Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Tag archive

özgürlük

Ourselves Alone: Biz Hep Yalnızdık

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Selamlar hepinize. Malum bir süredir yoktuk. Bu arayı kapatırken sizleri, yine beni etkileyen oyunlardan bir tanesi ile buluşturmak istiyorum. Yine biraz kadınlar (artık alışmış olduğunuzu varsayarak) ve başlıktan da anlaşıldığı gibi biraz da yalnızlık kavramı üzerinde duracağız..

Hepimiz zaman zaman yalnızlık çekeriz elbet. Ya da yalnız kalma ihtiyacı hissederiz. Peki ya öylesi bir kalabalığın, sevdiğiniz ve sevildiğinizi düşündüğünüz insanların tam da ortasında hissedilen türden bir yalnızlık? Hatta kadın olduğunuz için yalnızlığa mahkum edilmek? Erkek egemenliği ve ataerkillik altında acı çeken, derinlerde bağımsız olmak isteyen fakat bunu gerçekleştiremeyen, kurdukları dostluk ile “yalnızlıklarını” paylaşan üç kadının hikayesi Ourselves Alone

Bu oyunda bahsedeceğimiz yalnızlık, etrafındaki erkeklerle yaşadıkları sıkıntılardan sonra üç ana kadın karakterimiz tarafından seçilen, -veya seçilmek zorunda bırakılan- bir şey. Yazar Anna Devlin’in de belirttiği gibi üçü de temelde yalnız. Ourselves Alone, aslında IRA’nın (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) siyasi cephesinin adı olan Sinn Fein’in İngilizce çevirisi. Başlangıçta kendi elleriyle birleşik bir İrlanda inşa etme kararlılıklarını ifade ederken, zamanla anlam ironik bir şekilde bükülme yaşar ve milletlerin yalnızca “kendileri için” olduğunu göstermeye başlar. Bu noktada kadınların herhangi bir erişimi de reddedilir. Dolayısıyla onlar, kendileri yalnızlardır.

Oyun, Devlin’in dediği gibi ‘komik’, ‘ciddi’ ve ‘anne’ olan üç kadının tanıtılmasıyla başlar. Daha sonra diğer aile üyeleri, ilgili kişiler ve bir de yabancı oyuna dahil olur. Böylece oyun boyunca onların (üç kadının) etrafındaki erkeklerin de etkisiyle hayatlarının nasıl farklı yollarda değiştiğini görürüz.

Frieda’nın kulüpte şarkı söylediği sahneyle başlayan oyun, aslında yazarın bize ‘komik’ olan karakteri tanıtmasıdır. Bu noktada Cumhuriyet sosyal kulübü, oyunun tüm tonunu ve atmosferini belirleyen bir faktördür. Kulübün duvarında Sands, Hughes ve McCreesh’in de aralarında bulunduğu on ölü açlık grevcisinin portreleri vardır. Frieda’nın ‘zırhlı araçlar, tanklar ve silahlar / oğullarımızı almaya geldiler’ sözlerini içeren şarkısı buranın savaş, terör ve erkekler bölgesi olduğunu gösterir. Okuyucu ise Frieda’nın aslında orada olmak istemediğini, yalnızca şarkılarını söylemek istediğini anlar.

Birinci sahnedeki kulüp ortamının aksine, ikinci sahne Donna’nın evinde bir odada geçer. Frieda’nın IRA’nın aktif bir katılımcı olan ablası Josie, mevcut durumda terörist faaliyetlerinden dolayı hapiste olan kardeşi Liam’ın nikahsız eşi Donna’nın evinde kalıyordur. Bu arada Josie ise, evli bir adam olan IRA lideri Cathal O’Donnell’a aşıktır ve aşkının boşunalığı karşısında hüsrana uğramıştır. ‘Ciddi’ olan Josie karakterinin aslında ne kadar duygusal olduğunu da bu sayede görmüş oluruz. (Sanırım ‘anne’ olan karakterin Donna olduğunda hepimiz hemfikirizdir.) Ardından diğer karakterlerle tanışırız. (Özellikle kadınlar üzerinde durmak istediğimden diğer, yani erkek karakterlere pek odaklanmıyor oluşumu mazur görürsünüz umuyorum.)

Oyun boyunca üç kadının da nasıl erkek egemenliği veya ataerkillik altında acı çektiğine şahit oluruz. Bunun yanı sıra, yine tüm erkekler baskın yaratıklardır ve yine bir şekilde üç kadına da zihinsel veya fiziksel olarak eziyet etmeyi başarırlar. Kadınların içlerinde bulunduğu ataerkilliğe ve Cumhuriyetçilik kavramına karşı tutumları ise oyun süresince inişli-çıkışlı bir şekilde ilerler. Frieda, etrafındaki erkeklerin temsil ettiği ideolojiyi kabul etmez. “Kadınların paspas olduğu şarkılardan bıktığı için” kendi şarkılarını söylemek, siyasetle ilgili şeyleri umursamamak ya da dahil olmak istemediği için de kendi şarkılarını söyleyebileceği bir çözüm yolu aramaktadır. IRA’nın aktif bir katılımcısı olan Josie, (Bir kadın aktivist olarak daha öncü bir rol oynama arzusuna rağmen, kendisini sadece haberci bir kız olarak istihdam ettiğinden çaresizliği ve hayal kırıkları daha da ağırlaşır.) tüm bu siyasi eylemlerden vazgeçer. Donna ise içinde bulunduğu durumdan muzdarip, uysal ve sakin bir ev hanımı olarak öne çıkmaktadır lakin aynı zamanda Batı Belfast’daki kadınlar için hayatın nasıl bir şey olduğuna dair de keskin bir anlayışı vardır. Hayatı, İngiliz askerlerinin yaptığı ev baskınlarının neden olduğu bozulma ile sembolize edilerek kargaşa ve korku içinde ilerlemektedir.

Şimdiye kadar söyledikleriminden anlayabileceğiniz gibi üç karakterimiz de erkeklerle eşit olmaya yakın bile değiller. Zira oyunda güçlü bir ataerkillik ve üç kadına yönelik baskı mevcuttur. Yine oyundaki hiçbir kadın aile içi şiddete karşı güvende değildir. Hayatları, çevrelerindeki erkekler tarafından inşa edilir, kontrol edilir ve temsil edilir. Örneğin, Frieda, sırf onun politik ideolojisini onaylamadığı için babası tarafından vurulur ya da Donna, Liam sayesinde zihinsel ve fiziksel işkenceye maruz kalır.

Yazımızı bitirmeden bahsetmek istediğim bir şey daha var. Frieda, son monologda üç kadının “yüzmek için erkeklerin tartıştığı kamp ateşinden kaçtığı” mehtaplı bir geceyi hatırlar. Hafızası, erkeklerin müdahalesinden önce kadınların deneyimlediği dayanışmayı kutlayan bir aydınlanma anı yaratır. Bu anı aslında hayatlarının geri kalanından ayrı olarak kısa bir zamana aittir. Şimdi, başka seçenekleri yokken ve her şey değişmişken, o hatıranın içerisinde ne kadar da umursamaz olduklarını ve kendilerini özgür hissettiklerini vurgular aslında.

Oyunun sonunda yaşananlara gelirsek, Josie’nin babasının evine geri döndüğünü  ve onun kurallarına uyduğunu görürüz. Bana kalırsa böylesi bir karakter için mevcut şartlardaki en iyi seçim de budur. Zira babası Josie’yi ve gayrimeşru bebeğini kabul ederek onların temel ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Donna ise Liam’dan ayrılır ve çocuğuyla bir başına kalır. Bir şekilde özgürlüğü için en çok mücadeleyi veren Frieda ise kendi şarkılarını yazmak için İngiltere’ye gitmeye karar verir. Kim bilir belki bu sayede kendi sesini bulması da mümkün olabilir.

Her birimizin (cins/cinsiyet ayırt etmeksizin) bir gün kendi sesini bulabilmesi dileğiyle…

Bonkis : Menemen değil Avokado!

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Selam sevgili EAO MAG okurları! Sizlere tatlı bir kafeden, pardon diziden bahsedeceğim bugün. Öncelikle bir dizi olduğu konusunda anlaşalım. Ama kafe de aynı zamanda. Neyse siz Blu Tv’yi açın ve karar verin bence! 🙂 Ama mutlaka açın, öyle böyle değil çok tatlı. Üstelik Deniz Tezuysal, Vildan Atasever, Sergen Deveci, Öykü Naz Altay, Burak Sevinç ve Lale Mansur gibi isimler de var!

Devamını Oku

Babel

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

 “…ve kendi seviyesine ulaşmak için devasa bir kule inşa eden kullarını gören tanrı, onları sonsuza dek farklı diller konuşmaya mahkum etti.” Devamını Oku

Sıra Dışı Bir Dünya: ANİME

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Küçücük, genelde sivri çeneli kalp yüzlü karakterleri bilirsiniz. Yüzlerinin yarısını kaplayan büyüklükte kahverengi, mavi, ela, yeşil gibi bildiğimiz doğal renklerin haricinde pembe, mor, kırmızı gibi fantastik renklerdeki gözlerini de… Devamını Oku

A Bout De Souffle

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

“Keder ile hiçbir şey arasında tercih yapacak olsam, kederi seçerdim.” Devamını Oku

Ekran001 – Dijital mi, TV mi?

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Evet sevgili EAOMAG okurları, yine Ekran001 ile beraberiz! 2021’e adım attığımız şu zamanlarda yepyeni işler kapıdayken bir konuya açıklık getirelim. TV mi dijital mi? Görür görmez dijital diyeceğinizden emin gibiyim. Hatta eminim, fakat birlikte bir algıyı yıkalım da isterim. Olaya bambaşka pencerelerden bakalım, gelin. Öncelikle, yazımda bahsettiğim her konu ülkemiz sınırları içerisinde. Türk televizyonları ve yine Türk dijital dizi platformlarından bahsedeceğim. Şu günlerde biliyorsunuz dijital mecralar fazlalaştı fakat benim gönlüm televizyonunun yitip gitmesine razı değil. Hala Türk televizyonlarına güzel işler yapılmaya devam ediyor arkadaşlar. Güvenin bana, sadece değerleri bilinmiyor. Devamını Oku

Çocukluk Özlemi

Yaşam Tarzı Kategorisinde Tarafından

Selamlar sevgili okurlarımız…

Biraz geriye gitmeye, çokça gülümsemeye var mısınız? Lafı uzatmayayım o halde, buyurun aşağıya. Devamını Oku

i’m thinking of ending things

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Bitirmeyi Düşündüğümüz Şeyler Var

(İnceleme, filmin konusu hakkında yoğun spoiler içermektedir.)

Geçmişiz pişmanlıklarla; hatırlamaktan hoşlanmadığımız anılar, pek de gurur duymadığımız işlerle dolu. İnsanın kendine değer biçmesine yardımcı olan unsurlardan biridir anılar. Hepimizin hayattan beklentilerinin baştan aşağı değiştiği 2020 yılında, sürreal sinemanın modern ve üretken dehası Charlie Kaufman, bizi bir okul hademesinin zihninde unutulmaz bir yolculuğa davet ediyor.

Devamını Oku

Yeni Nesil Kütüphane: WATTPAD

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Selamlar efendim! Nasılsınız? İyisinizdir inşallah. Biraz kitaplardan, kütüphanelerden konuşalım istiyorum nereye kadar pandemi pandemi, değil mi ama? Haydi çaylarınızı alın, yeni nesil bir kütüphane görevi gören bir platformdan bahsedeceğiz; Wattpad’ten… Devamını Oku

The Trial of the Chicago 7

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Politik Dava Diye Bir Şey Yoktur

(Spoiler içerir ancak bir önemi yok.)

Yok mudur gerçekten? Netflix’in son işlerinden “Şikago Yedilisinin Yargılanması” ABD’nin ve dünyanın adalet tarihindeki lekeleri sözünü sakınmadan hatırlatan, tempolu ve cesur bir yapım.

Devamını Oku

Git Yukarı