdır ? Kısacası sanat bir araçtır, ruhumuzla aramızda bir bağlantıdır ve ancak onu kullanarak kendi benliğimizi ortaya çıkarabiliriz.

 

Sürreal Yaşamlar

Yaşam Tarzı Kategorisinde Tarafından

Bu yazımda yine gözlemlerime dayanarak toplumsal bir yaraya parmak basmak istiyorum. Sosyolojik bir tespit elbette değil ama toplumun bir bireyi olarak kayıtsız kalamadığım gerçeklere dikkat çekmek amacındayım.  

Ya da gerçeküstülere mi demeliyim? 

Gerçeküstücülük anlamına gelen bu Sürrealizm, Fransa’da ortaya çıkmıştır. Akımın ortaya çıkmasındaki en büyük etken Dadaizm akımıdır. Sürrealizmin kurucusu André Breton’dur. Breton, 1924 yılında Sürrealizmin ilkelerini ” Sürrealizm Manifesto” adı altında hazırlayarak insanlığa sunmuştur. Sigmund Freudun fikirlerinden etkilenen André Breton bu fikirleri edebiyata sokarak insanı ve toplumu ele almıştır. Bilinçaltının fazlasıyla önemli olduğu Sürrealizm akımında otomatik yazı metodu kullanılmıştır.
 

Bazı kaynaklarda bilinçaltını ortaya çıkarmak için özellikle resim sanatını, sonrasında edebiyat ve diğer bazı sanat dallarını kullanan akım olarak da bilinir. 

Ve gelelim Türkiye’ye… 

Güzel ülkemizde bu akıma kayıtsız değil elbette… Gerçeküstü hayatlar ile her gün televizyonlarda. 

Bir önceki yazım da hemen hemen aynı konu üzerine idi ancak sosyal medyada bugün karşıma çıkan 12 yaşındaki kız çocuğuna yapılan eziyet beni yine ses çıkarmaya itti ve bir sanatçı-yazar olarak kayıtsız kalamadım. 

Bilinçaltı, biz bilinçsiz beynimizin bilinçsiz eğitimdeki, donanımdaki donanımsız kaslarını izleyen, bütün duyusal algıladığımız her şeyi, neredeyse veren bir yazılım programı gibi kayıt edilebilen ve kullanılanlarla kullanılabilir. Bilinçaltı, uyurken safra arızalı bir sistemdir. (Yani toplumun bilinçaltı tehlikeli demek istiyorum burada.) 

Diye ekleyelim ve devam edelim. Efendim gerçek, doğru, yanlış kavramları toplumlara, inançlara ve akımlara göre hatta yaşam felsefelerine göre değişir ama vicdan tektir zannımca. Vicdana uymayan ya da vicdani esaslara hizmet etmeyen her düşünce, davranış, eylem benim için kötüdür. 

Toplumumuzun yozlaşan ahlakı ve kötüleşen algısı vicdani hiçbir unsuru barındırmamaktadır. Ramazan ayında gıdaya yapılan zam, depremde ev kiralarının artması, yangında ki son Ege yangınlarında gördük yangın söndürücü malzemelerin 3-5 katı pahalanması, öğrenciler geldi diye kiraların artması, çadır kentte sıraya girip evi olmasına rağmen erzak alıp satmak gibi nice iğrenç şeyler sayısı artarak sayılır ancak bir çocuğa yapılan istismar kabul edilemez. 

Cinsel istismar bu toplumun yüz karasıdır ve kötüsü, kötünün kötüsüdür.  

Bu hayatlar gerçektir, elle tutulur, gözle görülür ve müdahale edilmelidir.  

Ancak vicdan benim için her şeyin üstündedir ve asıl gerçek vicdandır. 

Ve eğer gerçek vicdansa bu hayatlar gerçek değildir… 

Gerçeküstüdür… 

Melancholia

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından
Dünya lanetli bir yer. Uğruna kederlenmeye değmez. 

Devamını Oku

İhtimal…

Yaşam Tarzı Kategorisinde Tarafından

Hislerimiz bizi doğruya götürürken yolda karşılaştıklarımız var.


Saflık

Bizimle mi geliyor yoksa bizi mi takip ediyor? Onu yanımıza alırsak üzülür müyüz?

Sahtelik

Bize görmek istediğimizden fazlasını gösterirse?

Huzur

İyi hissettirip kaçarsa?


Başa çıkabileceklerimizi yanımıza alırsak zorlu olasılıkları öldürmüş mü oluruz?

Peki bu sorunun cevabı belli. Aslında bir ihtimal daha var. O an nasıl rahat hissediyorsan kendinle başa çıkmaya hazırsın. Bu bir savaşta olabilir, kendini dinlemek için bir fırsatta. İhtimallerin ölümsüzlüğü seni diri tutan şeydir.

Kendinleyken çok fazla şeye rastlarsın. Veremedeğin cevapları, değiştirmek istediğin olayları tekrar yaşamak istersin bazen. An senden gideceğini hissettirmeden yaparken bunları geriye baktığında seni izler ve der ki bunlar benim eserim. O çoktan varmak istediği noktaya varmıştır. Onun peşinden gidersin. Çünkü seni kendine bağımlı etmiştir. Sıkıştığında, kaçmak istediğinde onunla varolmak istersin. An senin için bazen eski bir dost, yeni bir arkadaş bazense çok daha fazlasıdır.

İhtimal vermediğimiz şeyleri bizden çalan şey seçimlerimizdir.

Seçimler

Kendimizle başbaşayken olan seçimlerimiz gerçek seçimlerimizle uyuşursa anı yakalamışız demektir. An bizi kendinden ne kadar soğutmak istesede geçmiş onu bize iter. Seçimler bize ne kadar uzak olsada cevabını merak ettiğimiz şeylerin peşinden koşmak bize binlerce ihtimali getirir. Kovaladığımız her ihtimalin sonucuyla tanışırız ve çevremiz sonuçlar, hedeflerimiz ihtimal olur. Seçimlerimiz bizi ihtimallere , sonuçlar ise kendimize yakınlaştırır.İhtimalden istediğimiz sonucu almak ise ona bağlılığımızla ölçülür.

İhtimal kendini sevdirdiğinde ise bizi çoktan gözden çıkarmıştır.

Vertigo

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

vertigo; sizin veya gördüklerinizin döndüğünü hissetmenize yol açan bir histir. Sıklıkla bulantı, kusma ve denge kaybı bu duruma eşlik edebilir. Genellikle baş dönmesi olarak adlandırılmaktadır.

Hayal kırıklıkları, bunalımlar, sanrılar ve travmalar üzerine bir film Vertigo. Merkezine emekli bir polisin görev arkadaşının kendisini kurtarmak için yüksekten düşerek ölümüne tanık olmasının ardından baş gösteren yükseklik korkusu problemini alır. Hitchcock, hikayeyi sinemasının benzersiz alametifarikalarından olan gizem unsuru ile öyle titiz donatır ki Vertigo, 21. yüzyılda bile izleyicisini her açıdan tatmin etmeyi başarır. Senaryodaki zekanın yanı sıra, film unutulmaz bir görsel deneyim yaşatır. Özellikle yeşil, turuncu, kırmızı, mor renklerinin bol keseden kullanımı ve özenilmiş sinematografisi, insana sinemayı neden sevdiğini hatırlatır. Halüsinatif baş dönmesi, yani vertigo, sekanslarındaki renk geçişleri özgünlüğü ile beraber 2001: A Space Odyssey gibi filmlere de iyi bir ilham kaynağı olmuştur.

John Ferguson, eski bir arkadaşının eşi olan Madeleine’i takip etmekle görevlendirilir. Kendisine anlatılan hikayeye göre Madeleine, büyük büyük anneannesi Carlotta Valdes’in ruhu tarafından kontrol edilmekte ve eşini korkutan davranışlar sergilemektedir. Dedektifin takibi boyunca Madeleine, hikayeyi doğrulayacak hareketler yapar. İntihar etmeye kalkışır, gizemli bir şekilde ortadan kaybolur, Carlotta’nın tablosuyla saatlerce bakışır. Bütün bunlar yaşanırken arkadaşı John ile, Hitchcock da seyircisiyle acımasızca alay etmektedir aslında. John Ferguson, yalnızca ustaca planlanmış bir cinayete atanmış çaresiz tanıktan ibarettir. Madeleine, günler boyu takip edildiğinin bilinciyle adamı intihara meyilli olduğuna ikna etmiş, dedektifin yükseklik korkusunu kullanarak sahte bir intihar ve gerçek bir cinayete suç ortaklığı etmiştir. Talihsiz John bu da yetmezmiş gibi Madeleine’e aşık olur ve yükseklik korkusu yüzünden bir ölüme engel olamamanın utancının yanına, sevdiği kadının intiharına tanık olmanın buhranı eklenir. Ferguson’un doktorunun vertigo hakkında dediği gibi “Bu tarz travmatik hastalıkları yenebilmek için genelde bir travma daha yaşamak gereklidir.” John, Madeleine’in sözde intihar ettiği kuleye çıkamayarak vertigo ile verdiği ilk mücadelede başarısız olur. Ancak ikinci bir şansı olacaktır.

Gördüğü tüm sarışın, gri takım elbiseli kadınları Madeleine sanmakta olan John, tam anlamıyla bir bunalım dönemindedir. Ta ki bir gün sokakta tıpatıp Madeleine’e benzeyen o kadına rastlayana kadar. Ferguson, sokakta gördüğü bu kadına değil, Madeleine’e olan benzerliğine ilgi duymuştur. Onu Madeleine gibi giydirmeye çalışır, saçlarını ve makyajını düzelterek onu yeniden yaşatmak ister. Kadın da dedektifi sevmektedir ama olduğu gibi kabul edilmemekten rahatsızdır. Ferguson’un bu çabalarının ardındaki şey sade bir aşk değildir oysa. Adamın Madeleine ile bitmemiş bir hesabı vardır. Bunalımını yok etmenin ve travmasının üstesinden gelmenin tek yolu onu geri getirmektir. Kadın istenen her şeyi yerine getirdiğinde Madeleine’e benzeyen başka bir kadın değil, Madeleine olmuştur. John Ferguson, intiharına tanık olduğu kadını tekrar karşısında gördüğünde dili tutulur. Saniyelerce tutkuyla öpüşürler. Adamın bitmeyen kabusları bir nebze de olsa son bulacaktır artık. Ta ki kadın, Madeleine’e, aslında Carlotta’ya, ait olan bir kolyeyi tekrar ortaya çıkarana kadar. Her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır. “Bir cinayetin hatırasını asla saklamamalısın.” John Ferguson, kadının Madeleine’e olan mucizevi benzerliğini ve Carlotta Valdes hikayesini mantığa oturtabilmenin rahatlığını yaşar. Ne var ki daha hiçbir şey bitmemiştir. Şimdi Vertigo ile yüzleşme zamanıdır.
John, Madeleine’i zorla sözde intiharın yaşandığı kuleye götürür ve beraber en tepeye kadar çıkarlar. Ferguson başarmıştır, yükseklikten ölümüne korkmasına rağmen cinayet mahalline ulaşmayı başarır. Merdivenlerde kadından bu titiz cinayetin tüm detaylarını öğrenir, hesap sorar. Nihayet yukarıda baş başa kaldıklarında kapıdan bir rahibe girmekteyken kadın korku, utanç ve panikle daha önceden intihar ettiği kuleden tekrar atlar. John Ferguson bir ölüme daha, bu sefer gerçekten, tanık olur. Böylece korkusunu atlatmasına vesile olacak ikinci travmayı yaşamıştır. Sonunda, ne kadar yüksek olursa olsun, aşağı atlayan kadının arkasından ürpermeden bakmayı başarır.
Vertigo, başından sonuna kadar eski bir dedektifin travmatik yükseklik korkusunu atlatma hikayesidir. Alfred Hitchcock 1958 yılında seyirciye “plot twist” kavramının benzersiz örneklerinden birini sunar. Film boyu izleyici  tamamıyla metafizik bir sonuca odaklanır. Carlotta Valdes’in ruhunun hikayeyle olan bağlantısı her ne kadar mantıksız gelse de yaşananların gerçekten de başka bir açıklaması yok gibidir. Madeleine’e tıpatıp benzeyen bir başka kadının ortaya çıkması, yani ölmüş olan birinin sokakta görülmesi, bu metafizik varsayımlarını iyice güçlendirir, kadının sonradan yırtıp attığı mektubunda her şeyi itiraf edişine kadar. Hitchcock, seyircinin dikkatini bir sonuca yoğunlaştırmış, ardından hikayeyi tepetaklak edip her şeyi mantıksal zemine oturtmuştur. Seyircinin gerçekleri John Ferguson’dan önce öğrenmesi, adamın iç burkan çabalarını ve çaresizliğini daha yoğun kılar. Yönetmen izleyenin duygularını bu şekilde istediği kıvama getirir. Vertigo şüphesiz Hitchcock ismini sinemanın unutulmaz ustaları arasına yazan filmdir. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, tutkulu ve takıntılı, unutulmaz bir hikaye.

Sevmek Güzel Şey…

Yaşam Tarzı Kategorisinde Tarafından

Selamlar efendim! Sizleri özledim, hem de çok sizin de bu kaçık yazarı özlediğinizi hissede”biliyorum” 😀 ♥ Hoşbeş bitmeden söyleyeyim anime yazı dizisi henüz bitmedi. Bitmeden önce birkaç durağımız daha var, oralarda da durduktan sonra son durağa varıp bu rengarenk yolculuğu sonlandıracağız ama biraz es verelim o arada, değil mi?

Biraz eleştiri, çokça sevgiyle geldim size.

Gelin bakalım…

Bu yazımızın hikayesinin noktasını 1997 yılında Türkiye Güzeli seçilen sevgili Ceyda Düvenci ve sevdiği adam Bülent Şakrak koydu. Evet yanlış okumadınız, bu güzel çift noktayı koydu. O noktanın öncesine götüreceğim siz değerli okurlarımızı ama önce noktanın içini kısaca bir açalım. Konu şu, Ceyda Düvenci’nin şahsi instagram sayfasında paylaştığı muhteşem kare. Buraya kadar bir sorun yok. Altındaki yorumlar ise noktanın içini oluşturan çürümüş zihniyetin üzücü mahsulleri. Dileyen Ceyda Düvenci’nin sayfasına girip bakabilir. Birbirini çok seven, aşık iki insanın, kaç yaşına gelmiş, evli çocuklu insanın öpücük fotoğrafının altında aşka yaraşmayan yorumlar, onları kınayan, negatif yönde eleştiren, belki de acıtan yorumlar…

Burada beynimdeki ışık hızla yanıp sönerek “DUR YA, BURADA BİR YANLIŞLIK VAR!” sinyali verdi. Toplumsal olarak aşka ve sekse bakış açımızı irdeleme ihtiyacı hissettim, duramadım buralara taşındım, karşınızda çan çan çene çalıyorum görüyorsunuz! 😀

Twitter malumunuz yediden yetmişe kullanılan sosyal bir günlük halinde artık. En büyük kaynaklarımdan biri de twitter oldu, instagramdan sonra. Binlerce tanımadığım insandan, binlerce sessiz haykırıştan, dile vurmayıp gözlerde anlamlanan bakışlardan alıyorum cüretimi ama aşk duygumuz ne ara bu kadar yozlaşıp yok olmaya yüz tuttu? Mahremiyeti bahane ediyoruz, çocukları bahane ediyoruz, fiziksel görünüşleri, tutumları, gelenekleri, uluortalığı bahane ediyoruz. Sevgiyi paylaşan, aşkı paylaşan insanlara bakış açımız “ayıplardan” oluşan uzuuuuuun bir liste. El ele tutuşan gençleri, birbirini öpen aşıkları, sevgilisinin saçlarını koklayarak öpen adamları, sevdiği adamın dudaklarına sevgiyle buse konduran kadınları, aşkı ayıplıyoruz. Gördüğümüz yerde halihazırda cephe almış biçimde cık cıklamaya hazır parmaklarımız var ama “bu sevgidir, maşallah” diyerek örnek gösteren parmaklarımız yok.

  

O mahremiyetten, çocuklardan bahsedenlere soruyorum kadınlar sokağın ortasında uluorta, altını çizerek söylüyorum ULUORTA, çocuklarının yanında dayak yerken, öldürülürken, şiddet görürken niçin hınçla çıkan sesiniz çıkmadı? Hak etmiştir çünkü, kadın suçludur, erkek haklıdır. Kaba deyimle “kocanın/sevgilinin/dayının/şunun bunun” kadına vurduğu yerde gül biter!

Böyle mi gül bitiyor?

Aşk güzel şey…

İnsan olmayı geçtim canlı olmanın bir kanıtı değil mi sevebilmek? Herhangi bir şeyi sevebilmek, bir insanı sevebilmek, kalbimizi emanet edebilmek? Sevmek ve sevilmeyi hak etmek için neden sertçe çerçevelenmiş kriterlerimiz var? Neden aşkı olduğu gibi, sevgiyi geldiği gibi kabul etmiyor, edemiyoruz?

 

Birbirini seven insanları gördükçe sevinip sevgiyi paylaşacağımıza onları toplumdan ekarte etmeye olan üstün uğraşıların sebebini asla anlayamıyorum. Niye küçük bir sevgi gösterisini büyütüp sanki sokağın ortasında, herkesin önünde şehvet tablosu sergileyeceklermiş gibi gözlerimizi kapatıp kaçıyoruz?

Seksle aşkı birbirine karıştırdığımız dünya düzeninde böylesi sevgi anlarını linçleyen birçokları mevcut, sevgi olmadan aynı yatağa yabancı olarak yatıp sabah olmadan yabancı olarak kalkanlar da… Aşk nerededir? Gözlerde mi? Öpücüklerde mi? Kucaklaşmalarda mı? Yataklarda mı? Bedenlerde mi? Ruhlarda mı? Nerede?

Aşkı ruhsuz bedenlerde soğuk yataklarda arayıp eli boş dönenler mi gerçek sevgiye nefret kusuyorlar yoksa hayatında hiç sevgi görmemiş, bunu ayıp olarak öğrenenler mi bilemiyorum. İkincisiyse eğer sorumun cevabı bu derin bir hüzün yaratır yüreğimin derinliklerinde… Yaralıyız zaten sevgisizlikten.

Aşk bedende değildir, beden aşka teslimse adı seks olmaktan çıkıp sevgiye dönüşür. Yukarıda söylediğim kriterler var ya konu oraya geldi. Bir başka instagram linçlemesi daha sunuyorum. Blogger ve fotoğrafçı olan Jena Kutcher’dan bahsedeceğim. Instagramda kocası Drew Kutcher ile yine mükemmel sevgi anlarını paylaşmışlar. Bu sefer de kriterler devreye girmiş. Jenna’nın kıvrımlı vücuduna yapılan saygısız yorumlar kocasını hak etmediği yönüne kadar uzanmış. Boyutu farkında mısınız? Ne kadar can yakıcı…  Buradan nereye çıkıyoruz?

Kusursuz bedenler aşkı hak eder, iyi bir seks için kusursuz bedenler gerekir.

Sevgi gizlenmelidir. Gösterilirse ayıptır.

HAYIR!

Kusursuz beden diye bir şey varsa herkese göre değişir, aşk çat kapı kalbinizin kapısına bodoslama daldığında ortada kriterler kalmaz. Kalpsiz bir beden aşkı taşımaz, taşıyamaz. Kalpsiz bir bedenle seksten ötesi var mıdır? Bence yoktur. Heykellerin de kusursuz olduğunu ama ruh taşımadığını unutmayın. Seyirlik değil sevgi içindir aşk. Heykeller seyredilir ruhu, kalbi olan bedenler sevilir. Sevginin kriteri yoktur ki… Gerçek sevginin tek şartı dolusunca sevebilecek bir kalp, dopdolu yaşayacak bir ruh…

Sevgi ayıp değildir. Gösterilmelidir. Hem de örnek olarak, parmak ısırtarak, yaşayarak, yaşatarak!

Şuraya küçük bir dörtlük bırakıyorum söz biteyazarken…

Kucaklamalı birbirimizi, seksten uzak sevgiye hep yakın,                                                                                                           El ele tutuşmalı, sevgiyle yıkanmalı ve sevgiyle yanmalı…                                                                                                            İki ruh bir olmalı, seksin adı sevişmeye uzansın,                                                                                                                               Sevmeli sevilmeli, dünya güzelliklere boyansın…

Bülent Şakrak’a kraliçesiyle Ceyda Düvenci’ye sonsuz aşkıyla, Jenna ve Drew’a kriterleri olmayan aşklarıyla ve dünyanın en güzel nimeti olan sevgiyi kalplerinde bir yerde yaşayan yaşatan herkese sevgiyi bir ömür boyu diliyorum. Sevmek güzel şey…

Certified Copy

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Hayatlarımızı ideal olan uğruna harap etmekten daha aptalca bir şey var mı?

Devamını Oku

Boşluklardan Büyüyüş

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Zamanında çok değer verdiğim bir yakınım bana ‘Her insanla tanışmanın bir anlamı vardır,  zaman içinde onunla olumsuz bir şey yaşamış da olsan, en sonunda kendini suçlayıcı sorular soracak hale de getirse seni, yollarının kesiştiği her insanın sende yaratacağı bir değer olacaktır,’ demişti. Devamını Oku

Mulholland Drive

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Okuyacağınız yazı filmin çözümlemesi niteliğindedir. Yoğun spoiler içerir.

Los Angeles, Hollywood… Film sektörünün ABD’deki kalesi konumuna geldiğinden beri güzel işlerin ve  ölümsüz sanatçıların ortaya çıkmasına vesile olduğu gibi çok canlar yakmış. Hollywood’un işlemekten en çok zevk aldığı konuların başında yine Hollywood gelir. Devamını Oku

Git Yukarı