La Selva Üçlemesi

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

“Saçımdaki akların her birini ‘Kinski’ olarak adlandırıyorum” -Werner Herzog

Tanıtım niteliği taşımasını amaçladığım bu yazıda, Kinski’yi zikrettiğimizde peşi sıra ışıldayan isim Herzog’la işbirliklerine değinmek istiyorum. Şayet aklınızda bu isimler birlikte uyanmıyorsa ne kadar şanslı olduğunuzu tahmin edemezsiniz. Çünkü batak gibi içlerine çeken ilişkileri, derinlemesine tahlil isteyen bireysel kişilikleri, 15 yıllık ortaklıklarına insan bir kere dahil olunca paçasını kurtaramıyor.

Akıl hastanesinde yattığı bilgisine gerek duyulmadan da deli sıfatını çok rahat verebileceğimiz Klaus Kinski ve uçlardaki hayatı… Nosferatu’yu neredeyse sıfır plastik makyajla oynayabilecek çirkinliği ve ölmeyen karizması, asabi tavırları ve oluk oluk akan oyunculuk yeteneği, evlerden ırak aile hayatı ve asla pes demeyen çalışma azmiyle kendisini zaten ya deli olarak niteleyeceğiz ya da dahi…

Başarısızlıklarının dahi başarı olarak görüldüğü, Yeni Alman Sineması’nın temsilcisi Werner Herzog ve ‘imkansız’ın başka anlamlar kazandığı filmleri… Her anlamda izleyiciyi tatmin eden belgesel bakış açısıyla çektiği filmleri, yalnızca ‘film yapmak için film’ yapan yetenek timsali yönetmen ve yapımcı…

Bu iki adamın ortak tutkuları, işlerine bağlı yapıları; birlikte çalışmanın yarattığı gerginlikler, birlikte var olabileceklerinin farkında olmanın getirdiği saygınlık; Çatışma Teorilerinin temeli olan sevgi-nefret diyalektiği, 5 filmleri ve belgeselleri… Bu belgeseller; Kinski’nin saplantılı, her rolü için büyük çaba veren, öfkesini kontrol edemeyen kişiliğinin ancak; en az onun kadar takıntılı, filmleri için gözünü budaktan sakınmayan Herzog’la birleşip ‘yontulabileceğini’ bize gösteriyor. Filmlerini bitirebilmek için hırsızlık dahi hemen her yolun mubah olduğunu düşünen, cesur, kışkırtıcı Werner Herzog ve Klaus Kinski’nin işbirliği hem mükemmel uyumu hem de yıkımı beraberinde getiriyor haliyle.

İkilinin en bilinen filmlerinden oluşan La Selva Üçlemesinden en az benim kadar tatmin olabilmeniz dileğiyle…

 

Aguirre the Wrath of God (1972)

hırçın, yabani, kontrolsüz, kurnaz

Film her şeyden önce Herzog’un, okuldan çaldığı kamera ile çekilmiş. Film buram buram amatörlük kokarken doğallığından da hiçbir şey kaybetmiyor. Çekim hatalarına, orijinal hikayede İspanyol asıllı olan kaşiflerin filmde Almanca konuşmasına, doğaçlamalarına, tarihi uyuşmazlıklarına ve bunları kapatmak için herhangi bir çabanın gösterilmemesine rağmen kendisini izlettiriyor. Hatta bu faktörleri ile amacın yalnızca ‘film çekmek’ olduğunun altını çiziyor gibi Herzog. Filmde ismi geçen hemen herkes tarihi şahsiyetler ama yaşadıkları dönemler farklı. Herzog sadece “Film etkileyici olsun istedim” açıklamasını yapıyor. Ve sanki, tarih sunmuyorum size bu sadece bir film, demek istiyor. Böylece film kendi için büyürken büyülüyor da.

Film, İspanyol Gonzalo Pizarro’nun İnka’yı fethetmesinin ardından altın ülkesi El Dorado’yu keşfe çıkması için bir grubu sefere göndermesini konu alıyor. Birçok başka film ve projeye konu olmuş El Dorado efsanesine göre daha önce kimse bu altın cennetine ulaşmayı başaramamıştır. Ayrıca bölgeye giden tek bir gidiş vardır, o da Amazon Nehri üzerinden.

Dağlardan tahtlarla indirilen insanlar, egzotik doğanın içinden geçilerek varılan Amazon Nehri ile başlayan filmin çoğu da sandalın üzerinde geçiyor ve doğaçlamalara, belki de mecburi olarak, çok sık yer veriliyor. Nehri geçerken görüntüsünün bile güven vermediği sal; yerlilerin saldırılarına, salgın hastalıklara ev sahipliği yapıyor. Akıntılarla mücadele ederken nereden geldiği belli olmayan oklarla birçok adamını da kaybediyor. Şartlar gittikçe ağırlaşırken geri dönme fikri ortaya atılıyor ama Aguirre karşı çıkıyor. Kendisine karşı çıkanı da yerle bir etmekten geri durmuyor.

Yukarıda mimlediğim kurnaz kişiliğini göstermeye başlıyor yavaş yavaş Aguirre. Keşif grubunun şefini yaralayarak devre dışı bırakıyor ve yeni şef olarak kendisini değil, istediği adamı ‘oylama’ ile başa getirtiyor.

Filmi hem efsane temelinde hem filmin kendi içinde yol filmi olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Önemli olanın varmak değil süreç olduğunun vurgusunu yapan bu nehir yolculuğunda herkes El Dorado’nun getireceği şöhret ve zenginlikten sarhoş oluyor. Seçilen yeni şef de bu aç gözlülüğü oldukça güzel aktaran karakterlerden birisi. Yemek yemekten ve daha karaya bile çıkmadan “Topraklarım şimdiden İspanya’nın 6 katı. Düşmanlarımıza altından gülleler atacağız.” demekten başka hiçbir vazifesi yok keza.

Bu hırsa daha yola çıkılmadan kapılan Aguirre, karşılaştığı her güçlükle daha da acımasız olmaya ve delirmeye başlıyor. Bu hiçbir şeyden çekinmeyen karakter için Hitler okuması da yapılıyor. Ari ırk yaratma düşüncesi, manipülasyon yeteneği, hırsı, söylemleri, diktatör tavırları, bakışları bile onu anımsatıyor bize. Kinski de bunun farkında olacak ki karakterinin mutlaka sakat olması gerektiğini belirtmiş. Bir kolu öbüründen daha uzun veya bir bacağı daha kısa olmalıymış. Otoriter ve baskıcı insanların ‘doğru’ olmadığını çizmek istercesine bu konuda oldukça ısrar etmiş. Ayrıca Kinski, rolünü vahşi ve acımasız olarak oynamak isterken Herzog her defasında karşı çıkmış. Herzog’un istediği bakışlarıyla tehditler savuran bir adam olması yönündeymiş. Bu konuda da oldukça ateşli tartışmalar yaşayan ikilinin ya sıra Kinski ve set çalışanlarıyla ilgili gerginlikler de eksik olmamış. Bir keresinde set ekibinin yaptığı sesten rahatsız olan Kinski, 3 el ateş etmekte bir sakınca görmemiş.

Efsane de filme yansıması da, oyuncusu da yönetmeni de ‘delilik’ten çokça nasibini almış. Ve izleyiciye bunu aktarabilecek en basit ve samimi dili bulmuş gibiler. Oldukça az diyalogu bulunan filmi izlemeden önce Lope de Aguirre ve El Dorado efsanelerine bakmanızı şiddetle tavsiye ederim. Orijinal efsaneyle farklılıkları tabi ki mevcut ama ortak bir ‘sal ile nehirde süzülme’ meselesi var ki… Hani detaylardır işi güzelleştiren derler ya… Sanırım bunlar da filmi belgesel niteliğinden çıkarıp yönetmenin zevki için çektiği bir yapıma dönüşüyor. Filmin sonunda bir grup maymunla salın üzerinde süzülürken gördüğümüz Aguirre; deliliğin ve yanılsamaların somut örneği olarak akıllarda kalmayı başarıyor.

 

Bu orman değil, bu gemi değil… Bu ok değil… Oklardan korktuğumuz için onları hayal ediyoruz sadece.

 

Fitzcarraldo (1982)

istekli, hayalperest, mağrur, heyecanlı, naif

Herzog’un 320 tonluk buharlı gemiyi hiçbir efekt kullanmadan dağlardan geçirme fikriyle dört yıl gibi bir sürede çektiği filmi Fitzcarraldo’nun konusu, kauçuk işiyle uğraşan Carlos Fermín Fitzcarrald’ın hayatına dayanıyor.

Opera aşığı Fitzcarrald’ın en büyük hayali Amazon’da bir opera binası inşa etmekmiş. Fakat bunun imkansız olduğunu fark edince, Amazon’u geçtiği gemiye seyyar bir opera kurmuş. Kinski de bu şahsiyete hayat veriyor filmde. Fakat Kinski’den önce başka isimlerle de görüşülmüş. Jason Robards dışında herkes Herzog ile çalışmanın saçmalık olduğu gerekçesiyle kabul etmemiş. Jason Robards da çekimler başladıktan sonra dizanteriye yakalanıp filmi bırakmak zorunda kalmış. Son çare olarak Kinski davet edilmiş ve çivi çiviyi sökmüş…

Filmde Klaus Kinski’yi izleyebileceğiniz en sempatik karakteri ile izliyor olabilirsiniz, gülüyor bir kere. Aynı zamanda filmin dili İngilizce. Bilmem nedendir Kinski’nin İngilizce konuşması bana hep çok sempatik gelmiştir. Herzog sonrasında filmi orijinal dilinde de çekmeyi önermiş ama dört yıl süren çekim mücadelesinden sonra kurşuna dizilmekle tehdit edilmiş olabilir.

Fitzcarraldo’nun demir yolu inşası ile başlayan para kazanma serüveni, Peru’da buz ithalatına dönüşüyor. O da batmanın eşiğine gelince kayın ağacından kauçuk üretimine karar veriyor. Bunun için Amazon’a bir keşif düzenlemesi gerekiyor ve bütün bunları söylediğimiz gibi bir opera binası inşa edebilmek, para kazanmak için yapıyor. O gerçek bir sanat aşığıyken biz de ona aşık oluyoruz. Poker masasında hayalleriyle dalga geçildiği zaman gözleri doluyor, yerli çocuklara müzik dinletisi sunmaktan keyif alıyor, parasıyla her şeyi satın alabileceğine inanan insanlara karşı duruyor, hatta ilerleyen sahnelerde, yardımlarından dolayı yerlilere karşılık olarak buz vermeye kalkışan gemi mürettebatının bu tavrını onaylamıyor. Bu kadar sevilesi yanı olan karakterin belki tek sorunu hırsı oluyor. Opera binasını inşa edebilmek için her yolu deniyor, imkansızın peşinde savruluyor, tipik burjuva ahlakıyla hayalleriyle yaşıyor.

Film boyunca en normal karakter olarak gösterilebilecek Fitz’in ilk imtihanı batıl inançları bulunan yerlilerle oluyor. Efsanevi gramofonla Pachitea’dan geçiş sahnesini, kim bilir kaç kere izledim, kaç kere yeniden aşık oldum bilmiyorum. Yerlileri korkutmamak için seçilen bu yöntem ve yerlilerin ‘Beyaz Tanrı’yı arama çabaları çift yönlü karşılıklarını buluyor, yerliler bir bir sorun çıkarmadan gemiye biniyor. Fitz, hepsinin elini sıkıyor. Kinski’nin mimiklerine, ifadesiz ifadelerine hayran olmamak işten değil. Beyazlar içindeki bu yıkık Batılı adamı görünce batıl inançları evrim geçiriyor yerlilerin; kutsiyet atfedilen Gemi’nin kendisi oluyor artık. Geminin istediği her şeye yapmaya hazır hale geliyorlar.

“Çekim aşamasında işkenceye dönüşen filmler” arasında kendine sarsılmaz yer edinen Fitzcarraldo’nun diğer efsane sahnesi, dağlardan aşırılan gemi sahnesi, gelip çatıyor. Pondo’dan geçmenin imkansız olmasıyla alınan bu karara yerliler itiraz etmiyor ve çalışmalara başlıyorlar. Sahnenin çekimleri esnasında yaralanan oyuncuların yanında; Burden of Dreams belgeseliyle tescillenen, figüranlarla kavgası eksik olamayan Kinski’nin sinir krizleri, uzayıp giden tartışmalara bölgede yaşayan siyasi olaylar da ekleniyor. Bu kaos ortamına rağmen insan yine de orada vakit geçirmek istiyor ne yalan söyleyeyim.

Gemi karşı tarafa geçirildikten sonra bir eğlence düzenleniyor. Danslar, içkiler derken birden akıntıya kapılan geminin içinde buluyor kendini mürettebat. Yerliler, işi başardıkları için Tanrı’ya gönül borçları ödemek zorunda olduklarına inanıyorlar. Kötü ruhların kovulması için de gemiyi kurban ediyorlar. Bu saatten sonra kim olsa delirir diyorsunuz. Fakat sandığımızdan daha normal bir hamle ile gemiyi gerisin geri götürmeye hazırlanıyor Fitz. Satıp kurtulmak istiyor. Gemiye vedasını da seyyar bir opera eşliğinde veriyor, tutkusunu akıl almaz görsel ve işitsel bir zevke dönüştürerek sunuyor bizlere.

 

“İnek, Ay’ın üzerinden nasıl atladıysa biz de öyle yapacağız”

 

Cobra Verde (1987)

olgun, melankolik, güçlü, karizmatik

Bruce Chatwin’in The Viceroy of Ouidah romanından uyarlanan, Herzog-Kinski ortaklığının son filmi Cobra Verde, sömürüldüğünü hissettiği için patronunu öldürmüş ve bundan dolayı namı kendinden önce gelen bir eşkıyanın hikayesine odaklanıyor. Şeker yetiştiricisi bir baronun, herkesi yola getiren Cobra Verde’yi şeker tarlasında çalışan köleleri yola getirmesi için işe almasıyla başlıyor film.

İşvereni ile işler ters gitmeye başlıyor zamanla. Böyle bir adamı öldürmeyi göze alamayan işvereni de çözüm olarak Silva’yı Batı Afrika’ya köle ticaretini yeniden canlandırması için göndermekte buluyor. Gönderildiği yerde tek beyaz adam olacağının farkında olan Silva, ne kendisinin ne de bu ticaret fikrinin olumlu karşılanmayacağının bilincinde olarak kabul ediyor teklifi.

Bölgeye ulaştığında eşkıya kimliğiyle cesur atılımlarda bulunmaya, olayları çözüme kavuşturmaya başlıyor. Bundan önceki iki filme göre daha sakin olmasına rağmen zor okunabilecek bir film olduğunu burada hissediyorsunuz. Çünkü ilk iki filmdeki beyaz adam ve istekleri burada işlevini yitiriyor. Haliyle bize de yabancılaşıyor film. Herzog’un takıntılı olduğu yerliler, yerel kimlikler üçleme bağlamında bu filmde baskın olmaya başlıyor. Yerlilerin geleneksel etkinliklerinde, bitmek bilmeyen açılış ve kabullerinde, danslarında, tuhaf isteklerinde görüyoruz Silva’yı; bir anlamlandırma çabasında. Belki Afrika’ya gönderilmeden önce Brezilya’da geçen sahnelerde kölelerin çalışma koşullarını, cezalarını iyi çözümlemek gerekli bir izleyici olarak. Nasıl bir bolluk ve coşkudan gelip de köle olarak yaşamak zorunda oldukları hayatın vurgusu en doğru böyle anlaşılabilir sanıyorum. Burada bir de göze parmak 60 yaşındaki Kinski karizması var ki… Sanıyorum kralı anlaşma için böyle ikna etmiş olsun.

Kölelere karşılık ateşli silah ticareti için anlaşıyor iki taraf. Fakat işler yine sarpa sarıyor. Silva, kral tarafından öldürülmek üzere esir alınıyor. Kurtuluşu kralın yeğeni tarafından sağlandıktan sonra taarruza geçilmesi gerektiğine inanan Silva, kadınlardan bir ordu kurmaya karar veriyor. Günlerce yüzlerce kişilik orduyu eğitiyor. Müzikal havası estiren sahnelerin büyüleyiciliğini izleyince fark edeceksinizdir. Gücünü yeniden gösterebilecek olmanın verdiği bir huzurun yanı sıra her şeyin ters gitme olasılığı Kinski’nin her mimiğinde kendini belli ediyor. Bir beyaz olarak izole edildiği bu topraklarda gittikçe aklını yitirmeye başlıyor. Sahip olduğu deli cesareti yavaş yavaş kendini sorgulamaya dönüşüyor. İnsanlığın unutulduğu, yaşamın farklı anlamlar kazandığı bu topraklarda, harabenin içinde dolaşan kralla, tüm zıtlıklarıyla cani Cobra Verde de yitip gitmeye başlıyor.

Erik Erikson’ın 8 psiko-sosyal evresinden üretkenliğe karşı durgunluk(orta yetişkinlik) ile benlik bütünlüğüne karşı umutsuzluk(yaşlılık) arası bir profil sunan Silva’yı bu çerçevede anlamlandırmak belki daha kolay olacaktır. Silva’nın gelecek nesiller ile iletişime geçmek ve onları yönlendirmek için arzu duyan orta yetişkin profilin; kadınlardan oluşturduğu ordusunda görebiliyoruz. Kralının yeğenin kendisine olan güveninde izleyebiliyoruz.

Tecrübe ve aklın birlikte yürümesi başarılırsa huzurun yakalanacağı yaşlılık dönemi profilinde; çözülmemiş çatışmaların bulunması durumunda hastalık, acı ve ölüm korkusu kendini daha derinden hissettirecektir. Afrika’nın gerçekliği, el değmeden dönüştürülmüş hali, köleliğin anlatım tarzları, sürekli bir tehdit altında olan Silva’nın sahil kenarında ki ikonik sahnesi de bu profile örnek olarak okunabilir. Sahnede ne kadar acı çektiğini, adadan kaçmak için nasıl içten bir çaba gösterdiğini görmemeniz işten değil. Arka fonda çalan şarkının peşi sıra gelen yerli kızların danslı şarkılı sahnesi, sömürü hayallerinin bir süre daha bu bölgede ‘hayal’den öteye gidemeyeceğinin, Silva’nın bütün çabasının bir hiç olduğunun göstergesi gibi önümüze sunuluyor.

 

“Bu bölgede ölüler, yaşayanlardan daha canlılar”

 

“Uzak durmaya çalıştıkça ben, Herzog boka üşüşen sinek gibi, boyuna peşimde. Varlığını düşünmek bile midemi bulandırıyor. Yaklaştığını görürsem bağırıyorum: Dur! Bağırıyorum: Leş gibi kokuyorsun, iğrenç herif! Saçmalıklarını işitmek istemiyorum! Katlanamıyorum sana! (…) timsahlara yem yapmalı onu! Bir anakonda, Dolanıp boynuna, yavaş yavaş boğmalı! Zehirli bir örümcek sokmalı, Ciğerlerini felç etmeli! Zehirli bir yılan ısırmalı, beynini şişirip patlatmalı! Bir jaguarın pençesi boydan boya yarsa gırtlağını, hayır, istemem bunu –hafif kalır! Ateş karıncaları gözlerine işemeli, o sinsi, yalancı gözlerine; sonra da taşaklarını kemirmeli, bağırsaklarına kadar, yiyip bitirmeli! Vebaya tutulmalı! Frengiye! sıtmaya! Sarı hummaya! Cüzam” –Klaus Kinski

 

Ayrıca bakınız;

Location Africa (1987) belgeseli

Mein liebster Feind (1999) belgeseli

Klaus Kinski’nin vasiyet niteliğindeki Paganini (1989) filmi

Sisyphos Miti

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*