Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Tag archive

yalnızlık

Spencer

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Burada tek bir zaman kipi var. Gelecek yok. Geçmiş ve şimdiki zaman da birbirinden farksız.

Devamını Oku

Bir Zamanlar Anadolu’da

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Bir otorite mücadelesi, bir yalnızlık ve çaresizlik hikayesi, ölüm denen şeye karşı işlevsiz bir serzeniş. Bir zamanlar, Anadolu’nun ücra bir kasabasında…

Kırıkkale’nin ıssız ve sessiz açıklarında bir gece vakti. Ölüm her yerde, ölüm her şeyde. Görev başında on-on iki adam, ölüm hepsinin aklında. Her biri ayrı hikayelere, ayrı endişelere sahip. Onları o akşam bulundukları yere getiren hikayelere. Hepsi tepelerinde gezinmekte olan ölümün farkında, ama hiçbiri farkında değil. Herkes gitmek derdinde, kaçmak derdinde; o uğursuz akşamdan, bu uğursuz topraklardan. Kolay değil. Evde hanım ilaç beklemekte, Ankara’da görev beklemekte, hastanede çaresiz hastalar öylece, yalnızca beklemekte. Hepsi de asla kaçamayacağının bilincinde.

Ceset aramak, bir nevi ölümü kovalamak. O akşam farklı görev tanımlarıyla toplanan herkes, sonunda ölümün beklediği aynı yolda yürümektedir. Ne var ki, neredeyse hiçbiri durumun ciddiyetini kavrayamaz. Hepsinin o akşamdan farklı beklentileri vardır. Arap ağaçtaki elmaların, tarladaki kavunların derdindedir. Jandarma komutanı metre-kilometre hesaplarıyla kafayı bozmuştur. Onun için ölümün kol gezdiği bu uğursuz akşam böyle ince detaylardan ibarettir. On dakika sonra, soğukkanlılıkla katledilip gömülmüş bir cesetle göz göze gelebileceklerinin bilincinde olan insanlar, arabada “gerçek manda yoğurdu nasıl olur?” sorusuna cevap aramaktadırlar. Otopsi teknisyeni, önünde parçalara ayrılmak üzere bir ceset beklerken kullandığı aletlerin kalitesizliğinden yakınır. Köy muhtarı, bu insanlar nereden gelir, nereye gider sorusunun cevabını hiç umursamaz ve ölüm kokan o akşamı, köye yaptırmak istediği morgun finansal ihtiyacı için kullanmak ister. Morg da ölümdür, ancak muhtar, yine bir başka ölümün yalnızca parasal ve siyasi kısmına kafa yormaktadır. Bu hissizleşmektir. Ölümün başka bir türüdür aslında. Aynı zamanda duruma karşı çaresiz bir kabullenme olarak görülebilir. Komiser Naci, “Yirmi senedir polisim ben doktor. Dile kolay yirmi sene. Ne tipler gördüm, nelere şahit oldum sen biliyor musun?” derken şaka yapmıyordur ne de olsa. Ancak yaşamış olduğu yirmi seneye rağmen hala domuz bağı ile aşağılarcasına bağlanmış bir ceset gördüğü zaman sinirleri tepesine çıkabilmektedir. Yıllar onun hislerini taşlaştıramamıştır. Naci, belki de çok sevdiği ve hasta olan çocuğu sayesinde ölüme karşı olan hassasiyetini yitirmemiştir.

Ceset arayışı baştan sona bir grup erkek arasındaki otorite mücadelesine dönüşecektir. Mücadeleden de ziyade, süregelen bir hiyerarşi ve emir-komuta zincirinin meydana getirdiği soğuk savaşa. Arabalardan inip cesedi bulamadıkları her nokta, Naci’yi savcı karşısında küçük düşürmektedir. Savcı, bakışları ve iğnelemeleriyle Naci üzerinde baskı kurmakta, bir noktadan sonra daha fazla dayanamayan Naci ise hırsını zanlı Kenan’dan çıkarmaktadır. “Halay başı olacaksın, Arap. Bu dünyada halay başı olacaksın.” Gruptaki tek mücadele bu değildir. İki arabanın şoförleri Arap ve Tevfik arasında da temelleri geçmişe dayanan bir gerilim bulunur. Arap bariz bir şekilde Tevfik’in adliyedeki görevini kıskanmaktadır. İki adam her daim birbirlerinin açığını arar. Bu tarz kıvılcımlar, bir işi halletmek için toplanmış eril bir grubun genelde yaşadığı sıkıntıları gözler önüne serer. Savcı ise grup üzerindeki sarsılmaz otoritesiyle beklemektedir. Tehditkar bir sabırla, yalnızca beklemektedir.

Doktor Cemal, içinde bulunduğu grupta bir gözlemci rolü üstlenir. Çevresindeki insanların birbirlerine karşı olan tavırlarına kimi zaman şaşkınlıkla, kimi zaman üstü örtülü bir sinirle, kimi zaman da yüzünde beliren gülümsemeyle şahit olur. İhtiyacını gidermek için girdiği kayaların arasında çakan şimşeğin ışığıyla beliren kabartmaya verdiği tepki, o akşamın ardından hissedeceği şeyleri gözler önüne sermektedir belki de. Doğa onu gecenin ilerleyen saatlerinde yaşayacağı şeylere hazırlamaktadır. “Bizim buralarda böyle doktor. Kendi göbeğini kendin kesmek mecburiyetinde kalıyorsun bir yerde. Ha yok, ben kesemem arkadaş diyorsan, iki dakikada alırlar çapını. Nereden geldiğini şaşarsın. Yok işte öyle, hem şoför mahalli olsun, hem cam kenarı olsun, hem de bedava.. yemezler. Maalesef hayvan terli. Adamın gözünden sürmeyi çekerler, üstüne üstlük bir de seni borçlu çıkarırlar. Onu bilir onu söylerim. Dairede duracaksın, merkezi kollayacaksın.” Arap Ali’nin bu sözleri rüzgarın uğultusunu ardına alıp yankılanırken kamera, adamın gözü yaşlı ve öfkeli yüzüne usulca zoom yapmaktadır. Anlattığı, aynı zamanda içinde yaşadığı hayatın suretinde bıraktığı izleri göstermek istercesine. Bu sözler şüphesiz doktor Cemal’i etkileyecektir. “Bir zamanlar Anadolu’da…” diyecektir belki de bir gün gerçekten. Varoluşunda soğuk soğuk esen o gecenin ardından.

Savcı da katildir. Yıllar önce eşini öldürmüştür. Ancak kendisini hiçbir zaman bu cinayetten sorumlu tutmamıştır. Eşi onu affetmiştir ne de olsa, cidden affetmiştir ya, kesin affetmiştir. Bir daha yaşanan olayın lafı bile geçmemiştir hatta. Kadın öleceği tarihi adeta bir kahin gibi öngörmüş ve tam da o tarihte, hiçbir sebep yokken, kalp krizinden ölüp gidivermiştir. Doktor, acı gerçeği savcının yüzüne çekinmeden vuracaktır. “Valla savcı bey, hiç kimse durduk yere ölmez. Tıpta yok böyle bir şey.” O gece savcı için bir günah çıkartma törenine dönüşür. Ne var ki doktor savcının içinin rahatlamasına müsaade etmemektedir. Gecenin ilerleyen saatleri savcı ve doktor arasında geçen bir diğer soğuk savaşa sahne olur. Savcı, doktora “pireli adam” yakıştırması yapar. Bir yandan o pirelerin artık hayatı boyunca vicdanını terk etmeyeceğinin bilincinde olarak, acı bir tebessümle. Ne de olsa intiharlar, genellikle başka insanları cezalandırmak için yapılmaz mı zaten?

Kadınların filmdeki yerleri çok kritik noktalara işaret eder. Maktulün eşi Gülnaz, kocasını Kenan ile aldatarak bütün yaşananların fitilini ateşlemiştir. Gülnaz’ın filmdeki rolü pasif bir “femme fatale” olarak değerlendirilebilir. Ayrıca hastane koridorunda kocasının eşyalarını bekleyen kadının rahat tavırları doktorun gözünden kaçmaz. Gülnaz’da kocasının ölümünden duyduğu üzüntüden çok Kenan’a karşı birikmiş kin ve nefreti vardır. Bu ise şüphesiz yıllar önce yaşadığı yasak ilişkiden kendini aklamak için başvurduğu yöntemdir. Bir diğer kadın, savcının eşi, film boyunca fiziksel olarak görünmese bile her daim varlığını hissettiren karakterdir. Hem savcının, hem doktorun, hem de seyircinin kafasında soru işaretleri oluşturan kadın; iki erkeğin de hayatında unutulmaz etkiler bırakacaktır şüphesiz. Naci’nin çocuğunun hastalığı yüzünden hayata karşı biraz isyankar eşinin yalnızca telefonda sesini duyarız. Ancak kadın, Naci’nin göründüğü her sahnede bizle beraberdir aslında. Dominant bir kadındır ve adamın tavırları üzerinde büyük etkisi vardır. Muhtarın kızı Cemile ise ölüm kokan o akşamın karanlığında beliren tek ışık olmuştur. Soğuk ve acımasız taşranın ortasında, karanlıkta, ölümün peşinde, dinlenmek için her biri bir köşeye çekilmiş eril grup; Cemile’nin saf güzelliği karşısında donakalır.

Kadının her karakter üzerinde yarattığı etki farklıdır tabii. Doktor Cemal için bu güzel kız bir yandan gençliğinin, öte yandan taşranın acımasızlığının bir hatırlatıcısı olmuştur. Böyle güzeller güzeli bir kız taşrada yitip gidecektir, kim bilir kendisinden önceki kaç tane benzeri gibi. Belki de Cemile, doktor için kaçıp gitme yönünde bir teşvik unsuru oluşturacaktır. Kenan, işledikleri korkunç cinayetin ezikliği ve vicdan azabı içerisindedir. Ruhundaki bütün kötü hisler, aklındaki pis düşünceler, yüzü mum ışığında aydınlanan Cemile’nin güzelliği ile çarpışır. Ortaya ise bu duygu yoğunluğuna dayanamayan adamın göz yaşları içindeki hali çıkar. Rüyanın gerçekten ayrımına kolay kolay varılamayan sekansta, Cemile aslında sıradan bir kadından çok ideadır. İyiliğin, güzelliğin, gençliğin ideası.

Doktor, bir karar vermenin eşiğindedir belki de. Komiser Naci’nin dediği gibi pılıyı pırtıyı toplayıp gidebilir, yahut dalından kopup dereye kadar yuvarlanan elma gibi, ne kadar uğraşsa da taşlara takılıp kalmış diğer çürük elmaların arasından çıkamaz. Otopsi esnasında maktulün soluk borusundan çıkan toprak, adamın diri diri gömüldüğüne işaret etmektedir. Bu durum zanlı Kenan’a büyük bir ceza artırımı olarak dönecektir şüphesiz. Doktor otopsi raporunda bu detayı belirtmez. Sebebi bir insanın diri diri gömülmüş olmasını kabullenememesi, insanlığa olan inancı mıdır; yoksa geçirdiği gecenin içinde bıraktığı karanlıkta, kafasına öz çocuğundan taş yiyen Kenan’a karşı beliren bir empati, merhamet huzmesi midir bilinmez. Ancak yaptığı şey görev tanımına uymaz, adil değildir. Artık kurbanın kanı ona da bulaşmıştır. Taşranın, süregelen işleyişin çarklarından biri haline gelmiştir. Kasaba okulunun zili çalar, neşeyle top oynayan çocuklar topu okul bahçesinden dışarı kaçırır. Otopsi masasında yatan maktulün oğlu(?) ise çocukların topunu heyecanla iade eder. Ekran kararır. “Yazan & Yöneten: Nuri Bilge Ceylan” yazısı çıktığında arkada birbirine karışan çocuk ve otopsi sesleri hala duyulmaktadır. Bir zamanlar Anadolu’da, hayat devam eder.

“İğdebeli’ne yağmur yağıyor, yağsın. Yüzyıllardır yağıyor, ne fark eder? Fakat bundan sadece yüz yıl sonra bile Arap; ne sen, ne ben, ne savcı, ne komiser… Hani şairin dediği gibi; yine yıllar geçecek ve geriye benden bir iz kalmayacak. Yorgun ruhumu, karanlık ve soğuk kuşatacak.”

 

1. görsel 2. görsel 3. görsel 4. görsel 5. görsel 6. görsel 7. görsel 8. görsel

Melancholia

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından
Dünya lanetli bir yer. Uğruna kederlenmeye değmez. 

Devamını Oku

Ourselves Alone: Biz Hep Yalnızdık

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Selamlar hepinize. Malum bir süredir yoktuk. Bu arayı kapatırken sizleri, yine beni etkileyen oyunlardan bir tanesi ile buluşturmak istiyorum. Yine biraz kadınlar (artık alışmış olduğunuzu varsayarak) ve başlıktan da anlaşıldığı gibi biraz da yalnızlık kavramı üzerinde duracağız..

Hepimiz zaman zaman yalnızlık çekeriz elbet. Ya da yalnız kalma ihtiyacı hissederiz. Peki ya öylesi bir kalabalığın, sevdiğiniz ve sevildiğinizi düşündüğünüz insanların tam da ortasında hissedilen türden bir yalnızlık? Hatta kadın olduğunuz için yalnızlığa mahkum edilmek? Erkek egemenliği ve ataerkillik altında acı çeken, derinlerde bağımsız olmak isteyen fakat bunu gerçekleştiremeyen, kurdukları dostluk ile “yalnızlıklarını” paylaşan üç kadının hikayesi Ourselves Alone

Bu oyunda bahsedeceğimiz yalnızlık, etrafındaki erkeklerle yaşadıkları sıkıntılardan sonra üç ana kadın karakterimiz tarafından seçilen, -veya seçilmek zorunda bırakılan- bir şey. Yazar Anna Devlin’in de belirttiği gibi üçü de temelde yalnız. Ourselves Alone, aslında IRA’nın (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) siyasi cephesinin adı olan Sinn Fein’in İngilizce çevirisi. Başlangıçta kendi elleriyle birleşik bir İrlanda inşa etme kararlılıklarını ifade ederken, zamanla anlam ironik bir şekilde bükülme yaşar ve milletlerin yalnızca “kendileri için” olduğunu göstermeye başlar. Bu noktada kadınların herhangi bir erişimi de reddedilir. Dolayısıyla onlar, kendileri yalnızlardır.

Oyun, Devlin’in dediği gibi ‘komik’, ‘ciddi’ ve ‘anne’ olan üç kadının tanıtılmasıyla başlar. Daha sonra diğer aile üyeleri, ilgili kişiler ve bir de yabancı oyuna dahil olur. Böylece oyun boyunca onların (üç kadının) etrafındaki erkeklerin de etkisiyle hayatlarının nasıl farklı yollarda değiştiğini görürüz.

Frieda’nın kulüpte şarkı söylediği sahneyle başlayan oyun, aslında yazarın bize ‘komik’ olan karakteri tanıtmasıdır. Bu noktada Cumhuriyet sosyal kulübü, oyunun tüm tonunu ve atmosferini belirleyen bir faktördür. Kulübün duvarında Sands, Hughes ve McCreesh’in de aralarında bulunduğu on ölü açlık grevcisinin portreleri vardır. Frieda’nın ‘zırhlı araçlar, tanklar ve silahlar / oğullarımızı almaya geldiler’ sözlerini içeren şarkısı buranın savaş, terör ve erkekler bölgesi olduğunu gösterir. Okuyucu ise Frieda’nın aslında orada olmak istemediğini, yalnızca şarkılarını söylemek istediğini anlar.

Birinci sahnedeki kulüp ortamının aksine, ikinci sahne Donna’nın evinde bir odada geçer. Frieda’nın IRA’nın aktif bir katılımcı olan ablası Josie, mevcut durumda terörist faaliyetlerinden dolayı hapiste olan kardeşi Liam’ın nikahsız eşi Donna’nın evinde kalıyordur. Bu arada Josie ise, evli bir adam olan IRA lideri Cathal O’Donnell’a aşıktır ve aşkının boşunalığı karşısında hüsrana uğramıştır. ‘Ciddi’ olan Josie karakterinin aslında ne kadar duygusal olduğunu da bu sayede görmüş oluruz. (Sanırım ‘anne’ olan karakterin Donna olduğunda hepimiz hemfikirizdir.) Ardından diğer karakterlerle tanışırız. (Özellikle kadınlar üzerinde durmak istediğimden diğer, yani erkek karakterlere pek odaklanmıyor oluşumu mazur görürsünüz umuyorum.)

Oyun boyunca üç kadının da nasıl erkek egemenliği veya ataerkillik altında acı çektiğine şahit oluruz. Bunun yanı sıra, yine tüm erkekler baskın yaratıklardır ve yine bir şekilde üç kadına da zihinsel veya fiziksel olarak eziyet etmeyi başarırlar. Kadınların içlerinde bulunduğu ataerkilliğe ve Cumhuriyetçilik kavramına karşı tutumları ise oyun süresince inişli-çıkışlı bir şekilde ilerler. Frieda, etrafındaki erkeklerin temsil ettiği ideolojiyi kabul etmez. “Kadınların paspas olduğu şarkılardan bıktığı için” kendi şarkılarını söylemek, siyasetle ilgili şeyleri umursamamak ya da dahil olmak istemediği için de kendi şarkılarını söyleyebileceği bir çözüm yolu aramaktadır. IRA’nın aktif bir katılımcısı olan Josie, (Bir kadın aktivist olarak daha öncü bir rol oynama arzusuna rağmen, kendisini sadece haberci bir kız olarak istihdam ettiğinden çaresizliği ve hayal kırıkları daha da ağırlaşır.) tüm bu siyasi eylemlerden vazgeçer. Donna ise içinde bulunduğu durumdan muzdarip, uysal ve sakin bir ev hanımı olarak öne çıkmaktadır lakin aynı zamanda Batı Belfast’daki kadınlar için hayatın nasıl bir şey olduğuna dair de keskin bir anlayışı vardır. Hayatı, İngiliz askerlerinin yaptığı ev baskınlarının neden olduğu bozulma ile sembolize edilerek kargaşa ve korku içinde ilerlemektedir.

Şimdiye kadar söyledikleriminden anlayabileceğiniz gibi üç karakterimiz de erkeklerle eşit olmaya yakın bile değiller. Zira oyunda güçlü bir ataerkillik ve üç kadına yönelik baskı mevcuttur. Yine oyundaki hiçbir kadın aile içi şiddete karşı güvende değildir. Hayatları, çevrelerindeki erkekler tarafından inşa edilir, kontrol edilir ve temsil edilir. Örneğin, Frieda, sırf onun politik ideolojisini onaylamadığı için babası tarafından vurulur ya da Donna, Liam sayesinde zihinsel ve fiziksel işkenceye maruz kalır.

Yazımızı bitirmeden bahsetmek istediğim bir şey daha var. Frieda, son monologda üç kadının “yüzmek için erkeklerin tartıştığı kamp ateşinden kaçtığı” mehtaplı bir geceyi hatırlar. Hafızası, erkeklerin müdahalesinden önce kadınların deneyimlediği dayanışmayı kutlayan bir aydınlanma anı yaratır. Bu anı aslında hayatlarının geri kalanından ayrı olarak kısa bir zamana aittir. Şimdi, başka seçenekleri yokken ve her şey değişmişken, o hatıranın içerisinde ne kadar da umursamaz olduklarını ve kendilerini özgür hissettiklerini vurgular aslında.

Oyunun sonunda yaşananlara gelirsek, Josie’nin babasının evine geri döndüğünü  ve onun kurallarına uyduğunu görürüz. Bana kalırsa böylesi bir karakter için mevcut şartlardaki en iyi seçim de budur. Zira babası Josie’yi ve gayrimeşru bebeğini kabul ederek onların temel ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Donna ise Liam’dan ayrılır ve çocuğuyla bir başına kalır. Bir şekilde özgürlüğü için en çok mücadeleyi veren Frieda ise kendi şarkılarını yazmak için İngiltere’ye gitmeye karar verir. Kim bilir belki bu sayede kendi sesini bulması da mümkün olabilir.

Her birimizin (cins/cinsiyet ayırt etmeksizin) bir gün kendi sesini bulabilmesi dileğiyle…

Sevmek Güzel Şey…

Yaşam Tarzı Kategorisinde Tarafından

Selamlar efendim! Sizleri özledim, hem de çok sizin de bu kaçık yazarı özlediğinizi hissede”biliyorum” 😀 ♥ Hoşbeş bitmeden söyleyeyim anime yazı dizisi henüz bitmedi. Bitmeden önce birkaç durağımız daha var, oralarda da durduktan sonra son durağa varıp bu rengarenk yolculuğu sonlandıracağız ama biraz es verelim o arada, değil mi?

Biraz eleştiri, çokça sevgiyle geldim size.

Gelin bakalım…

Bu yazımızın hikayesinin noktasını 1997 yılında Türkiye Güzeli seçilen sevgili Ceyda Düvenci ve sevdiği adam Bülent Şakrak koydu. Evet yanlış okumadınız, bu güzel çift noktayı koydu. O noktanın öncesine götüreceğim siz değerli okurlarımızı ama önce noktanın içini kısaca bir açalım. Konu şu, Ceyda Düvenci’nin şahsi instagram sayfasında paylaştığı muhteşem kare. Buraya kadar bir sorun yok. Altındaki yorumlar ise noktanın içini oluşturan çürümüş zihniyetin üzücü mahsulleri. Dileyen Ceyda Düvenci’nin sayfasına girip bakabilir. Birbirini çok seven, aşık iki insanın, kaç yaşına gelmiş, evli çocuklu insanın öpücük fotoğrafının altında aşka yaraşmayan yorumlar, onları kınayan, negatif yönde eleştiren, belki de acıtan yorumlar…

Burada beynimdeki ışık hızla yanıp sönerek “DUR YA, BURADA BİR YANLIŞLIK VAR!” sinyali verdi. Toplumsal olarak aşka ve sekse bakış açımızı irdeleme ihtiyacı hissettim, duramadım buralara taşındım, karşınızda çan çan çene çalıyorum görüyorsunuz! 😀

Twitter malumunuz yediden yetmişe kullanılan sosyal bir günlük halinde artık. En büyük kaynaklarımdan biri de twitter oldu, instagramdan sonra. Binlerce tanımadığım insandan, binlerce sessiz haykırıştan, dile vurmayıp gözlerde anlamlanan bakışlardan alıyorum cüretimi ama aşk duygumuz ne ara bu kadar yozlaşıp yok olmaya yüz tuttu? Mahremiyeti bahane ediyoruz, çocukları bahane ediyoruz, fiziksel görünüşleri, tutumları, gelenekleri, uluortalığı bahane ediyoruz. Sevgiyi paylaşan, aşkı paylaşan insanlara bakış açımız “ayıplardan” oluşan uzuuuuuun bir liste. El ele tutuşan gençleri, birbirini öpen aşıkları, sevgilisinin saçlarını koklayarak öpen adamları, sevdiği adamın dudaklarına sevgiyle buse konduran kadınları, aşkı ayıplıyoruz. Gördüğümüz yerde halihazırda cephe almış biçimde cık cıklamaya hazır parmaklarımız var ama “bu sevgidir, maşallah” diyerek örnek gösteren parmaklarımız yok.

  

O mahremiyetten, çocuklardan bahsedenlere soruyorum kadınlar sokağın ortasında uluorta, altını çizerek söylüyorum ULUORTA, çocuklarının yanında dayak yerken, öldürülürken, şiddet görürken niçin hınçla çıkan sesiniz çıkmadı? Hak etmiştir çünkü, kadın suçludur, erkek haklıdır. Kaba deyimle “kocanın/sevgilinin/dayının/şunun bunun” kadına vurduğu yerde gül biter!

Böyle mi gül bitiyor?

Aşk güzel şey…

İnsan olmayı geçtim canlı olmanın bir kanıtı değil mi sevebilmek? Herhangi bir şeyi sevebilmek, bir insanı sevebilmek, kalbimizi emanet edebilmek? Sevmek ve sevilmeyi hak etmek için neden sertçe çerçevelenmiş kriterlerimiz var? Neden aşkı olduğu gibi, sevgiyi geldiği gibi kabul etmiyor, edemiyoruz?

 

Birbirini seven insanları gördükçe sevinip sevgiyi paylaşacağımıza onları toplumdan ekarte etmeye olan üstün uğraşıların sebebini asla anlayamıyorum. Niye küçük bir sevgi gösterisini büyütüp sanki sokağın ortasında, herkesin önünde şehvet tablosu sergileyeceklermiş gibi gözlerimizi kapatıp kaçıyoruz?

Seksle aşkı birbirine karıştırdığımız dünya düzeninde böylesi sevgi anlarını linçleyen birçokları mevcut, sevgi olmadan aynı yatağa yabancı olarak yatıp sabah olmadan yabancı olarak kalkanlar da… Aşk nerededir? Gözlerde mi? Öpücüklerde mi? Kucaklaşmalarda mı? Yataklarda mı? Bedenlerde mi? Ruhlarda mı? Nerede?

Aşkı ruhsuz bedenlerde soğuk yataklarda arayıp eli boş dönenler mi gerçek sevgiye nefret kusuyorlar yoksa hayatında hiç sevgi görmemiş, bunu ayıp olarak öğrenenler mi bilemiyorum. İkincisiyse eğer sorumun cevabı bu derin bir hüzün yaratır yüreğimin derinliklerinde… Yaralıyız zaten sevgisizlikten.

Aşk bedende değildir, beden aşka teslimse adı seks olmaktan çıkıp sevgiye dönüşür. Yukarıda söylediğim kriterler var ya konu oraya geldi. Bir başka instagram linçlemesi daha sunuyorum. Blogger ve fotoğrafçı olan Jena Kutcher’dan bahsedeceğim. Instagramda kocası Drew Kutcher ile yine mükemmel sevgi anlarını paylaşmışlar. Bu sefer de kriterler devreye girmiş. Jenna’nın kıvrımlı vücuduna yapılan saygısız yorumlar kocasını hak etmediği yönüne kadar uzanmış. Boyutu farkında mısınız? Ne kadar can yakıcı…  Buradan nereye çıkıyoruz?

Kusursuz bedenler aşkı hak eder, iyi bir seks için kusursuz bedenler gerekir.

Sevgi gizlenmelidir. Gösterilirse ayıptır.

HAYIR!

Kusursuz beden diye bir şey varsa herkese göre değişir, aşk çat kapı kalbinizin kapısına bodoslama daldığında ortada kriterler kalmaz. Kalpsiz bir beden aşkı taşımaz, taşıyamaz. Kalpsiz bir bedenle seksten ötesi var mıdır? Bence yoktur. Heykellerin de kusursuz olduğunu ama ruh taşımadığını unutmayın. Seyirlik değil sevgi içindir aşk. Heykeller seyredilir ruhu, kalbi olan bedenler sevilir. Sevginin kriteri yoktur ki… Gerçek sevginin tek şartı dolusunca sevebilecek bir kalp, dopdolu yaşayacak bir ruh…

Sevgi ayıp değildir. Gösterilmelidir. Hem de örnek olarak, parmak ısırtarak, yaşayarak, yaşatarak!

Şuraya küçük bir dörtlük bırakıyorum söz biteyazarken…

Kucaklamalı birbirimizi, seksten uzak sevgiye hep yakın,                                                                                                           El ele tutuşmalı, sevgiyle yıkanmalı ve sevgiyle yanmalı…                                                                                                            İki ruh bir olmalı, seksin adı sevişmeye uzansın,                                                                                                                               Sevmeli sevilmeli, dünya güzelliklere boyansın…

Bülent Şakrak’a kraliçesiyle Ceyda Düvenci’ye sonsuz aşkıyla, Jenna ve Drew’a kriterleri olmayan aşklarıyla ve dünyanın en güzel nimeti olan sevgiyi kalplerinde bir yerde yaşayan yaşatan herkese sevgiyi bir ömür boyu diliyorum. Sevmek güzel şey…

Certified Copy

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Hayatlarımızı ideal olan uğruna harap etmekten daha aptalca bir şey var mı?

Devamını Oku

Ekran001- Neler oluyor?

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Ekran001 serisi ile tekrardan merhabalar sevgili EAOMAG okurları. Umarım bu seriyi özlemişsinizdir. Şu sıralar hepimiz evlerimize kapandık ve günümüzün büyük bir kısmını yine televizyon alıyor. Bakalım neler oluyor..

Devamını Oku

Boşluklardan Büyüyüş

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Zamanında çok değer verdiğim bir yakınım bana ‘Her insanla tanışmanın bir anlamı vardır,  zaman içinde onunla olumsuz bir şey yaşamış da olsan, en sonunda kendini suçlayıcı sorular soracak hale de getirse seni, yollarının kesiştiği her insanın sende yaratacağı bir değer olacaktır,’ demişti. Devamını Oku

Mulholland Drive

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Okuyacağınız yazı filmin çözümlemesi niteliğindedir. Yoğun spoiler içerir.

Los Angeles, Hollywood… Film sektörünün ABD’deki kalesi konumuna geldiğinden beri güzel işlerin ve  ölümsüz sanatçıların ortaya çıkmasına vesile olduğu gibi çok canlar yakmış. Hollywood’un işlemekten en çok zevk aldığı konuların başında yine Hollywood gelir. Devamını Oku

A Bout De Souffle

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

“Keder ile hiçbir şey arasında tercih yapacak olsam, kederi seçerdim.” Devamını Oku

Git Yukarı