Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Tag archive

Sanat

Ekran001-Seyirci Önemi

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Ekran001 serisinden tekrar merhabalar efendim. Konumuz benim de içinde bulunduğum bir topluluk olan seyirci topluluğu. Sektörün olmazsa olmaz birinci şartı fakat en önemsenmeyen detayı seyirci.. Seyirci için oluşan bir sektörün seyirciyi zaman zaman yok sayması, söz söyleme hakkı vermemesi..

Devamını Oku

Herkes Gider Mersin’e Biz Gideriz Tersine

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

EDEBİYAT DÜNYAYI KURTARABİLİR Mİ?

 

Belki kurtaramaz ve kurtaramayacak. Ancak edebiyat denen bu “şey” bizi bu dünya ve onun acınası zorluklarından kurtarabilecek nice şeylerden birisi. İçimi dökmeye, bazı zamanlarda kendimi anlatmaya, aşık olduğumu düşündüğüm, nefretle dolu olduğum zorlandığımı düşündüğüm, içinden çıkılamayacağını düşündüğüm durumların içinde olduğum zamanlarda aklımdakileri ve dile kolay kolay getiremediğim her şeyi yazmak için kendime bir arınma yöntemi biçtiğim yazmak ve söylemek eylemlerini gerçekleştirdiğim bir diğer ritüelime başlarken sen okuyucuyu -özellikle seni…- saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

 

Bu sefer değinmeye çalışacağım konu ise verdiğimiz değer: kişilere, “şeylere”, düşüncelere, düşlere, değerlere, her şeye… Hepsi şu son dönemde bana çok ilgi çekici ve enteresan gelmeye başladı.

Bu durumu kafamda sürekli olarak bazı hikayelerle bağdaştırıyorum. Buna örnek verebileceğim hikaye ise şu.


Günlerden bir gün New York şehrinde iş yerinden bir kaç arkadaş öğle molalarında dışarıya çıkarlar. Aralarındakilerden bir kişi kızılderilidir. O kalabalık New York sokaklarında yürürken insanların, siren seslerinin, iş makinalarının sesi, tüm o gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken kızılderili kendi kulağına bir cırcır böceğinin sesinin geldiğini söyleyerek -bir şekilde- bir anda böyle cırcır böceği aramaya başlar. Arkadaşları bu kadar gürültü varken bunu duymasının pek mümkün olmadığını ve kızılderilinin öyle zannettiğini söyler. Bunu söyleyen arkadaşlardan bir tanesi kendisine çok inanmasa da onunla birlikte aramaya başlar. Kızılderili yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da hemen peşinden ilerler. Binaların arasındaki bir tutam çimenin arasında içinde inanması zor olsa da cırcır böceği bulurlar. Arkadaşı kızılderiliye “senin insanüstü güçlerin olmalı, aksi takdirde bu sesi başka nasıl duyabilirsin ki” diye sorar. Kızılderili ise bu sesi duymak için insan üstü güçlere ihtiyaç duymadığın söyler. Olayların ardından kaldırıma geçerler ve kızılderili cebinden çıkardığı bir bozuk parayı basitçe havaya fırlatarak kaldırımda yuvarlar. Bir sürü insan, sesin geldiği tarafa bakarak,  bozuk  paranın kendi ceplerinden düşüp düşmediğine bakmaya başlayıp kendi ceplerini kontrol etmeye başlar.

Kızılderili ise arkadaşına çok önemli bir ders niteliği taşıyacak o önemli cümleyi kurar

önemli olanın kişinin nelere değer verdiği ve neleri önemsediği olduğuna değinir

Çünkü her şeyi ona göre duyar ve ona göre hisseder kişi. Bir laf var ya “ Herkes gider mersine…Biz gideriz tersine…” Diye: işte herkesin yürüdüğü yoldan şüphe duyup tersine gidebilenleri bilmek ve onlar gibi olmak lazım diye değerlendiriyorum. Aralarında edebiyatçılar olduğu kadar bilim insanları ve düşünürlerin de olduğu ortak noktalarının ise dünya tarhini değiştirdikleri için ödüllendirilmek yerine neredeyse hepsinin katledilmiş olması olan birçok isim bulunabilir… Tek mesele ise kendini bilmekten geçmektedir.

 

Walt Whitman’dan küçük bir şiirle bitirmek istiyorum yazımı:

 

“Yoldaş, veriyorum elimi sana!
Paradan kıymetli aşkımı veriyorum.
Tanrı ya da yasadan önce veriyorum kendimi sana.

Ya sen kendini verecek misin? Çıkacak mısın benimle yola?
Nefes alıp verdikçe hiç ayrılmasak mı yoksa?”

-Walt Whitman

.

 

SANATIN RUHU

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

İnsan ve sanat arasındaki bağ nedir ?  İnsanı  sanatçı yapan nedir ?

Sanatçı sözlük anlamıyla herhangi bir sanat dalında yaratıcılığı olan ve bu alanda yapıtlar veren kimsedir. Fakat hepimizin bildiği gibi sanatçı olmanın çok daha derin anlamları vardır. Çoğumuz sanatçıları anlaşılması zor, sıra dışı insanlar olarak tanımlarız. Örneğin bir tabloya baktığımızda ya da bir oyun izlediğimizde hepimiz orada bir şeyler görür ve bir şeyler çıkarırız fakat hiçbirimiz sanatçının ne anlatmak istediğini, hangi duyguyla bu yapıtı ortaya koyduğunu tam olarak anlayamayız. İşte sanatın güzelliği burada yatar. Sanat kişiye özeldir. Herkes baktığı eserde kendi dünyasından bir kare görür. Hatta sanat çoğu zaman bir insanın ruhuna ulaşmanın ve o ruhu anlamının bir yoludur. Öyle ki psikoloji biliminin geliştiği ve öneminin kavranmaya başlanıldığı, birçok psikoloji kitabının dizilere dönüştürüldüğü günümüzde “sanat terapisi” adı altında bir alan  oluşmuştur. Bu terapi sorunlarını sözel olarak ifade etmekte zorlanan kişilerin resim, heykel gibi sanatsal aktivitelerle bir bilinçaltı dökümü yapmasıdır.

Yani sanat aslında ruhumuza çok yakındır. Hatta öyle ki onun içindedir. Bu yüzden dümdüz söylenmiş sözler yerine bir  şiir ya da bir şarkı bizi daha çok etkiler. Fakat elbette ki sanatçı olmak çok daha farklı bir boyuttur. Sanatçı olmak yaratma becerisi gerektirir. Daha doğrusu yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını ve hayal ettiklerini dönüştürebilme becerisi. Sanatçılar yaşamı farklı algılar ve sanatıyla insana  yön verir.  Bir insanın ruh halini anlamak istiyorsanız onun dinlediği müziğe bakmanız yeterlidir. Yani sanat ve insan ilk çağlardaki mağara duvarı resimlerinden beri hep iç içe olmuştur. Aslında insanın temel ihtiyaçlarından biridir sanat çünkü insan kendini ifade etmek ister. Aynı zamanda insanın kendisiyle yüzleşmesidir. Kendini sorgulayıp hayattaki yerini ve yaşamın anlamını bulma çabasında bir yol göstericidir. Bu yüzden her insanın içinde bir sanatçı vardır. Yani sanat insanın ruhudur, sanatçı ise insanın bu ruhu ortaya koyma halidir.

Bu anlamsal ve derin yakınlığa rağmen maalesef zora girdiğimizde hayatımızdan ilk çıkardığımız şey sanat oluyor. Sanat toplumun büyük bir kesimi tarafından “ihtiyaç fazlası” ya da “gereksiz” olarak görülüyor. Yaşamın sürekli döngüsü içinde geçinme telaşına düşen insan, sanata ve bir anlamda kendi ruhuna mesafe koyuyor. Belki de bu sebeple duygusuzlaşıyoruz ve çevremizdeki olaylara kayıtsız kalıyoruz. İnsanın bu kendinden  kaçışı, düşünmek, görmek, bakmak istemeyişi onu ruhsuz bırakıyor. Yaşam önümüzde akıp giderken insanın yaşadığı o kısacık zaman diliminde hayatı anlaması, hayatın içinde kendine bir yol bulması ve kendini gerçekleştirmesi gerekir. Çünkü her insanın özünde bu beklenti vardır. Sanat bize, hayata birçok farklı açıdan bakmayı öğretir. Böylece kendimize uygun olan yolu bulabiliriz. Sanattan uzak olan kişiler ise hayatta sadece tek bir yol olduğunu düşünür. Bu sebeple bir kısır döngünün içinde sıkışır.

 

Eğer mutlu, üretken ve başarılı bireyler olmak istiyorsak sanatı kendimizden uzak tutmamalıyız. Sanatın görevini yapmasına bize ışık tutmasına izin vermeliyiz. İnsan nasıl bedenindeki değişiklikleri fark etmek için aynaya bakmaya ihtiyaç duyuyorsa ruhundaki değişiklikleri fark etmek için de sanata ihtiyaç duyar.

Bireyin düşüşü ve yükselişi ancak farkındalığına bağlıdır. Okuduğumuz bir kitaptaki altını çizdiğimiz cümlede ya da gittiğimiz bir tiyatro oyunundaki çarpıcı bir sahnede yaşadığımız farkındalığı bize daha net hissettiren başka bir araç var mıdır ? Kısacası sanat bir araçtır, ruhumuzla aramızda bir bağlantıdır ve ancak onu kullanarak kendi benliğimizi ortaya çıkarabiliriz.

 

Bir Zamanlar Anadolu’da

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Bir otorite mücadelesi, bir yalnızlık ve çaresizlik hikayesi, ölüm denen şeye karşı işlevsiz bir serzeniş. Bir zamanlar, Anadolu’nun ücra bir kasabasında…

Kırıkkale’nin ıssız ve sessiz açıklarında bir gece vakti. Ölüm her yerde, ölüm her şeyde. Görev başında on-on iki adam, ölüm hepsinin aklında. Her biri ayrı hikayelere, ayrı endişelere sahip. Onları o akşam bulundukları yere getiren hikayelere. Hepsi tepelerinde gezinmekte olan ölümün farkında, ama hiçbiri farkında değil. Herkes gitmek derdinde, kaçmak derdinde; o uğursuz akşamdan, bu uğursuz topraklardan. Kolay değil. Evde hanım ilaç beklemekte, Ankara’da görev beklemekte, hastanede çaresiz hastalar öylece, yalnızca beklemekte. Hepsi de asla kaçamayacağının bilincinde.

Ceset aramak, bir nevi ölümü kovalamak. O akşam farklı görev tanımlarıyla toplanan herkes, sonunda ölümün beklediği aynı yolda yürümektedir. Ne var ki, neredeyse hiçbiri durumun ciddiyetini kavrayamaz. Hepsinin o akşamdan farklı beklentileri vardır. Arap ağaçtaki elmaların, tarladaki kavunların derdindedir. Jandarma komutanı metre-kilometre hesaplarıyla kafayı bozmuştur. Onun için ölümün kol gezdiği bu uğursuz akşam böyle ince detaylardan ibarettir. On dakika sonra, soğukkanlılıkla katledilip gömülmüş bir cesetle göz göze gelebileceklerinin bilincinde olan insanlar, arabada “gerçek manda yoğurdu nasıl olur?” sorusuna cevap aramaktadırlar. Otopsi teknisyeni, önünde parçalara ayrılmak üzere bir ceset beklerken kullandığı aletlerin kalitesizliğinden yakınır. Köy muhtarı, bu insanlar nereden gelir, nereye gider sorusunun cevabını hiç umursamaz ve ölüm kokan o akşamı, köye yaptırmak istediği morgun finansal ihtiyacı için kullanmak ister. Morg da ölümdür, ancak muhtar, yine bir başka ölümün yalnızca parasal ve siyasi kısmına kafa yormaktadır. Bu hissizleşmektir. Ölümün başka bir türüdür aslında. Aynı zamanda duruma karşı çaresiz bir kabullenme olarak görülebilir. Komiser Naci, “Yirmi senedir polisim ben doktor. Dile kolay yirmi sene. Ne tipler gördüm, nelere şahit oldum sen biliyor musun?” derken şaka yapmıyordur ne de olsa. Ancak yaşamış olduğu yirmi seneye rağmen hala domuz bağı ile aşağılarcasına bağlanmış bir ceset gördüğü zaman sinirleri tepesine çıkabilmektedir. Yıllar onun hislerini taşlaştıramamıştır. Naci, belki de çok sevdiği ve hasta olan çocuğu sayesinde ölüme karşı olan hassasiyetini yitirmemiştir.

Ceset arayışı baştan sona bir grup erkek arasındaki otorite mücadelesine dönüşecektir. Mücadeleden de ziyade, süregelen bir hiyerarşi ve emir-komuta zincirinin meydana getirdiği soğuk savaşa. Arabalardan inip cesedi bulamadıkları her nokta, Naci’yi savcı karşısında küçük düşürmektedir. Savcı, bakışları ve iğnelemeleriyle Naci üzerinde baskı kurmakta, bir noktadan sonra daha fazla dayanamayan Naci ise hırsını zanlı Kenan’dan çıkarmaktadır. “Halay başı olacaksın, Arap. Bu dünyada halay başı olacaksın.” Gruptaki tek mücadele bu değildir. İki arabanın şoförleri Arap ve Tevfik arasında da temelleri geçmişe dayanan bir gerilim bulunur. Arap bariz bir şekilde Tevfik’in adliyedeki görevini kıskanmaktadır. İki adam her daim birbirlerinin açığını arar. Bu tarz kıvılcımlar, bir işi halletmek için toplanmış eril bir grubun genelde yaşadığı sıkıntıları gözler önüne serer. Savcı ise grup üzerindeki sarsılmaz otoritesiyle beklemektedir. Tehditkar bir sabırla, yalnızca beklemektedir.

Doktor Cemal, içinde bulunduğu grupta bir gözlemci rolü üstlenir. Çevresindeki insanların birbirlerine karşı olan tavırlarına kimi zaman şaşkınlıkla, kimi zaman üstü örtülü bir sinirle, kimi zaman da yüzünde beliren gülümsemeyle şahit olur. İhtiyacını gidermek için girdiği kayaların arasında çakan şimşeğin ışığıyla beliren kabartmaya verdiği tepki, o akşamın ardından hissedeceği şeyleri gözler önüne sermektedir belki de. Doğa onu gecenin ilerleyen saatlerinde yaşayacağı şeylere hazırlamaktadır. “Bizim buralarda böyle doktor. Kendi göbeğini kendin kesmek mecburiyetinde kalıyorsun bir yerde. Ha yok, ben kesemem arkadaş diyorsan, iki dakikada alırlar çapını. Nereden geldiğini şaşarsın. Yok işte öyle, hem şoför mahalli olsun, hem cam kenarı olsun, hem de bedava.. yemezler. Maalesef hayvan terli. Adamın gözünden sürmeyi çekerler, üstüne üstlük bir de seni borçlu çıkarırlar. Onu bilir onu söylerim. Dairede duracaksın, merkezi kollayacaksın.” Arap Ali’nin bu sözleri rüzgarın uğultusunu ardına alıp yankılanırken kamera, adamın gözü yaşlı ve öfkeli yüzüne usulca zoom yapmaktadır. Anlattığı, aynı zamanda içinde yaşadığı hayatın suretinde bıraktığı izleri göstermek istercesine. Bu sözler şüphesiz doktor Cemal’i etkileyecektir. “Bir zamanlar Anadolu’da…” diyecektir belki de bir gün gerçekten. Varoluşunda soğuk soğuk esen o gecenin ardından.

Savcı da katildir. Yıllar önce eşini öldürmüştür. Ancak kendisini hiçbir zaman bu cinayetten sorumlu tutmamıştır. Eşi onu affetmiştir ne de olsa, cidden affetmiştir ya, kesin affetmiştir. Bir daha yaşanan olayın lafı bile geçmemiştir hatta. Kadın öleceği tarihi adeta bir kahin gibi öngörmüş ve tam da o tarihte, hiçbir sebep yokken, kalp krizinden ölüp gidivermiştir. Doktor, acı gerçeği savcının yüzüne çekinmeden vuracaktır. “Valla savcı bey, hiç kimse durduk yere ölmez. Tıpta yok böyle bir şey.” O gece savcı için bir günah çıkartma törenine dönüşür. Ne var ki doktor savcının içinin rahatlamasına müsaade etmemektedir. Gecenin ilerleyen saatleri savcı ve doktor arasında geçen bir diğer soğuk savaşa sahne olur. Savcı, doktora “pireli adam” yakıştırması yapar. Bir yandan o pirelerin artık hayatı boyunca vicdanını terk etmeyeceğinin bilincinde olarak, acı bir tebessümle. Ne de olsa intiharlar, genellikle başka insanları cezalandırmak için yapılmaz mı zaten?

Kadınların filmdeki yerleri çok kritik noktalara işaret eder. Maktulün eşi Gülnaz, kocasını Kenan ile aldatarak bütün yaşananların fitilini ateşlemiştir. Gülnaz’ın filmdeki rolü pasif bir “femme fatale” olarak değerlendirilebilir. Ayrıca hastane koridorunda kocasının eşyalarını bekleyen kadının rahat tavırları doktorun gözünden kaçmaz. Gülnaz’da kocasının ölümünden duyduğu üzüntüden çok Kenan’a karşı birikmiş kin ve nefreti vardır. Bu ise şüphesiz yıllar önce yaşadığı yasak ilişkiden kendini aklamak için başvurduğu yöntemdir. Bir diğer kadın, savcının eşi, film boyunca fiziksel olarak görünmese bile her daim varlığını hissettiren karakterdir. Hem savcının, hem doktorun, hem de seyircinin kafasında soru işaretleri oluşturan kadın; iki erkeğin de hayatında unutulmaz etkiler bırakacaktır şüphesiz. Naci’nin çocuğunun hastalığı yüzünden hayata karşı biraz isyankar eşinin yalnızca telefonda sesini duyarız. Ancak kadın, Naci’nin göründüğü her sahnede bizle beraberdir aslında. Dominant bir kadındır ve adamın tavırları üzerinde büyük etkisi vardır. Muhtarın kızı Cemile ise ölüm kokan o akşamın karanlığında beliren tek ışık olmuştur. Soğuk ve acımasız taşranın ortasında, karanlıkta, ölümün peşinde, dinlenmek için her biri bir köşeye çekilmiş eril grup; Cemile’nin saf güzelliği karşısında donakalır.

Kadının her karakter üzerinde yarattığı etki farklıdır tabii. Doktor Cemal için bu güzel kız bir yandan gençliğinin, öte yandan taşranın acımasızlığının bir hatırlatıcısı olmuştur. Böyle güzeller güzeli bir kız taşrada yitip gidecektir, kim bilir kendisinden önceki kaç tane benzeri gibi. Belki de Cemile, doktor için kaçıp gitme yönünde bir teşvik unsuru oluşturacaktır. Kenan, işledikleri korkunç cinayetin ezikliği ve vicdan azabı içerisindedir. Ruhundaki bütün kötü hisler, aklındaki pis düşünceler, yüzü mum ışığında aydınlanan Cemile’nin güzelliği ile çarpışır. Ortaya ise bu duygu yoğunluğuna dayanamayan adamın göz yaşları içindeki hali çıkar. Rüyanın gerçekten ayrımına kolay kolay varılamayan sekansta, Cemile aslında sıradan bir kadından çok ideadır. İyiliğin, güzelliğin, gençliğin ideası.

Doktor, bir karar vermenin eşiğindedir belki de. Komiser Naci’nin dediği gibi pılıyı pırtıyı toplayıp gidebilir, yahut dalından kopup dereye kadar yuvarlanan elma gibi, ne kadar uğraşsa da taşlara takılıp kalmış diğer çürük elmaların arasından çıkamaz. Otopsi esnasında maktulün soluk borusundan çıkan toprak, adamın diri diri gömüldüğüne işaret etmektedir. Bu durum zanlı Kenan’a büyük bir ceza artırımı olarak dönecektir şüphesiz. Doktor otopsi raporunda bu detayı belirtmez. Sebebi bir insanın diri diri gömülmüş olmasını kabullenememesi, insanlığa olan inancı mıdır; yoksa geçirdiği gecenin içinde bıraktığı karanlıkta, kafasına öz çocuğundan taş yiyen Kenan’a karşı beliren bir empati, merhamet huzmesi midir bilinmez. Ancak yaptığı şey görev tanımına uymaz, adil değildir. Artık kurbanın kanı ona da bulaşmıştır. Taşranın, süregelen işleyişin çarklarından biri haline gelmiştir. Kasaba okulunun zili çalar, neşeyle top oynayan çocuklar topu okul bahçesinden dışarı kaçırır. Otopsi masasında yatan maktulün oğlu(?) ise çocukların topunu heyecanla iade eder. Ekran kararır. “Yazan & Yöneten: Nuri Bilge Ceylan” yazısı çıktığında arkada birbirine karışan çocuk ve otopsi sesleri hala duyulmaktadır. Bir zamanlar Anadolu’da, hayat devam eder.

“İğdebeli’ne yağmur yağıyor, yağsın. Yüzyıllardır yağıyor, ne fark eder? Fakat bundan sadece yüz yıl sonra bile Arap; ne sen, ne ben, ne savcı, ne komiser… Hani şairin dediği gibi; yine yıllar geçecek ve geriye benden bir iz kalmayacak. Yorgun ruhumu, karanlık ve soğuk kuşatacak.”

 

1. görsel 2. görsel 3. görsel 4. görsel 5. görsel 6. görsel 7. görsel 8. görsel

Röportaj – Vera

Yaşam Tarzı Kategorisinde Tarafından

Müzik çoğu zaman melodilerden besleniyor olsa da aslında yaşanmışlıkların yansımasıdır. Devamını Oku

Eskici Şarkıları

Yaşam Tarzı Kategorisinde Tarafından

Sizinle bu yazıda 90’lar gezintisine çıkacağız sevgili Eaomag okurları. Bu yazıyı gece okumanızı öneririm. Sanki pandemi hiç olmamış ve evlere kapanmamışız gibi bir akşam İstiklal caddesinde olduğumuzu hayal edelim. Kızılkayalar’dan aldınız mı bir ıslak? Ağzınız tatlandıysa dümdüz yürümeye devam o halde. Mavi mağazasını gördüğünüzde arasından girin. Hemen orada canımız Eskici Pub’ı göreceksiniz. Orada genelde 90’lar Türkçe Pop’un unutulmaz şarkılarını duyarsınız.. Gelirseniz ben ve en yakın arkadaşımı da kesin görürsünüz..  Umarım seversiniz.

Devamını Oku

Ekran001- Dizi ve Oyuncu Markalaması

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Yeniden Ekran001 serisinde buluşmaktayız sevgili Eaomag okuyucuları. Umarım iyisinizdir. Bu haftaki yazıda daha önce değinmediğim bir konuya değineceğim. Dizi sektörüne reklam ve tanıtım üzerine kurulmuş bir sektör diyebiliriz. Dizi ve oyunculara marka diyemeyiz fakat isimler her zaman birer marka olabilir.  İsim bir marka için her şey demektir. Nasıl kimsenin anlamadığı, duymadığı bir kelime bir isim marka olamazsa bana kalırsa oyuncular ve diziler de böyle. Neden sadece dizi diyorum çünkü genelde oyuncular oynadıkları filmlerle, tiyatro oyunları ile değil dizilerle anılırlar. Bir dizi, bir oyuncu ne kadar çok duyulursa o kadar çok markalaşır ve büyür. Nasıl ki çok tutmuş bir dizi en başta doğru pazarlamanın ve doğru yapılan bir işin (senaryo yazımı, oyunculuk, yönetmenlik,..) eseri ise tanınmış bir oyuncu da hem yeteneğin hem çalışkanlığın hem de kendini kitlesine doğru tanıtmasının sonucunda başarılı olur ve ismi marka haline gelir. Hepimizin duyduğu bir takım söylemler vardır; “O varsa izlerim!” , “O diziye kim girse izlenir!”, ” O dizi kaç sezon sürerse sürsün izlerim!” , “Bu dizide bu adam oynamalı!” gibi. Aslında hepsi seyircinin duyduğu ismi tanımasından ve o isme karşı duyduğu güven sayesinde. İşte marka olmak da böyle bir şey.

İsmin yapıtaşını oluşturduğu bu düzende tek başına isim yeterli değil tabii ki. Önemli olan diğer unsurlar ise kendini doğru tanıtabilme, hedef kitleyi iyi tanımak ve beklentilerine karşılık verebilmek. Nasıl ki markalar faaliyetleri için müşteri kitlesini ve beklentilerini doğru analiz etmeye çalışıyorsa diziler ve oyuncular da izleyicisini analiz etmeli. Fakat bazen bu analizlerden genellikle biz ne versek izlerler sonucu çıkıyor. Fakat doğru olan yalnızca beklentileri karşılamak değil, beklenenlerin üzerine çıkabilmek ve hep yeniyi bulmaya çalışmak. İzleyici veya hedef kitle bir format izliyor diye hep aynı formatta proje üretmek bir noktadan sonra işe yaramaz. Nasıl ki her marka kendini rakipleriyle rekabet edebilmek için güncelliyorsa dizi sektörü de böyle yapmalı. Bu sorun sektörün en temel sorunlarından birisi. Diğer bir sorun ise kariyer yönetememe. Bir çok oyuncu mesleğine başlarken proje seçimleri ile kendine bir imaj yaratır. Bu imaj bazen ciddiye alınır bazen de alınmaz. Genellikle kariyerini yalnızca para kazanmak için kuran ve seçim yapmadan gelen tüm teklifleri kabul eden oyuncular başarısız bir imaj oluşturur. Proje seçimlerinde titiz davranan ve kaliteli iş peşinde olan mesleğini seven oyuncular ise idealist bir imaj çizer. Bu durum seyircilerine de mutlaka yansır. Çünkü imaj, beraberinde güveni getirir. Tam da bu noktada oyuncu isimleri birer markaya dönüşür, beraberinde dizilerinin imajını da şekillendirir.

Yani anlayacağınız imaj da çok önemli kilit bir nokta sevgili okuyucu. Benim merak ettiğim ve anlamak istediğim bir nokta var oda oyuncuları doğru menajerler mi yönlendiriyor? Y ada nasıl yönlendiriliyorlar veya bazı oyuncular da hiç menajerine danışmadan teklifi kabul mu ediyor? Neden soruyorum çünkü çok ilginç kariyer yönetimlerine şahit oluyorum ve her geçen gün daha çok şaşırıp sektörü anlamaya çalışıyorum. Bir kaç oyuncu var ki yaz dizilerinden başka dizilerde göremediğimiz kimi oyuncu var düşük reytingli diziye sonradan dahil olan yada sürekli dram dizisi seçip insanları kedere boğan.. Para kazanayım derdinden bulduğu her diziye giren ve erken finali kaçınılmaz olan oyuncularımız da yok değil. Ya da ben her şeye stratejik gözle bakıyorum bilemiyorum. Fakat bakılmadığı zaman ortaya ciddiye almayan bir seyirci grubu çıkıyor, acımasız eleştiriler de cabası.. Bana diyeceksiniz ki kolay mı bu sektör.. Elbette ki değil fakat dizi ihracatında dünyada ilk sıralarda olan bir ülkede olduğumuza göre dikkat edilse güzel olur sanki.

Bana göre utanç duyulması gereken ve imajı son derece kötü etkileyen başka bir konu ise dizilerdeki cinsiyetçilik, toplumsal dayatmalar, baskı altındaki kadınlar.. Bizim gibi bir ülkenin başarılı olduğu dizilerinin böyle anılması doğru mu? Kadına şiddet uygulayan erkek karakterler, töre cinayetleri, bekaret kontrolü gibi tarifi mümkün olmayan çirkinlikteki bu konular hala işlenmeye neden devam ediliyor? Daha da önemlisi bunların yapılmasına en başta yapımcılar neden müdahil oluyor? Her yıl fuarlarda gösterilen, yurt dışı satışları sayesinde sezonlar boyu devam eden işler neden böyle konular içeriyor, neden yaratıcı değiliz? İşin kötüsü böyle projelerde oynamayı kabul eden oyuncular nelere sebep olacaklarının farkında değil.. Kitlenize böyle dizileri layık görüyorsanız orasını bilemem. Amacınız böyle konularla farkındalıksa eğer zaten çok yanlış yerdesiniz. Ama diyorsanız ki ben ismimin lekelenmesinden hoşlanıyorum bir oyuncu olarak marka değerimi düşürmek hoşuma gidiyor, diziyi de umursamıyorum ben parama bakarım, buyurun o zaman sahne sizin.. Hatırlatayım saygı alınan bir eşya değil, kazanılan bir statü..

Yazımı bitirirken bana soracak olursanız doğru dizi markalaması hikayenin izleyicisini ne kadar kazandığıdır. Yani bence en önemli unsur hikayedir. Hikaye aslında bir beklentidir. İzleyici hem kendi hayatından hem de ulaşmak isteyip ulaşamadığı hayatlardan kesitler görmek ister fakat hiç tanımadığı bilmediği hayatlar değil. Oyuncu içinse seçtiği projeler imajın büyük kısmını oluşturur. Çünkü oyunculuk zaten içinden bir karakter çıkarmak, yaratmak, kendinden katmak değil midir? Yada insanı insana insanca anlatmak? İşte bu yüzden değerleri olan, insanlığa bir şeyler katan karakterler çok kıymetli onları oynayan oyuncular ve oluşturdukları güvene dayalı imaj da. Anlatmak belki kolay ama ders vermek çok daha kıymetli ve zordur. Hele ki verilen ders toplum nezdinde yer buluyorsa.. Ama asıl mesele iyi insan olmak. Oyuncu iyi insan olmalı, empati kurabilmeli, duyguları yoğun yaşayabilmeli bize de aktarabilmeli.

Çok konuştum, elbette ki işin ehli değilim fakat bu konular hakkında konuşmayı çok seviyorum ve biliyorsunuz ki bu seri bunun için var. Hep söylerim sevgi diye. İçinden sevgi geçen, geçirilebilen her şey güzeldir. Bu her işte böyle. Sevgiyle kalmak sözü bu nedenle çok hoşuma gidiyor, hep de böyle bitirmek istiyorum yazdığım yazıları.

Dünya kalbinde sevgi barındıran insanlar hatırına döner ve sevgi yapılan her işi güzelleştirir, en güzel imaj da insan da içinde sevgi olandır. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere!

Fargo

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

İnsanın kendi başarısı gibisi yoktur.

Karlarla kaplı bir hiçliğin ortasında yazılmış, gerçek (!) suç hikayesi. Coen Kardeşler’in hayatın baştan aşağı bir kara komediden ibaret olduğuna dair yaptığı güçlü tez çalışması. Kar’ın üzerindeki kan, pisliğin içindeki güzellik, suç ve cezanın ortasındaki masumiyet… Kurgunun rahatsız edici gerçekliği, baştan sona dahiyane bir trajikomedi, Fargo.

Hayatı aksiliklerle dolu, kendi kendine hiçbir şeyi başaramamış, maskülenliği zengin ve egoist kayınpederi tarafından bastırılmış bir adam, tabii ki zedelenen erkekliğini geri kazanmak için eşini (bir kadını) tehlikeye atmakta hiç tereddüt etmeyecek. Ne yazık ki hayat her zaman olduğu gibi cilvesini yapacak ve kurduğu komplonun ele başı olan suçlular, bütün işi ellerine yüzlerine bulaştıracak. Eşi ve çocuğuyla yaşadığı hayattan zevk almayı beceremeyen bir adamın aç gözlülüğünden tohumlanan hikaye, yine aç gözlülükler zincirinin yola açtığı bir kaos ve hezimetle sonuçlanacak. Üstelik tüm bu yaşananların hiçbir şeye anlam veremeyen seyircisi, tamamen gözü tok, mütevazı bir hayata sahip, karnı burnunda, her daim gülümseyen polis memuru olacak. Eril egosu yüzünden ortalığı birbirine katan ve cinayetlere sebep olan bu topluluğun yanı başındaki ailenin -Marge’ın ailesinin- erkeği ise işsiz. Evin maddi ihtiyaçları kadın tarafından karşılanıyor. Ne var ki diğerlerinin aksine bu iki insan, bekledikleri çocukları ile beraber huzurlu yaşamayı başarıyorlar. Başarılılar ve başarısızlar, aç gözlüler ve tok gözlüler, mutlular ve mutsuzlar… ne var ki nefret dolu insanın tuttuğu bir silah karşısında hepsi birbirinden farksız.

Anlayamıyorum, gerçekten anlayamıyorum. Hepsi bir miktar para için miydi? Biliyor musun, hayatta bir miktar paradan daha önemli şeyler vardır.

Hayata karşı kötümser olduğu kadar iyimser bir film Fargo. Her şeyin sonunda suçluların bir şekilde cezasını bulduğu, masumların ise buruk da olsa bir mutlu sona kavuştuğu hikayelerden. Bütün yaşananların sonunda ortada kalan ise -her zamanki gibi- dağılan ailenin hamburger yemekten ve buz hokeyi oynamaktan zevk alan çocuğu. Film, insanın asla sona ermeyen para aşkı ve mide bulandırıcı maddeciliğine yazılmış, ironik diyaloglar ve olaylarla inşa edilmiş bir hiciv olarak görülebilir. Her eylemin yapıcı veya yıkıcı bir sonucu olduğuna dair yer yer acımasız bir hikaye. Aynı zamanda Carter Burwell’in muazzam müziği ve ikonik Paul Bunyan heykeli ile pekiştirilmiş bir Orta Amerika destanı. Seri cinayetler işlenirken, adam kaçırma olayları yaşanırken, odun kesme makinelerinde cesetler parçalanırken, diğer insanların her şeyden habersiz evlerinin önündeki karları kürediği bir mekanda, buz gibi bir iklimin ortasında, yer yer insanın içini ısıtan güvenli ve sıcak barınaklara sahip, yine buz gibi bir anlatı.

Coen Kardeşler’in rüştünü ispatladığı filmi olarak görülen Fargo, aynı zamanda yönetmenlerin sinemaya giriş yaptığı işlerinden Raising Arizona’ya bir devam filmi olarak düşünülebilir. 1987 tarihli filmde H.I. ve Ed isimli karı kocanın tek istedikleri çocuklu bir yuva kurmaktır. Ne var ki kadın kısırdır ve çocuk sahibi olmaları mümkün değildir. Raising Arizona, H.I. karakterinin baba olabilmek için işlediği kara komik suçu anlatır. Polis memuru olan Ed’in iyimserliği sayesinde kadın ile Fargo’nun Marge’ı arasında bir bağ kurulabilir. İki film birbirine zıt şeyleri anlatarak kardeşlerin hayata bakış açısını pekiştirir. Raising Arizona mutlu bir aile kurma motivasyonuyla işlenen bir suçu anlatan absürt bir komediyken Fargo, ilk filmde hayali kurulan aileye sahip bir adamın bundan tatmin olamayarak işlemeye çalıştığı suçu anlatan bir trajikomedidir.

Fargo, temeline, istediğiniz planı yapın, hayat onu bozmanın bir yolunu elbet bulacaktır düşüncesini yerleştirir. Seyircisine mütevazılığı ve tatminkarlığı öğütler. Doğduğu yeri -Minnesota özelinde bütün dünya- her şeye rağmen buruk bir aşkla seven iki başarılı Auteur’un yapıcı eleştirilerinden oluşur. Yönetmenlerin belki de her filmi gibi, göründüğünden daha derin ve detaylıca analiz edilmeye değer inceliklerle bezenmiş bir başyapıttır.

 

1. görsel 2. görsel 3. görsel 4. görsel

Vertigo

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

vertigo; sizin veya gördüklerinizin döndüğünü hissetmenize yol açan bir histir. Sıklıkla bulantı, kusma ve denge kaybı bu duruma eşlik edebilir. Genellikle baş dönmesi olarak adlandırılmaktadır.

Hayal kırıklıkları, bunalımlar, sanrılar ve travmalar üzerine bir film Vertigo. Merkezine emekli bir polisin görev arkadaşının kendisini kurtarmak için yüksekten düşerek ölümüne tanık olmasının ardından baş gösteren yükseklik korkusu problemini alır. Hitchcock, hikayeyi sinemasının benzersiz alametifarikalarından olan gizem unsuru ile öyle titiz donatır ki Vertigo, 21. yüzyılda bile izleyicisini her açıdan tatmin etmeyi başarır. Senaryodaki zekanın yanı sıra, film unutulmaz bir görsel deneyim yaşatır. Özellikle yeşil, turuncu, kırmızı, mor renklerinin bol keseden kullanımı ve özenilmiş sinematografisi, insana sinemayı neden sevdiğini hatırlatır. Halüsinatif baş dönmesi, yani vertigo, sekanslarındaki renk geçişleri özgünlüğü ile beraber 2001: A Space Odyssey gibi filmlere de iyi bir ilham kaynağı olmuştur.

John Ferguson, eski bir arkadaşının eşi olan Madeleine’i takip etmekle görevlendirilir. Kendisine anlatılan hikayeye göre Madeleine, büyük büyük anneannesi Carlotta Valdes’in ruhu tarafından kontrol edilmekte ve eşini korkutan davranışlar sergilemektedir. Dedektifin takibi boyunca Madeleine, hikayeyi doğrulayacak hareketler yapar. İntihar etmeye kalkışır, gizemli bir şekilde ortadan kaybolur, Carlotta’nın tablosuyla saatlerce bakışır. Bütün bunlar yaşanırken arkadaşı John ile, Hitchcock da seyircisiyle acımasızca alay etmektedir aslında. John Ferguson, yalnızca ustaca planlanmış bir cinayete atanmış çaresiz tanıktan ibarettir. Madeleine, günler boyu takip edildiğinin bilinciyle adamı intihara meyilli olduğuna ikna etmiş, dedektifin yükseklik korkusunu kullanarak sahte bir intihar ve gerçek bir cinayete suç ortaklığı etmiştir. Talihsiz John bu da yetmezmiş gibi Madeleine’e aşık olur ve yükseklik korkusu yüzünden bir ölüme engel olamamanın utancının yanına, sevdiği kadının intiharına tanık olmanın buhranı eklenir. Ferguson’un doktorunun vertigo hakkında dediği gibi “Bu tarz travmatik hastalıkları yenebilmek için genelde bir travma daha yaşamak gereklidir.” John, Madeleine’in sözde intihar ettiği kuleye çıkamayarak vertigo ile verdiği ilk mücadelede başarısız olur. Ancak ikinci bir şansı olacaktır.

Gördüğü tüm sarışın, gri takım elbiseli kadınları Madeleine sanmakta olan John, tam anlamıyla bir bunalım dönemindedir. Ta ki bir gün sokakta tıpatıp Madeleine’e benzeyen o kadına rastlayana kadar. Ferguson, sokakta gördüğü bu kadına değil, Madeleine’e olan benzerliğine ilgi duymuştur. Onu Madeleine gibi giydirmeye çalışır, saçlarını ve makyajını düzelterek onu yeniden yaşatmak ister. Kadın da dedektifi sevmektedir ama olduğu gibi kabul edilmemekten rahatsızdır. Ferguson’un bu çabalarının ardındaki şey sade bir aşk değildir oysa. Adamın Madeleine ile bitmemiş bir hesabı vardır. Bunalımını yok etmenin ve travmasının üstesinden gelmenin tek yolu onu geri getirmektir. Kadın istenen her şeyi yerine getirdiğinde Madeleine’e benzeyen başka bir kadın değil, Madeleine olmuştur. John Ferguson, intiharına tanık olduğu kadını tekrar karşısında gördüğünde dili tutulur. Saniyelerce tutkuyla öpüşürler. Adamın bitmeyen kabusları bir nebze de olsa son bulacaktır artık. Ta ki kadın, Madeleine’e, aslında Carlotta’ya, ait olan bir kolyeyi tekrar ortaya çıkarana kadar. Her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır. “Bir cinayetin hatırasını asla saklamamalısın.” John Ferguson, kadının Madeleine’e olan mucizevi benzerliğini ve Carlotta Valdes hikayesini mantığa oturtabilmenin rahatlığını yaşar. Ne var ki daha hiçbir şey bitmemiştir. Şimdi Vertigo ile yüzleşme zamanıdır.
John, Madeleine’i zorla sözde intiharın yaşandığı kuleye götürür ve beraber en tepeye kadar çıkarlar. Ferguson başarmıştır, yükseklikten ölümüne korkmasına rağmen cinayet mahalline ulaşmayı başarır. Merdivenlerde kadından bu titiz cinayetin tüm detaylarını öğrenir, hesap sorar. Nihayet yukarıda baş başa kaldıklarında kapıdan bir rahibe girmekteyken kadın korku, utanç ve panikle daha önceden intihar ettiği kuleden tekrar atlar. John Ferguson bir ölüme daha, bu sefer gerçekten, tanık olur. Böylece korkusunu atlatmasına vesile olacak ikinci travmayı yaşamıştır. Sonunda, ne kadar yüksek olursa olsun, aşağı atlayan kadının arkasından ürpermeden bakmayı başarır.
Vertigo, başından sonuna kadar eski bir dedektifin travmatik yükseklik korkusunu atlatma hikayesidir. Alfred Hitchcock 1958 yılında seyirciye “plot twist” kavramının benzersiz örneklerinden birini sunar. Film boyu izleyici  tamamıyla metafizik bir sonuca odaklanır. Carlotta Valdes’in ruhunun hikayeyle olan bağlantısı her ne kadar mantıksız gelse de yaşananların gerçekten de başka bir açıklaması yok gibidir. Madeleine’e tıpatıp benzeyen bir başka kadının ortaya çıkması, yani ölmüş olan birinin sokakta görülmesi, bu metafizik varsayımlarını iyice güçlendirir, kadının sonradan yırtıp attığı mektubunda her şeyi itiraf edişine kadar. Hitchcock, seyircinin dikkatini bir sonuca yoğunlaştırmış, ardından hikayeyi tepetaklak edip her şeyi mantıksal zemine oturtmuştur. Seyircinin gerçekleri John Ferguson’dan önce öğrenmesi, adamın iç burkan çabalarını ve çaresizliğini daha yoğun kılar. Yönetmen izleyenin duygularını bu şekilde istediği kıvama getirir. Vertigo şüphesiz Hitchcock ismini sinemanın unutulmaz ustaları arasına yazan filmdir. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, tutkulu ve takıntılı, unutulmaz bir hikaye.

Ekran001-Gündem Notları

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Uzun bir aradan sonra Ekran001 serisinde yine birlikteyiz sevgili EAOMAG okurları. Gündeme dair konularım birikir birikmez hemen oturdum başına.. Bilmeyenler varsa diye bu köşede ekrana dair olup biten ne varsa hep beraber konuşuyoruz.. Bakalım bu hafta neler konuşacağız..

Malum yaz geldi. Haliyle televizyon ekranlarında yaz dizileri sezonu açılmış oldu. Buraya arkadaşlarımla kumsalda çektirdiğimiz fotoğrafı bıraktım bu vesileyle.. Çünkü yaz demek benim için arkadaşlık dostluk kardeşlik demek. Çünkü yaz geldiğinde hep en eski dostlarımı görürüm. Fakat televizyon ekranı pek öyle değil. Nerede o eski yaz akşamları.. Bu yaz da hep holding, entrika efendim bir takım şapşal asistan klişesi dozu alacağız belli. Ara sıcak olarak da üzerine  zengin kız fakir oğlan ektik mi oldu mu size yaz dizisi.. Peki ne zaman değişir bu devir.. Ne zaman eski dostlar bir araya gelmiş temalı dostluk ve arkadaşlık içeren entrikanın e si olmayan bir iş izleyeceğiz? Yaz demek samimiyet, sıcaklık değil midir mesela? Ben bunu projelerde arıyorum ama o terkedilmiş ve üzerinde de oynanmayan yapaylığı görünce üzülüyorum..

Bir başka can sıkıntım mafya dizileri.. Sürekli insanlar birbirlerini vuruyor, insanlar kaçırılıyor, şiddetin bini bin para.. Bir kere olur iki kere olur sürekli neden oluyor? Bunca kötülüğün içinde televizyonu açtığımızda birilerini öldürmek için yaşayan insanlar görmeyelim.. Yapacaklar madem ,kadınlardan harem kurmuş dizi karakterlerini güzel göstermesinler mesela.. Kadının namusu adı altında yapılan psikolojik şiddeti de görmeyelim değil mi? Ne bileyim töre dizilerini bir süre izlemeyelim. İnsanlar izliyor diye tutmuş dizi konseptleri tekrarlanmasın..

Dizi izleyicisi olup yorumlarınızı sosyal medyada yazmayı seviyorsanız eğer diziler ile ilgili çıkan haberleri de görüyorsunuzdur. Bu haberler ne yazık ki ara ara can sıkıcı olabiliyor. Yalan haber de çıkabiliyor dizi ile ilgili ipucu (spoiler) da verilebiliyor. Ne yazık ki bunlar izleyicinin heyecanının kaybolmasına sebep oluyor dolayısı ile ekibin emeği boşa gitmiş oluyor. Benim bildiğim etik aynı etik, bir gazeteci bunu yapınca etik çerçevesi içerisine mi giriyor? Aslında etiğin ne olduğunu düşünmesi gereken gazeteciler değil onlara bu bilgileri verenler.. Peki dizisi ile ilgili bilgi sızdırılan yapımcılar, senaristler, oyuncular bu durumdan hoşnut mu? Bu konular bana göre tartışmaya açık olmasa da anladığım üzere dizide ne olacağını söylemek bir gazeteci yazınca etik olabiliyormuş ve bizim bunu tartışmamamız gerekiyormuş. Yorum sizin..

Sosyal medyada rastladığım beni bir hayli üzen ve sinirlendiren bir olaydan da bahsedeceğim. Ünlü bir şarkıcı ile ünlü bir oyuncu birlikteliklerini sosyal medyadan ilan ettiler. Ediş o ediş oldu linçler durulmadı. Ne ünlü şarkıcı hanımefendinin geçmişi kaldı ne de oyuncu beyefendinin. Kim diyenler olacak ben köşemde isim vermeyi tercih etmiyorum çünkü zaten anlayan anlıyor ve polemiklerden de kaçınmış oluyorum. Bu ünlü şarkıcı hanımefendinin geçmiş ilişkisi ile beyefendinin geçmiş ilişkileri mi kıyaslanmadı, günlerce Twitter gündem listelerinde mi kalmadılar neler neler.. Okuyayım dedim aklıma mantığıma sığmayacak yorumlar.. İkisini de seversiniz sevmezsiniz anlarım kimseyi sevmek zorunda elbette ki değiliz ama klavye başından hakarete varan ifa

deler yazmak bir suç biliyorsunuz değil mi? Bu arada beyefendi oynadığı dizi karakterinden bağımsız birisi umarım bir gün bu fark edilir.. Çok sevilen ve benimsenen bir dizi karakterinin aşkından yola çıkarak karakteri canlandıran beyefendinin aynı aşkı yaşayacağını düşünmek hangi kafanın eseridir bilinmez.. Arkadaşlar şu konuda anlaşalım herkes istediği kişiye aşık olabiliyor bu seçilebilen bir şey değil ne yazık ki. Ve onlar da insan, bunları okuyup üzülüyorlar işin kötüsü bu insanların aileleri var.. Umarım artık hayatınızı tanıdığınızı sandığınız tanınmış insanlara hakaretler etmekle geçirmezsiniz sevgili seyirciler..

Ve gelelim “body shaming” meselesine. Efendim artık kadınların vücutlarını rahat bırakır mısınız? Sevgili magazin basını deyim yerinde ise kadın bedeni üzerinden eleştiri yapmanın bağımlısı olmuş durumda. Yaz aylarında bikinili resim veren kadın ekran yüzlerini neden rahat bırakmıyorsunuz? Kilo almış vermiş bunları konuşmak, vücutlarının her bölgesinin kare kare sosyal medya hesaplarımızda dolaşması beni çok rahatsız ediyor. Ben ünlü olmayan birisi olarak bu durumdan rahatsızlık duyuyorum fotoğrafları boy boy çekilen hanımefendilere sabır diliyorum. Yapmayın ne olur. İncitici yorum yazan muhabirler ne olur bir kere düşünsün kendilerine yapıldığını.. Ve o haberleri görüp üzerine bir tekme daha vuran ve vücut eleştirisi yapan sosyal medya kullanıcıları da düşünürse çok sevinirim..

 

Bende huy olmuş genelde yazılarımı sevgi ve saygı dileyerek bitirmek. Özellikle ekran köşesinde buna çok fazla ihtiyaç duyuyorum. Unutulmasın ki sanatçı toplumu aydınlatır, ve çoğunlukla da toplumdan beslenir.. Hatalarımızdan, yaşayışımızdan  üzüntülerimizden ve sosyal medya sayesinde yazdıklarımızdan.. İşte bu yüzden nasıl bir toplum olursak bizim içimizden çıkacak sanat da bize benzer, bizimle şekil alır. Yani en azından ben böyle düşünüyorum.

Yepyeni konularla gündemlerle hep görüşeceğiz ama birbirimizi sevmeyi ve saygı duymayı unutmayalım. Ve unutmayalım ki yazdıklarımız ağzımızdan imkanımız olsa zaten çıkacak olanlardır.. Sevgiyle ve saygıyla..

1 2 3 10
Git Yukarı