Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Tag archive

kadın

Didaktik Deli; MABEL LONGHETTİ

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

telefon çalar,

çocuklardan birisi açar: anne, babam seni telefona istiyor.

Mabel: şu an partide olduğumuzu söyle…

Çocuk: tamam, babama onunla konuşmak istemediğini söyleyeceğim.

Toplumu eleştirmek yerine kadını eleştirmenin kolaycılığına kaçan toplumun yansıması, konuşmak için çırpınıp bir türlü iletişim kurmasına izin verilmeyen, kendini hep sıkışmış halde bulan; R.D. Laing delilik vizyonunun didaktik versiyonu olarak da yorumlanan Mabel Longetti karakteri… John Cassavetes’in “Gena’dan bu rolü yedi sekiz kez üst üste oynamasını istemek ona büyük haksızlık olur” kararıyla, sahnelenmek üzere kaleme aldığı senaryoyu filme uyarlamasıyla oluşan A Woman Under the Influence (1974), bu sayede Ray Carney tarafından da Faces (1968) ve Minnie and Moskowitz (1971) ile birlikte “evlilik üçlemesi” nin ikinci filmi olarak sinema tarihindeki yerini alıyor.

Gena Rowlands’ın Oscar’a aday olduğu, oyunculuk eğitimi olarak da izleyebileceğimiz film çok zor maddi şartlar altında çekiliyor. Cassavetes “Filmi yaparken çok büyük kumar oynuyordum. Sabahları bankadan kredi çekip gelip filmi çekmeye çalışıyorduk” diyor o zamanlar için. Bunun yanı sıra oyuncu açığı da mevcutmuş. Ne yapsak da halletsek dedikleri dönemde çiftin çok yakın arkadaşları Peter Folk (Nick Longetti) yüklü bir miktarda para yardımıyla projeye dahil olmaya karar veriyor. Gena saç ve makyajını kendisi yapıyor, Nick’in annesi rolü için yönetmenin annesinde karar kılınıyor, vesaire. Fakat durum burada da bitmiyor. Filmin dağıtımını üstlenecek bir şirket yok. Bu durumun, o dönemde pek sık rastlanılan bir şey olmadığı, bu sayede işlerin yürümesinin imkansıza yakın bir durum olduğu yazıyor her yerde. Filmin dağıtımına yardımcı olması için işe alınan üniversite öğrencisi Jeff Lipsky, “Sinema tarihinde ilk kez bağımsız bir filmin ülke çapında bir alt dağıtım sistemi kullanılmadan dağıtılması durumuyla karşılaşıyorduk.” diyor. Fakat hatır gönülle, tiyatro yönetmenlerinin destekleriyle bu işler de hallediliyor ve film gösterime giriyor.

Filmde alt-orta düzey bir ailenin kesit sayılabilecek bir dönemine tanıklık ediyoruz. Ana karakterimiz Mabel ve Nick, özel bir gece geçirmek için hazırlık yapıyorlar fakat işler istedikleri gibi gitmiyor. Üç çocuğu bulunan çift, yalnızken oldukça uyumlu bir bütün oluşturmalarına karşın, Mabel’ın topluluk karşısındaki dengesiz hareketleriyle oldukça zor zamanlar geçiriyor. Nick ise “son çare” olarak Mabel’ı akıl hastanesine yatırmaya karar veriyor.

Sinema yazarı Pauline Kael tarafından kendisini normal olarak tanımlayan baskıcı bir toplumun günah keçisi olarak karşımıza çıkan romantik deli Mabel Longetti’nin hikayesinde; sahip olduğu her dürtü reddedilip, baskılanmaya çalışılıyor. Bir evlilik kurbanı imajı çizmesi, toplumun kolaya kaçan yapısında onu bir kahraman gibi gösterdiğine dair eleştirilere de maruz kalıyor. Gena Rowlands’ın oyunculuğunu yorucu, aşırı ve samimi bulmayan bir kesimin varlığına rağmen bir kadının gözlerimizin önünde çöküşüne tepki vermeden izlemek de pek olası görünmüyor.

Ben herhangi bir yetkinliğim bulunmadan filmi anlatmaya, parçalara bölüp değerlendirmeye giriştim bu içerikte. İlk bölümüm, karakterimize teşhis koyalım diye harcanan neredeyse yarım saatlik bir sürece değiniyor. Keyifli okumalar dilerim;

Çiftimizin akşamı baş başa geçirmek için; çocukları anneannesine emanet etmesini, işten sonra yapılan planlara dahil olamayacağını bildirmesini izliyoruz. İkisinin de çabaladığını görmek mutlu ediyor ama Nick’in son dakika bir yangına gitmesi gerektiği için eve gelemeyeceğini söylemesi ile Mabel’ın kendini sokaklara atması bir oluyor. Tanımadığı bir adama “evet ismini biliyorum”, “sen Nick Longhetti’sin” gibi cümleler sarf edip geceyi birlikte geçirmesine tanık oluyoruz. Sonrasında Mabel’a bahsi geçen etkiden kılıflar biçiyoruz haliyle.

 

 

Sabah olunca Nick, “Mabel hassas ve kırılgan bir kadın” ile “normal bir kadın değil, evi bile yakabilir” gibi birbiri içine kaynaşıp neden-sonuç ilişkilerinin görünür olmaktan çıktığı cümleleri saf eden iş arkadaşlarını eve yemeğe getiriyor. Üstelik eşini arayıp haber dahi vermeden ve ilerleyen sahnede bunun ilk defa olmadığını anlıyoruz.

Mahremiyetin ve saygının sıfır olduğu bu ortamla ilgili belirtmek istediğim bir diğer nokta, çiftimizin yatak odası kisvesi altında yemek odasını kullanması, bir çekyatta yatmaları, mutfakla yemek odasının arasında banyonun bulunması ve göze parmak misali, bu hiç özel bir yanı kalmamış banyonun üzerinde, evin ruhuna da uymayan bir fontta, asılı duran PRIVITE yazısını görüyoruz.

Herkesin masa başında, gerçekten elle tutulur yanı olmayan muhabbetler yaptığı ortamda Mabel’ın kıvranışlarını izlemek çok hoşuma gitmişti. Hep, söze başlayacakmış gibi bir tavırda ama herkesi dinliyormuş hali de mevcut. Bu sırada Nick’le flört etmesi, ileride kendisini tanımladığı kelimelerle, sıcak ve samimi kişiliğinin yansıması gibi. Ve bu kişiliğe yakışır bir halde misafirlerinin iyi vakit geçirmesi için çabalarken bir anda her şey yanlış anlaşılıp olaylar yanlış yöne sapıyor. Herkes bir bir evden dağılmaya başlıyor. Mabel yanlış bir şey yapmadığı ile ilgili hesap vermeye başladığı zaman Nick bağırıp çağırmaya başlıyor. Ve eşinin asla Mabel’ı anlamak için çabalamadığını fark ediyoruz;

Mabel: eve getirdiğin herkesi seviyorum.

Nick: biliyorum… delirmeye başlıyorsun demek de istemiyorum...

Mabel: yanlış bir şey mi yaptım? söyle. duygularımı incitmekten korkma. ne yapmamı istediğini söyle, nasıl yapmamı istediğini söyle…

Bu replikten sonra aklıma bir insanı tanımak için kıstas kabul görmüş; birlikte yolculuğa çıkmak ya da birlikte yemek yemek geldi. Mabel’ın kendi iradesinden, kendi isteklerinden çok eşinin buyruklarının geçerli olduğunu, Nick’in ne kadar güçlü bir etkisi olduğunu Mabel’la yemek yerken fark ediyoruz biz de.

 

Filmin ikinci bölüm olarak ele aldığım kısımda, Mabel’ın kendini tanımlama stilleri ve daha çok eksikliğini duyduğu durumlarla karşılaşıyoruz;

Uzunca süredir çocuklarının okul dönüşünü beklediğini anladığımız Mabel’ın, okul otobüsünü bu kadar büyük bir sevinçle karşılaması, nasıl bir kendini adanmışlıkla karşı karşıya olduğumu fark ettirdi bana. Evine, çocuklarına, eşine… Sonra koşarak evin verandasına geliyorlar çünkü parti verecekler akşam. Biraz soluklanmak için oturduklarında Mabel, hayatta sahip olduğu en güzel şeyin çocukları olduğunu söylüyor ve belli ki aklını kurcalayan “ben nasıl biriyim?” sorusunu çocuklarına soruyor. Ve sohbetin sonunda ekliyor, gördünüz mü her şey ne kadar güzel böyle konuşunca… Bundan sonra ise Mabel’ın söylediği her sözün yanlış yönlere çekilmesine şahit oluyoruz ve inceden inceye serzenişleri yankılanıyor arka planda. “Burası herkesin girebildiği bir ev” diyerek misafirlerini içeriye buyur etmesi yine mahremiyet sıfır noktasına çekiyor meseleyi, çocukların kendi hallerinde dans ettiğini görünce misafirine “işte bu durmamız gereken nokta” diyerek ebeveynlerin her şeye karışmaması gerektiğini vurguluyor belki ama misafiri çayını istiyor cevap olarak. Telefon çalıyor ve oğlu babasına Mabel’ın ağzından çıkmayan bir cümleyi iletiyor, eve gelen misafirin çocuklarını alıp gidecek olmasını alışılmadık bir durum olarak karşılayan Nick Mabel’a tokat atmaktan çekinmiyor, en iyi hamburgercide balık yediği için zehirlenen Nick’in annesi Mabel’a durmadan sözlü tacizde buluyor.

 

 

Filmin, in medias res olarak değerlendirilebileceğine kanaat getirdiğimiz sahneye geçiriyoruz buradan. Hiçbir şeyden haberimiz yok ve bu ailenin ortasına bırakılmış hissediyoruz her replikte. El yordamıyla seçiyoruz neler olduğunu, olabileceğini. Bu durumu iyi hazırlanmamış senaryoya bağlayan birçok eleştirmen de bulunmuyor değil. Ben ise, illa bir şeyler bir şeylerin peşinden geliyor diye onun nedeni olmak zorunda değildir, felsefi görüşüne sığınıp izlemeye devam ediyorum. Çünkü hayatın da böyle olduğunu düşünüyorum. Bizler sık sık bir temel arayışındayız ve yaptığımız her şeyin nasıl filizlenip büyüdüğünü gösterme ihtiyacı duyuyoruz. Halbuki yaşamda her şey kurallarla veya belirli bir sıraya münasip gelişmiyor.

Saatler ilerliyor. Mabel, alışılmışın dışında bir şey bulunmadığından dert yanarken Nick’in telefon görüşmesinden, eve daha önce de gelmiş olan doktorla konuştuğunu öğreniyoruz. Mabel’ın sıfatı tescillenmiş anlayacağınız. Neler döndüğünü bilir gibi kapı kenarlarından eşini izliyor: kendini küçük düşürdün bütün olan bu, diyor. Sonra baba otoritesini sarsmanın yanlış olduğunu hatırlamış gibi: ben her gün kendimi komik duruma düşürürüm, açıklamasında bulunuyor. Gereksizce savrulan tokadı, kırıcı sözleri hepsini unutup yine eşinin gönlünü almaya çalışıyor. Üstelik bunu hak ettiğini de söylüyor, Nick’in kendisi için en doğrusunu bildiğine inanıyor. Mabel’ın nasıl ağır psikolojik şiddetin etkisinde olduğunu doktor geldikten sonra daha net izleyebiliyoruz. Doktorla bu sahneleri birçok defa yaşamışlar ve gitmemek için arkasına sığınabileceği tek dayanak çocukları kalmış artık. “Bu iş yürüyecek çünkü hamileyim” diye özetlediği, şarta bağlanmış evliliğinde bir ayrılığa daha maruz kalmak istemiyor. Bourdieu, Aile Ruhu başlıklı konferansında ailenin bütünleşme‘yi sağlamaya özgü duygular kurmayı amaçlayan bir kurma çalışması‘nın ürünü olduğunu belirtiyor ve devam ediyor; kurma ayinleri aileyi, birlik halinde, bütünleşmiş, birlikçi, dolayısıyla sabit, istikrarlı, bireysel duyguların dalgalanmalarına kayıtsız bir kendilik olarak kurmayı amaçlar.

Mabel Longhetti karakterindeki baskı altına alınmaya çalışılan durumlar, “aile” olduktan sonra değişmeye mahkûm edilmiş kadınların yansımasıdır. Çocuklarıyla dans etmesi, onlarla şakalaşması, erkeklerle sohbet etmesi… bunlar evlendikten sonra sınırlandırılması gereken davranışlar olarak Mabel’a ağır gelmektedir.

Doktorun içini rahatlatmak için kimsenin hasta olmadığını, “bir hıçkırık krizim tuttu ve şimdi geçti” diye açıklama yaparken cümlenin sonunu da yutuyor, ve bu nedense bana, Mabel’ın yalandan da uzak bir yapısı olduğunun kanıtı gibi geliyor. Her zaman içten, samimi ve gerçekten ne düşünüyorsa onu dile getirmeye ‘çalışıyor’.

Yemek sahnesinde olduğu gibi kalabalıklarda nasıl davranacağını tam bilemeyen Mabel, anne-eş-doktor tarafından hem mecazen hem de gerçekten üçe bir kompozisyon oluşturuyorlar ve Mabel “burada bana karşı bir komplo dönüyormuş gibi hissediyorum, haklı mıyım?” diye bağırmaya başlıyor. Mabel’ın sesini yükselttiğine ilk defa şahit olurken acaba bu olayların geri planındaki güçlü isim Nick’in annesi mi diye sorguluyorum. Anne, Mabel’a iğne vurulması gerektiğini söyleyip duruyor ve eşlerin konuşmalarına her fırsatta dahil olup olayı kendi istediği yönde sonuca bağlıyor. Doktora, belli ki oğlu anlattığı için, ev hayatlarıyla ilgili bilgi vermeye başlıyor. Mabel’ın içinin bomboş olduğunu söylüyor ve geçen akşam eve gelen yabancıdan bahsediyor. Bizim gibi Nick’in annesi de olaylara orta yerinden (mü)dahil oluyor, içine giriyor ve adeta bizim izleyici olarak düştüğümüz konuma paralel bir karakter sunuyor. Belki de tahmin ettiğimizden daha fazla etkilidir diye düşünüyorum. Üçüncü bir kişinin bu kadar şey bilmesi yine mahremiyet sıfır noktasına çekerken bizi, Mabel da evde kalması ile ilgili gerekçelerini sıralarken sanki içinin bomboş olduğu yakıştırmasının sebeplerini de açıklıyor;

beş nokta buldum, benimle ilgili, BİZİMLE İLGİLİ..

Mabel’ın ilk aklına gelenleri söylediği belli oluyor, bencillikten uzak kimliği ben’i biz diye çeviriyor. İlk ikisini söylerken çok kıvranıyor çünkü bunların konuyla alakasını tanımlayamıyor;

aşk, arkadaşlık..

Belki inanmıyor söylediklerine. Çünkü ‘beş nokta’ diye başlıyor cümlesine ama sesli söyleyince daha farklı geldiğini fark edip duraksamalar yaşıyor. Arkadaşlık derken sırtını dönüyor Nick’e ve devam ediyor;

rahatımız..

Bunların ne derece gerçek olduğundan şüpheli bir hali olduğunu izliyoruz ama sonunda güvendiği bir şey aklına geliyor ve biraz daha sesini yükselterek;

ben iyi bir anneyim…

Bu noktadan, izlediğimiz kadarıyla bizim de zerre şüphemiz yokken son olarak sanki “nasıl atladım bunu” dercesine, biraz geri çekilerek son özelliği(ni) söylüyor;

SANA AİTİM, işte bulduğum beş nokta, bunlar benim beş özelliğim…

Sesi gittikçe kısılarak tekrar etmeyi sürdürdüğü son cümlesiyle Mabel, Nick’le birlikte olmayı ona verilmiş bir seçenek olarak değil zaten hep onun olan bir şeymiş gibi hissediyor. Birine ait olmak… bunların etkisi Mabel’da o kadar derin ki durmadan bunları tekrarlamaktan kendini alamıyor ve biraz başı döner gibi oluyor. Düşmeye yakın eşini sarıp sarmalıyor Nick, derin nefes alması gerektiğini hatırlatıyor. Filmin belki de en beklenen sahnelerinden biri olarak Nick içindeki sevgiden biraz paylaşmaya razı olup “hata yaptıysam özür dilerim” diye serzenişte buluyor. Yaptıklarının, eşinin geldiği hale gerçekten üzülmüş gibi gözüküyor. Fakat, olayların bu noktaya birkaç kez geldiğinin bilincine iyice varırken Nick’in kendince en samimi halinden bile memnun olamıyorum.

Nick’in davranışından güç bulan Mabel bu sefer kendisine düşman bellediği doktora karşı taarruza geçiyor ve yardım elini çevresindeki kimseden göremeyince mucizelere başvurmanın zamanı olduğuna karar verip dua etmeye başlıyor. Göklerden gelecek kurtarıcının eline çok ciddi bir şekilde sesleniyor çünkü durum çok acil ve ciddiyetini de gittikçe de artırmakta. Belki filmdeki tek okumuş karakter olan doktor, yine Mabel’ı dinlemek istediğini belirten tek kişi -ileride, odadan çıkmak üzere Mabel’ın ayaklandığını gördüğünde de nezaketten ötürü ayağa kalkan tek kişi- olmasına rağmen hiç hak etmediği bir muameleye maruz kalıyor.

Foucault’nun delilik olarak tanımladığı durumun, eğitimli Avrupalılar ve Amerikalılar tarafından 18. yüzyılın sonlarına kadar doğaüstü kaynaklara dayandırılmakta olduğunu ve bu bağlamda “deli” insanları toplumdan uzaklaştırmaya yönelik bir eğilimi olduğunu söylemek gerek. Çünkü onların Tanrı tarafından lanetlenen ve katıksız budalalar olarak algılandığı biliniyor. Bu inanç ruhani bir güce veya erginliğe sahip oldukları, dolayısı ile ilahi olanı etrafındaki diğer herkesten daha iyi ifade etme kapasiteleri olduğu fikrini de sık sık beraberinde getiriyordu haliyle. Ve deli/dua ile okumuş/aydın kimsenin bu birbirine düşman ama muhtaç sahnesi, oyunculuk olarak da seyir zevki yüksek bir kesit sunuyor.

Ayrıca gündelik hayatımızda olay örgüsünün bu şekilde işliyor olması filmin gerçekçiliğini katlayıp beni kendine daha da çekiyor. Somutlar tükenince soyut umutlara yönelmemiz… Doktorun gelişiyle başlayan bu sahnelerde Gena’nın kimi örnek alarak çalıştığını gerçekten merak etmiştim. Çünkü her mimik, üzerine titizlikle düşünülmüş her jest; dişlerini sıkarak konuşmaya başlaması, sağa sola yumruk savururken kimseyle göze göze gelmek istememesi… Tiyatro olsaydı tadından yenmeyecek bu büyüklüğün, yine tiyatro olsaydı izleme fırsatı bulamayacağım gerçeğinin de farkına varmıştım burada.

 

 

Geliyoruz son bölümüme; Mabel’ın, çocuklarını zorla sahile götürüp eğlenmeleri gerektiğine saplanıp kalmış ve dönüş yolunda bir kasa birayı çocuklarına içirmiş aklı melaikeleri yerinde Nick’in müdahalesiyle, yatırıldığı hastaneden dönüşüne…

Filme, bir grup adamı göl gibi bir yerde ne yaptıklarını anlamaya çalışarak başlıyorsunuz. Hepsi günlük kıyafetleri ile suyun içinde olunca biri göle düştü de onu mu arıyorlar diyorsunuz, ama hiç acele etmemeleri serinlemek için mi girmişler diye düşünmenize sebep olabiliyor. Sorularımın cevabını film bittikten sonra, bu sahnenin Mabel’ın bir ön gösterimi olup olamayacağı şeklinde yanıtladım. Mabel kadın-anne-eş rollerine göre davranan ama hep bir terslik olmasını beklediğiniz birisi. Filmin bu bölümünde de Nick, sanki Mabel’ı yatıran o değilmiş gibi bir coşkuyla eşinin dönüşünü kutlamak üzere eve kim var kim yok davet ediyor. Hatta insanlar Mabel’ın nerede olduğunu soruyor, Mabel’ı tanımadığını söyleyenler ve içecek bir şeyin olmamasından yakınanlara denk geliyorsunuz. Bu kadar kalabalığın kötü bir fikir olduğunun söylenmesi üzerine yakın akrabalar dışındaki herkes evden çıkartılırken, kalabalıktan “hadi bir şeyler içmeye gidelim” nidalarını duyuyorsunuz. Filmin baştan sona yanlış anlaşılmalar üzerine olmasının da ötesinde, herkesin yanlış davranışlarda bulunması, herkesin yanlış ortamlarda kalmak zorunda olmasına ve herkesin bu yanlışlar çemberinde dönüp durmasına doğru geniş çapta bir çıkarım yapmak mümkün olmaktan öte, kesin oluyor (üzgünüm Umberto Eco).

Mabel ağlamamak için, kırılıp yere düşmemek için zor durduğu belli olur halde eve giriyor. Söylenen her söze, kendisine ait olmayan bir gülümseme ile karşılık veriyor. İlk cümlesi Nick’ten çocukları görmek için izin istemesi oluyor. Ruhu çekilmiş ve geri dönmüş bu anne, sizi bırakıp gittiğim için üzgünüm, der gibi çocuklarına kavuşuyor ve gözlerinden yaşlar boşalmaya başladığı vakit “tamam bu kadar yeter” diyor, “heyecan yok, sakin kalmak zorundayım“… Mabel’ı yazmaya karar verdiğim andan beri onu içten sıfatıyla nitelendirmeme rağmen bu sahnede; çocukları ellerine sarılıp “bizi özledin mi?” diye sorduklarında kendisiyle savaş halinde cevaplar veriyor, hareketlerine, duygularına ket vurmak zorunda olduğunu hissettiriyor, artık içinden geldiği gibi davranmayacağının, içten olamayacağının sinyalini veriyor bize. Yutkunmakta bile zorlanarak odadan dışarıya atıyor kendini ve yine bomboş haline geri dönüyor.

Yemeğe kalmaları için ısrarda bulunan Nick’e Mabel’ın babası, yine spagetti varsa asla kalmayacağını söylüyor. Filmin başındaki yemek sahnesinde de spagettiden başka bir yemeğin bulunmayışı ailenin ekonomik durumunun göstergesi olmasının dışında ne kadar monoton bir yapıları olduğunu da gösteriyor gibi. O kadar monotonlar ki gördükleri her ateşi harlama ihtiyacı hissedip sonunda hastanelik oluyorlar.

Mabel, babası ve eşi arasındaki tartışmanın hafiflemesi için babasının yanı başına oturup onu öpüp, sarılıyor, ondan güç almaya çalışıyor. Fakat babasının “gidip biraz da annenin yanına otur” tepkisinden sonra, sanki az önce ona sarıldığına pişman olmuş gibi ellerini üzerine sürüp ayaklanıyor. Sofraya geçtiklerinde bütün çabalarına rağmen bir sohbet devam ettiremeyeceğini anlayınca Mabel yine baba sıcaklığında arıyor yardımı ve “will you stand up for me” diyor. Fakat babası bu isteği hiçbir şekilde mantık süzgecinden geçirmeden ayağa kalkıyor ve boş boş bakıyor. Mabel’ı gerçekten kimsenin anlamak için çabalamadığının bir örneği olan bu sahneden sonra Mabel yalnız kalmak istediğini haykırıyor ve odadan dışarıya çıkıyor.

Parti verdikleri zamanki gibi kuğu gölünün melodisini diline dolayıp, kendince o an oradan uzaklaşmaya çalışıyor. Kendi dünyasında çözümü bulamayacağını biliyor ve başka yerde olmayı seçiyor. Cevabı kendinde bulamayacağını biliyor çünkü Mabel, kendisi olmaktan öte, ona söylenenleri yaşamaya kendini adamış biri, içinden geldiği gibi davrandığında eşi tarafından “deli” damgası yiyor, susup oturduğunda “kendine gel” diye ikazlar alıyor. Ne denirse onu yapmasın karşın kimseyi mutlu edemeyecekse ne yapması gerektiğini bilemiyor. Bu boşlukta, çekilen her yöne savruluyor.

 

 

Filmin başından beri yer yer Mabel’a filmin isminden ötürü çeşitli hastalık yakıştırmalarında bulmuştum; şizofren, histeri, depresyon, bipolar, geçici global amnezi vesaire… Herkes evi boşalttıktan sonra evin içindeki arbede de bileğini kesmeyi başardıktan sonra yarasına bakıp “demek bunu yapmış” bakışı atması, psişik bir etkinin varlığından şüphelendirdi hatta beni (Foucault’nun da etkisiyle). Bu hareketinin üzerine tekrar eşinden bir tokat yemesiyle kendisini yerde buluyor. Çocuklarını odalarına götürmeye kararlı Nick’e direnen çocuklar, filmin başından beri annelerini ne kadar sevdiklerini, özlediklerini söyledikten sonra ilk defa fizikî anlamda bir savunmaya başvuruyor ve başarılı da oluyorlar. Onların bu çabasına kayıtsız kalamayan Mabel yattığı yerden kalkıp “herkesi üzdüğüm için üzgünüm sadece biraz yorgunum” açıklamasında bulunuyor.

Anne olmanın getirdiği sorumluluklarından güç bulan bu kadın gerçekten içimi eziyor çünkü ne olursa olsun çocukları için savaşmaya ve dayanmaya devam ediyor. Her şeyi bir gülümsemesi ile yerine oturuyor ve gerçekten her şey hiç yaşanmamış gibi, o etki her ne idiyse artık var olmadan günlerine devam etmeye başlıyorlar. Evi topluyorlar, birbirlerine gülümsüyorlar. Ne olursa olsun yine birlikte olacaklarının güvencesini verir gibiler. Ve o sırada devreye giren müzik nedensizce bir oyunun sonuna gelmişim hissi vermişti bana, biraz da Gölge Oyunu(1992) filmini hatırlamıştı. Işıklarını kapatıp yataklarına açıyorlar yavaş yavaş ve o esnada telefon çalıyor. İşte o zaman hala hiç özel hayatları kalmamış Longhetti’lerin gerçekliğinde olduğunuzu hatırlıyorsunuz.

Melancholia

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından
Dünya lanetli bir yer. Uğruna kederlenmeye değmez. 

Devamını Oku

Yosunlardan Vegan Kozmetikler Mümkün Mü?

Moda Kategorisinde Tarafından

Vegan ürünler günümüzün sıklıkla kullanılan ürünleri haline geldi. Özellikle hayvansal ürünlerin eldesinde, maalesef, hayvanların kötü yaşam şartları altında bulunması, endüstriyel üretimlerin artan talebi karşılamak için yaptığı hamlelerin etik olarak zalim görülmesi, iklim değişikliği, kaynakların hızlı tükenmesi gibi konular toplumları daha çevreci, sürdürülebilir ve acımasız üretim tekniklerinin terk edilmesi açısından teşvik edici olmuştur. Hem bireysel hem de hükûmetlerin destekleri sayesinde de hayvanların yer aldığı ürünlerin sayılarının azaltılması, mümkünse tamamen ortadan kaldırılması, kozmetik ürünlerden tutun da gıda ve ilaç endüstrilerinde hayvan testleri yerine bilgisayar destekli testlerin uygulamaya konması gibi dönüşümler ile hayvanlara verdiğimiz hasarı azaltmak, mümkünse değiştirmek ve daha sürdürülebilir ve barışçıl çözülmeler üretmek adına yapıcı adımlar atılmıştır. Ancak bu yeterli midir? Bizler etiket okumada, tercih ettiğimiz ürünlerin kaynaklarının  nasıl ve nereden geldiğini takip etme konusunda ne derece bilgi ve tecrübeye sahibiz?

Kozmetikte yosunlara (alg) geçmeden önce iki farklı kavrama açıklık getirmekte fayda var. Vegan ve “cruelty free” kavramları birbirleriyle sıklıkla karıştırılan iki terim… Vegan ürünler içerisinde hiçbir şekilde hayvansal ögeler içermeyen ürünlerdir ancak her vegan ürün de hayvan testleri yapılmayan  “cruelty free” ürünler anlamana gelmemektedir. Bir ürün vegan olsa dahi yine de hayvan testlerine tabii tutulabilir. “Cruelty free” ürünler ise hayvansal ürünler içerse de hayvan testleri yapılmayan ürünlerdir. Bir kaç ay önce Ricky Gervais, Zac Efron, ve Taika Waititi gibi sanatçıların Ralph isimli bir deney tavşanının hayat hikayesini anlattığı kısa animasyon filminde  deney hayvanlarına ne gibi testler yapıldığını görmüş ve “Save Ralph” etiketi ile hayvan testlerinin acı gerçeğini de bir şekilde gözler önüne sermeye çalışan bu yapımla biraz daha konuyu anlamıştık. Kaldığımız yerden devam edecek olursak, “Cruelty-free” ürünlerde de market raflarında bulunan son ürün hayvan testlerine tabii tutulmasa da ürün içerisinde yer alan bir takım maddeler hayvan testlerine tabii tutulabilir. Bu yüzden eğer hem vegan hem de “cruelty free” ürün arıyorsak etiketleri iyice okumamız, aynı zamanda markaların test ve üretim politikaları hakkında bilgi sahibi olmak adına araştırma yapmamız gerekebilir.

Bu kadar teknik bilgiden sonra biraz da alglerden bahsedelim… Algler gerçekten vegan kozmetik ürünlerin sürdürülebilir üretimini sağlayabilir mi? Bunun cevabı ise “EVET”. Alglerin endüstriyel üretimleri 1950’li yıllarda başlamış olsa da pek çok kaynakta Mısır ve Aztek uygarlıklarının, Asya kültürlerinin algleri kozmetik olarak kullandığının kayıtları mevcuttur. Yüz maskesinden, yara iyileştirici kremlere, saç bakım ürünlerinden renkli kozmetik ürünlere kadar bu uygarlıklar algleri güzellik ve estetik konularında sıklıkla kullanmışlardır. Antik Roma’da algler yanık ve deri hastalıkları tedavisinde kullanılırken, Mısır’da göğüs kanseri tedavisinde kullanıldığına dair kayıtlar da mevcuttur. Antik Mezopotamya da kırmızı ve kahverengi yosunlar dudak renklendiricisi ve allık olarak kullanılmıştır. Afrodit’in deniz yosunları içeren banyo suları ile yıkandığı rivayet edilmektedir. Ayurvedik terapi kürleri olarak da yosunların kullanıldığı bilinmektedir.  Yosunların kozmetik kullanımları o kadar yaygındır ki “Thalassotherapy” adı verilen bir terapi tekniği de mevcuttur.  O zamanlar su kaynaklarından toplama yoluyla elde edilen algler, endüstrinin gelişmesiyle de ticari olarak daha sistematik bir şekilde üretilmeye başlanmıştır.

Simdi alglerden elde edilen hangi maddelerin vegan kozmetik ürünlerine dahil olduğunu inceleyelim.

  • Yağ asitleri: Aslında omega 3-6 gibi esansiyel yağ asitlerinin sucul çevrelerde ana üreticileri yosunlardır. Balıklar yosunlarla beslendiği için omega 3-6 gibi yağ asitlerini içermektedir. Omega 3 ve diğer yağ asitlerinin dahil olduğu nemlendirici krem ve serumlar alglerden elde edilebilir. Ayrıca içerdikleri yağ asitleri nedeniyle de sabun, şampuan gibi hijyen ürünlerinin de alglerden üretilme potansiyeli yüksektir. Bu sayede ağır balık kokusu da giderilmiş olur ki bir çok insan balık yağlarını kokusu nedeniyle tercih etmemektedir. Balıklar denizlerdeki artan kirlilik nedeniyle ağır metal toksisitesi yaratabilmektedir. Bu yüzden kontrollü sucul koşullarda üretilen yosunlardan elde edilen yağların daha güvenilir olduğu bilinmektedir.
  • Squalen: Güçlü bir antioksidan ve nemlendirici olan squalen de aslında bir tür yağ asididir. Kozmetik ürünlerde nemlendirici, güneş koruyucu, anti-aging, antioksidan gibi özellikleri nedeniyle tercih edilmektedir. Krem, serum, ve dudak parlatıcısı/ nemlendiricisi gibi ürünlerde ve güneş kremlerinde yer almaktadır.  Squalen köpek balığı karaciğerinden elde edilmektedir ve her yıl milyonlarca köpek balığı kozmetik ve estetik endüstrisi için katledilmektedir.Köpek balığı karaciğerine alternatif olarak bitkilerden de elde edilen squalen aynı zamanlarda alglerden de sağlanmaktadır. Yıllık üretim kapasitesi ve kaynak tüketimi hesaplandığında ise alglerden elde edilen squalen üretim ve kullanımının yaygınlaşması ile de neticesinde köpek  balıklarının korunması mümkün olacaktır. Dove, Sunsilk, Vaseline, L’Oreal, Lush, Lancome, Unilver, Soft & Dri, Clarins, Sisley gibi markalar ürünlerinde köpek balığı içeren maddelerin kullanımını durdurmuştur.
  • Antioksidan bileşenler: Algler fotosentetik organizmalar olduğu için yapılanda fotosenteze bağlı olarak çok fazla renkli pigment bulundurmaktadır. Bunların başında turuncu lutein, kırmızı astaksantin, yeşil klorofil, turuncu-kahverengi fukoksantindir. Hem renkli olmaları hem de antioksidan, antikanser, anti-enflamatuvar özellikleri nedeniyle kozmetik kremlerde, renkli kozmetik ürünlerinde kullanılmaya başlanmışlardır. Maske, serum, krem, losyon, ruj gibi hem kozmetik hem de dermokozmetik ürünlerde kullanılmaktadır. Özellikle antioksidan yapıları sayesinde güneş koruyucu ürünler ve topikal kozmetiklerde kullanımının yaygınlaşması estetik kozmetik ürünlerinin fonksiyonlarını arttırıcı niteliktedir.  
  • Fikosiyanin: Mavi bir pigment olan fikosiyanini belki de smoothielerden ve Spirulina adi verilen gıda takviyesinden tanıyor olabiliriz. Hatta tasarım şaraplar kategorisinde mavi şarap üretiminde de kullanılmıştır. Göz alıcı mavi rengi nedeniyle renkli kozmetik ürünlerinde, sac boyalarında, far ve rujlarda kullanılmaya başlanan bu pigment aynı zamanda deride yer alan orantısız renk değişimlerini de düzenlemektedir. Henüz cilt pigmentasyon kusurları ile alakalı fikosiyanin içeren bir urun bulunmasa da önümüzdeki yıllarda raflarda görmeye başlayacağımız kanısındayım.
  • Güneş koruyucu maddeler: Mikosporin benzeri amino asitler adı verilen ve siyabobakteri dediğimiz alt alg grubuna ait olan bu bileşikler oldukça güçlü güneş koruyucu özeliklere sahiptir. Ayrıca mikroplastik vb. yapıda olmadıkları için de güneş kremlerinde kullanıldıklarında çevreyi kirletici özellikte de değillerdir. Zararlı UV ısınlarını engelleyen bu ürünler erken yaslanma, deri kanseri ve diğer cilt kusurlarının önlenmesini sağlamaktadır.
  • Polisakkaritler: Karbonhidrat grubundan olan bu bileşikler arasında agar, agar agar, karagenan, sülfatlı polisakkaritler, fukoidan gibi polisakkaritler bulunmaktadır. Paraben, silikon gibi maddelere alternatif olarak kullanılabilecek bu ürünler yüksek nemlendirme ve su tutma kapasitesine sahiplerdir. Ayrıca stabilize edici ve kıvam verici olarak da polietilen glikol yerine kullanılmaktadırlar.

Gelelim vegan algal kozmetik ürünler üreten markalara…

Algenist: Listenin başında yer alan Algenist, kendisini tamamen alg temelli 100% vegan kozmetik ürünler üretmeye adamış bir marka. Alguronik asit adını verdikleri ve patentli bileşeni ve vegan kolajen ile fonksiyonel vegan kozmetik ürünlerinde çağ atlamış bir marka…

Osea: Vegan ve cruelty-free olan bu marka, 100 yıl öncesinde bir kiropraktor olan bir büyükannenin hikayesiyle başlıyor. Holistik şifa yöntemlerini benimseyen bu aile, yıllar sonra Osea markasını kurarak yosunlardan elde ettikleri ürünleri bizlerle buluşturuyor.

Dalton Marine Cosmetics: Tamamen vegan olmasa da Algae Skinfood koleksiyonu ile sunduğu kozmetik urunler 100% vegan ve algal ürünlerden elde edilmiştir.

Shiseido: Dünyaca taninmiş Japon kozmetik markası olan Shiseido da patentli Stemlan-173 maddesi içeren ve alglerden elde edilen bir anti-aging urun ile deri tabaksını koruyan, kok hücreleri güçlendiren ve canlılık veren bir formüle sahiptir.

Loreal Paris: Kırmızı alg ekstresi içeren kil maskesi ile cildi canlandırdığını ve peeling etkisi yaptığını iddia ettikleri bir ürün ile raflarda yer almaktadır.

Innisfree: Güney Kore’nin meşhur kozmetik markası olan Innisfree, algal ekstreler içeren bir dudak peeling ürününe sahiptir. Aynı zamanda algal bileşenler içeren maske ve nemlendiricileri de bulunmaktadır.

Missha: Yine Güney Kore kozmetik devlerinden birisi olan Missha, Kırmızı alg koleksiyonu ile Kore’nin geleneksel fermentasyon tekniklerini uygulayarak elde ettikleri bu seri de esans, losyon, serum ve krem gibi ürünler mevcuttur.

Bunun gibi örnekler dışında; selulit giderici, cilt sıkılaştırıcı, çatlak giderici, deri renginin tonlayıcı, nemlendirici pek çok algal ürün de kozmetik raflarında bulunmaktadır. Ancak en sık rastladığımız ve her bütçeden insanin ulaşabileceği algal kozmetik ürünlerin başında sanıyorum yüz maskeleri geliyor. Özellikle detoks etkisi yaratan, cildi sıkılaştıran, beyazlatan ve nemlendiren maskeler algal eksteler ile desteklenerek hem cildin kolajen yapısını sıkılaştırıyor hem de gözenekleri temizleyerek kaybettiğimiz mineralleri cildimize yüklüyor.

Denizden gelen ve aslında milyonlarca yıldır var olan alglerin kozmetikte önemi antik uygarlıklarca keşfedilmiş, bir şekilde zaman içerisinde unutulmuştur. Ancak artan kaynak tüketimi ile de yeniden kendilerini bize hatırlatmaya başlayan alglerin kozmetikte kullanımının giderek artacağı kanısındayım.  Sizler ne düşünürsünüz?

The Love of the Nightingale

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

“Onu trajedi yapan da bu zaten. Doğru kişiyi sevdiğinizde, bu bir komedidir.” (The Love of the Nightingale)

Her şeyin ortasından başlayan bir hikaye. Kadın olmak. Hatta kadın olduğun için sessiz bırakılmak. Sessiz kaldığımız ve özellikle sessiz bırakıldığımız modern dünyada sorular sormak. Bilirsiniz, soru sormak kimi zaman tehlikelidir. Fakat susturulma korkusuna rağmen, insanın doğasında var olan da bir sorumluluktur öyle değil mi?

Bülbülün Aşkı (The Love of the Nightingale), savaşın, gücün ve cinsiyetler arasındaki farklılıkların zemininde geçen, sessizlik ve soruların ana temalarını gösteren bir oyun. Yazar Timberlake Wertenbaker, Sophocles’in kayıp trajedisi Tereus‘u, Philomele’nin açısından anlatarak feminist ve daha modern bir anlatımla yeniden işlemiş. Bunun dışında yine Heracles’in karısı hakkındaki Dianiera ve Cindirella‘nın modern versiyonu The Ash Girl adında efsane/peri masalı bazlı iki farklı oyunu bulunuyor. Her neyse, biraz kadınlar, biraz ilişkiler ve biraz da sessizlik kıyılarında dolanarak Wertenbaker’ın iki kız kardeşin çelişkili arzularını ve direniş biçimlerini açığa çıkardığı Bülbülün Aşkı oyunundan bahsedelim biraz.

Antik Yunan’da geçen oyun, Atina’daki savaşı dramatize eden iki askerin kavgasıyla açılır. İki asker kavga edip birbirlerine küfrederken, Erkek Korosu araya girerek kralın sarayında olup biten hakkında bilgi verir. Kral’ın iki kızının tanıtıldığı sonraki sahnede Procne ve Philomele, ablası Procne’nin ebeveynlerinin isteği üzerine evleneceği için birbirlerinden ayrılmaktan duydukları üzüntüyü dile getirirler. Devamında Procne’nin zoraki evliliğinin aslında babası ve Trakya kralı Tereus arasındaki bir anlaşmanın sonucu olduğu ortaya çıkar. Atina, Tereus’un yardımıyla savaşı kazandığından, Kral Pandion, Trakya kralına minnettarlığını ifade etmek için ona bir ödüllendirmeye karar verir. Tereus, kralın kızlarından birine “sahip” olmak istediğini belirttiğinde, Kral Pandion ödül olarak kızı Procne’yi vermeyi kabul eder. Bu sırada oyunla ilgili şöyle bir detay da bence epey enteresandır. Wertenbaker, oyun içinde oyun temasını işleyerek, üvey oğluna aşık olan Pheadra’nın trajedisini de işler. Hatta ironik mesaj öyle güzel verilmiştir ki barbar karakterimiz Tereus, oyunu izlerken bunun ne kadar da yanlış bir şey olduğundan dem vurur.

Her neyse yıllar içinde Procne, yeni ülkesi Trakya’da Tereus’un oğlu Itys’i doğurur. Ancak kız kardeşini çok özlediği için hiçbir şey onu mutlu etmemektedir. Beş yıllık bir ayrılığından ardından, Procne özlemini artık bastıramaz hale gelir ve sonunda Tereus, Philomele’yi Trakya’ya getirmek için Atina’ya doğru yola çıkar. Uzun bir yolculuğun ardından Atina’ya varan Tereus, Kral Pandion’un rızasını alarak askerleri, Philomele’yi ve ebeveynlerinin yokluğunda Philomele’ye göz kulak olacak olan yaşlı kadın Niobe eşliğinde Trakya’ya doğru yola çıkarlar. Olaylar da zaten bu noktadan sonra karışmaya ve çirkinleşmeye başlar. Baldızına aşık olan Tereus, denize açıldıklarında Philomele’ye daha yakın olabilmek için Trakya’ya varışlarını sürekli erteler. Philomele’ye sahip olmaya epey kararlı olan Tereus, ona sürekli olarak aşkla yaklaşır, fakat tek isteği bir an önce kız kardeşine kavuşmak olan Philomele, onu yalnızca kardeşi gibi sevdiğini söyleyerek reddeder. Elbette Tereus gibi bir karakter işleri daha da çirkinleştirmekten kendini alamaz ve Philomele’nin kız kardeşine olan sevgisinin ilişkilerini engellediğine inanır. Dolayısıyla Procne’nin bir dağın tepesinde gelmelerini beklerken aniden nehre düşerek öldüğü ve cesedinin bulunamadığına dair bir hikaye uydurur. Gün geçtikçe arzuları büyüyen Tereus, Philomele’nin bir anda Kaptan’la flört ettiğini (ki bu epey göreceli bi kavram zira Philomele yalnızca biraz fazla meraklıdır) görünce öfke ve kıskançlıktan deliye dönerek kendini kaybeder ve Kaptan’ı da öldürür. Böylece Tereus, sevgilisiyle arasında bir diğer engel olduğuna inandığı ikinci kişiyi de ortadan kaldırarak, aşkını Philomele’ye ilan etmeye karar verir. Reddetmeye devam eden ama aynı zamanda ondan korktuğunu da belli eden Philomele’nin çaresiz durumundan yararlanan Tereus, ona tecavüz eder.

Bir diğer yandan endişeler içerisinde kız kardeşi ve Tereus’u bekleyen Procne, bir anda Tereus’u elleri kanlar içerisinde görür. Tereus ise “vahşi bir hayvan” ile mücadele ettiğini söyler.  Tereus’un Philomele hakkındaki sessizliği, tam da onun beklediği gibi Procne’nin kız kardeşinin öldüğüne inanmasını sağlar. Sonraki sahnede vücudundaki “şiddet ve korku kokusu”ndan kurtulmak isteyen Philomele’yi görürüz. Niobe ona, Tereus’u kızdırmamasını tavsiye eder. Zira Tereus, Philomele ile hala ilgileniyor olabilir (!) Tereus girer. Beklentisinin aksine Philomele, Tereus’u görünce çileden çıkar ve hem erkekliğini alaya alarak onu küçük düşürür hem de onunla ilgili tüm gerçeği Trakya halkına açıklamakla tehdit eder. Ve ne yazık ki kaçınılmaz olan olur. Philomele’nin cüretkar sözleri ve asi tavrı kendi trajik sorununu getirir; Tereus, Philomele’nin dilini keser. Hatta Philomele’yi kanlar içinde göre Niobe, ona acıyarak trajik durumu hakkında şöyle bir cümle kurar; 

“Ölülerin sessizliği vahşi bir koroya dönüşebilir. Ancak, hayatta olan ama konuşamayan kişi, gerçekten de tüm gücünü kaybetmiştir.”

Fakat Philomele’nin sadece kadınların katıldığı Bacchean ziyafetindeki zekice davranışı bu sözlerin tam tersini kanıtlar. Niobe ve Philomele, hizmetçilerin eşliğinde, Philomele tarafından yapılmış üç büyük bebekle ziyafete katılırlar. Sahnede istediği fırsatı yakalayan Philomele, hikayesini anlatır. Procne, Tereus hakkındaki tüm gerçeği öğrendikten sonra, iki kız kardeş işbirliği yapar ve Tereus’dan intikam almaya karar verirler. Elbette olaylar iyiden iyiye karışır ve tüm bu olayları gizlice seyreden Itys, kılıcını Philomele’nin elinde görür görmez geri kalmak için içeri koşar. Ancak Philomele geri vermeyi reddeder. Procne Itys’i tutarken, Philomele kılıcı çocuğun boynuna indirir. Tam bu sırada her şeyden habersiz olan Tereus saraya girer. Philomele’nin kana bulanmış elleriyle karşılaştığında şok içerisinde Procne’ye açıklamalar yapmaya çalışır fakat bu Procne’nin kendisine olan öfkesini bastırmaz. Procne aniden Itys’in kanla kaplı cesedini gösterir ve şöyle der:

“Eğer derenin üzerine eğilip yansımanı arıyor olsaydın Tereus, işte böyle gözükürdü.”

İki kız kardeşin öfkesinden korkan Tereus, ani bir kararla ikisini de Itys’in kılıcıyla öldürmeye çalışır ve peşlerinden gider fakat onları yakalayamaz. Efsane devam ederken, Philomele bir bülbüle, Procne bir kırlangıca ve Tereus bir ibibiğe dönüşür. Oyunun son sahnesinde Itys, kuşlarla birlikte belirir; ancak onunla yalnızca bülbül olan Philomele konuşur. Itys’e Tereus’un şiddetle dilini kesme eyleminin neden yanlış olduğunu anlayıp anlamadığını sorar, fakat Itys cevap veremez ve böylece oyun sona erer.

Hikayeden de anlaşılabileceği gibi Wertenbaker, Bülbülün Aşkı’nda ataerkil otoriteye boyun eğmeyi reddeden kadınların ihlallerini gözler önüne seriyor ve kadınların erkekler tarafından zorla susturulması ana teması etrafında bir kadına tecavüz edilmesi ve ensest ilişki gibi konuları feminist bir bakış açısıyla tartışıyor. Korkularını ve arzularını çekinmeden dile getiren Philomele, kalıplara uymayan bir karakter aslında. Sanırım oyunla ilgili olan asıl üzücü kısım, kalıplara uymanın ya da uymamanın Philomele’nin diğer pek çok kadınla aynı kaderi paylaşmasını engelleyemiyor oluşu. Yine de bu durumu kabul etmemesi ve son ana kadar vazgeçmemesi pek çok şey anlatıyor. Belki de yalnızca kendimize doğru ve yanlış arasındaki farkın ne olduğunu, bunu nasıl bildiğimizi ve geçmişlerimizden nasıl öğrenebileceğimizi sorduğumuzda, kaçınılmaz olarak üstünlük elde edenlere karşı zafer kazanabiliriz. Zira Tereus gibiler, sadece kendilerinin bir tanrı olduğuna inanmakla kalmazlar, aynı zamanda konuşmamızı engelleme haklarının olduğuna da inanırlar.

Ne diyordu Hamlet’in o ünlü dizelerinde; “Olmak ya da olmamak. İşte bütün mesele bu.” Tek bir farkla. Burada asıl bilgi varoluşçuluk değil, soruların gücü ve onları susturmak isteyenler…

Vertigo

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

vertigo; sizin veya gördüklerinizin döndüğünü hissetmenize yol açan bir histir. Sıklıkla bulantı, kusma ve denge kaybı bu duruma eşlik edebilir. Genellikle baş dönmesi olarak adlandırılmaktadır.

Hayal kırıklıkları, bunalımlar, sanrılar ve travmalar üzerine bir film Vertigo. Merkezine emekli bir polisin görev arkadaşının kendisini kurtarmak için yüksekten düşerek ölümüne tanık olmasının ardından baş gösteren yükseklik korkusu problemini alır. Hitchcock, hikayeyi sinemasının benzersiz alametifarikalarından olan gizem unsuru ile öyle titiz donatır ki Vertigo, 21. yüzyılda bile izleyicisini her açıdan tatmin etmeyi başarır. Senaryodaki zekanın yanı sıra, film unutulmaz bir görsel deneyim yaşatır. Özellikle yeşil, turuncu, kırmızı, mor renklerinin bol keseden kullanımı ve özenilmiş sinematografisi, insana sinemayı neden sevdiğini hatırlatır. Halüsinatif baş dönmesi, yani vertigo, sekanslarındaki renk geçişleri özgünlüğü ile beraber 2001: A Space Odyssey gibi filmlere de iyi bir ilham kaynağı olmuştur.

John Ferguson, eski bir arkadaşının eşi olan Madeleine’i takip etmekle görevlendirilir. Kendisine anlatılan hikayeye göre Madeleine, büyük büyük anneannesi Carlotta Valdes’in ruhu tarafından kontrol edilmekte ve eşini korkutan davranışlar sergilemektedir. Dedektifin takibi boyunca Madeleine, hikayeyi doğrulayacak hareketler yapar. İntihar etmeye kalkışır, gizemli bir şekilde ortadan kaybolur, Carlotta’nın tablosuyla saatlerce bakışır. Bütün bunlar yaşanırken arkadaşı John ile, Hitchcock da seyircisiyle acımasızca alay etmektedir aslında. John Ferguson, yalnızca ustaca planlanmış bir cinayete atanmış çaresiz tanıktan ibarettir. Madeleine, günler boyu takip edildiğinin bilinciyle adamı intihara meyilli olduğuna ikna etmiş, dedektifin yükseklik korkusunu kullanarak sahte bir intihar ve gerçek bir cinayete suç ortaklığı etmiştir. Talihsiz John bu da yetmezmiş gibi Madeleine’e aşık olur ve yükseklik korkusu yüzünden bir ölüme engel olamamanın utancının yanına, sevdiği kadının intiharına tanık olmanın buhranı eklenir. Ferguson’un doktorunun vertigo hakkında dediği gibi “Bu tarz travmatik hastalıkları yenebilmek için genelde bir travma daha yaşamak gereklidir.” John, Madeleine’in sözde intihar ettiği kuleye çıkamayarak vertigo ile verdiği ilk mücadelede başarısız olur. Ancak ikinci bir şansı olacaktır.

Gördüğü tüm sarışın, gri takım elbiseli kadınları Madeleine sanmakta olan John, tam anlamıyla bir bunalım dönemindedir. Ta ki bir gün sokakta tıpatıp Madeleine’e benzeyen o kadına rastlayana kadar. Ferguson, sokakta gördüğü bu kadına değil, Madeleine’e olan benzerliğine ilgi duymuştur. Onu Madeleine gibi giydirmeye çalışır, saçlarını ve makyajını düzelterek onu yeniden yaşatmak ister. Kadın da dedektifi sevmektedir ama olduğu gibi kabul edilmemekten rahatsızdır. Ferguson’un bu çabalarının ardındaki şey sade bir aşk değildir oysa. Adamın Madeleine ile bitmemiş bir hesabı vardır. Bunalımını yok etmenin ve travmasının üstesinden gelmenin tek yolu onu geri getirmektir. Kadın istenen her şeyi yerine getirdiğinde Madeleine’e benzeyen başka bir kadın değil, Madeleine olmuştur. John Ferguson, intiharına tanık olduğu kadını tekrar karşısında gördüğünde dili tutulur. Saniyelerce tutkuyla öpüşürler. Adamın bitmeyen kabusları bir nebze de olsa son bulacaktır artık. Ta ki kadın, Madeleine’e, aslında Carlotta’ya, ait olan bir kolyeyi tekrar ortaya çıkarana kadar. Her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır. “Bir cinayetin hatırasını asla saklamamalısın.” John Ferguson, kadının Madeleine’e olan mucizevi benzerliğini ve Carlotta Valdes hikayesini mantığa oturtabilmenin rahatlığını yaşar. Ne var ki daha hiçbir şey bitmemiştir. Şimdi Vertigo ile yüzleşme zamanıdır.
John, Madeleine’i zorla sözde intiharın yaşandığı kuleye götürür ve beraber en tepeye kadar çıkarlar. Ferguson başarmıştır, yükseklikten ölümüne korkmasına rağmen cinayet mahalline ulaşmayı başarır. Merdivenlerde kadından bu titiz cinayetin tüm detaylarını öğrenir, hesap sorar. Nihayet yukarıda baş başa kaldıklarında kapıdan bir rahibe girmekteyken kadın korku, utanç ve panikle daha önceden intihar ettiği kuleden tekrar atlar. John Ferguson bir ölüme daha, bu sefer gerçekten, tanık olur. Böylece korkusunu atlatmasına vesile olacak ikinci travmayı yaşamıştır. Sonunda, ne kadar yüksek olursa olsun, aşağı atlayan kadının arkasından ürpermeden bakmayı başarır.
Vertigo, başından sonuna kadar eski bir dedektifin travmatik yükseklik korkusunu atlatma hikayesidir. Alfred Hitchcock 1958 yılında seyirciye “plot twist” kavramının benzersiz örneklerinden birini sunar. Film boyu izleyici  tamamıyla metafizik bir sonuca odaklanır. Carlotta Valdes’in ruhunun hikayeyle olan bağlantısı her ne kadar mantıksız gelse de yaşananların gerçekten de başka bir açıklaması yok gibidir. Madeleine’e tıpatıp benzeyen bir başka kadının ortaya çıkması, yani ölmüş olan birinin sokakta görülmesi, bu metafizik varsayımlarını iyice güçlendirir, kadının sonradan yırtıp attığı mektubunda her şeyi itiraf edişine kadar. Hitchcock, seyircinin dikkatini bir sonuca yoğunlaştırmış, ardından hikayeyi tepetaklak edip her şeyi mantıksal zemine oturtmuştur. Seyircinin gerçekleri John Ferguson’dan önce öğrenmesi, adamın iç burkan çabalarını ve çaresizliğini daha yoğun kılar. Yönetmen izleyenin duygularını bu şekilde istediği kıvama getirir. Vertigo şüphesiz Hitchcock ismini sinemanın unutulmaz ustaları arasına yazan filmdir. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, tutkulu ve takıntılı, unutulmaz bir hikaye.

Sevmek Güzel Şey…

Yaşam Tarzı Kategorisinde Tarafından

Selamlar efendim! Sizleri özledim, hem de çok sizin de bu kaçık yazarı özlediğinizi hissede”biliyorum” 😀 ♥ Hoşbeş bitmeden söyleyeyim anime yazı dizisi henüz bitmedi. Bitmeden önce birkaç durağımız daha var, oralarda da durduktan sonra son durağa varıp bu rengarenk yolculuğu sonlandıracağız ama biraz es verelim o arada, değil mi?

Biraz eleştiri, çokça sevgiyle geldim size.

Gelin bakalım…

Bu yazımızın hikayesinin noktasını 1997 yılında Türkiye Güzeli seçilen sevgili Ceyda Düvenci ve sevdiği adam Bülent Şakrak koydu. Evet yanlış okumadınız, bu güzel çift noktayı koydu. O noktanın öncesine götüreceğim siz değerli okurlarımızı ama önce noktanın içini kısaca bir açalım. Konu şu, Ceyda Düvenci’nin şahsi instagram sayfasında paylaştığı muhteşem kare. Buraya kadar bir sorun yok. Altındaki yorumlar ise noktanın içini oluşturan çürümüş zihniyetin üzücü mahsulleri. Dileyen Ceyda Düvenci’nin sayfasına girip bakabilir. Birbirini çok seven, aşık iki insanın, kaç yaşına gelmiş, evli çocuklu insanın öpücük fotoğrafının altında aşka yaraşmayan yorumlar, onları kınayan, negatif yönde eleştiren, belki de acıtan yorumlar…

Burada beynimdeki ışık hızla yanıp sönerek “DUR YA, BURADA BİR YANLIŞLIK VAR!” sinyali verdi. Toplumsal olarak aşka ve sekse bakış açımızı irdeleme ihtiyacı hissettim, duramadım buralara taşındım, karşınızda çan çan çene çalıyorum görüyorsunuz! 😀

Twitter malumunuz yediden yetmişe kullanılan sosyal bir günlük halinde artık. En büyük kaynaklarımdan biri de twitter oldu, instagramdan sonra. Binlerce tanımadığım insandan, binlerce sessiz haykırıştan, dile vurmayıp gözlerde anlamlanan bakışlardan alıyorum cüretimi ama aşk duygumuz ne ara bu kadar yozlaşıp yok olmaya yüz tuttu? Mahremiyeti bahane ediyoruz, çocukları bahane ediyoruz, fiziksel görünüşleri, tutumları, gelenekleri, uluortalığı bahane ediyoruz. Sevgiyi paylaşan, aşkı paylaşan insanlara bakış açımız “ayıplardan” oluşan uzuuuuuun bir liste. El ele tutuşan gençleri, birbirini öpen aşıkları, sevgilisinin saçlarını koklayarak öpen adamları, sevdiği adamın dudaklarına sevgiyle buse konduran kadınları, aşkı ayıplıyoruz. Gördüğümüz yerde halihazırda cephe almış biçimde cık cıklamaya hazır parmaklarımız var ama “bu sevgidir, maşallah” diyerek örnek gösteren parmaklarımız yok.

  

O mahremiyetten, çocuklardan bahsedenlere soruyorum kadınlar sokağın ortasında uluorta, altını çizerek söylüyorum ULUORTA, çocuklarının yanında dayak yerken, öldürülürken, şiddet görürken niçin hınçla çıkan sesiniz çıkmadı? Hak etmiştir çünkü, kadın suçludur, erkek haklıdır. Kaba deyimle “kocanın/sevgilinin/dayının/şunun bunun” kadına vurduğu yerde gül biter!

Böyle mi gül bitiyor?

Aşk güzel şey…

İnsan olmayı geçtim canlı olmanın bir kanıtı değil mi sevebilmek? Herhangi bir şeyi sevebilmek, bir insanı sevebilmek, kalbimizi emanet edebilmek? Sevmek ve sevilmeyi hak etmek için neden sertçe çerçevelenmiş kriterlerimiz var? Neden aşkı olduğu gibi, sevgiyi geldiği gibi kabul etmiyor, edemiyoruz?

 

Birbirini seven insanları gördükçe sevinip sevgiyi paylaşacağımıza onları toplumdan ekarte etmeye olan üstün uğraşıların sebebini asla anlayamıyorum. Niye küçük bir sevgi gösterisini büyütüp sanki sokağın ortasında, herkesin önünde şehvet tablosu sergileyeceklermiş gibi gözlerimizi kapatıp kaçıyoruz?

Seksle aşkı birbirine karıştırdığımız dünya düzeninde böylesi sevgi anlarını linçleyen birçokları mevcut, sevgi olmadan aynı yatağa yabancı olarak yatıp sabah olmadan yabancı olarak kalkanlar da… Aşk nerededir? Gözlerde mi? Öpücüklerde mi? Kucaklaşmalarda mı? Yataklarda mı? Bedenlerde mi? Ruhlarda mı? Nerede?

Aşkı ruhsuz bedenlerde soğuk yataklarda arayıp eli boş dönenler mi gerçek sevgiye nefret kusuyorlar yoksa hayatında hiç sevgi görmemiş, bunu ayıp olarak öğrenenler mi bilemiyorum. İkincisiyse eğer sorumun cevabı bu derin bir hüzün yaratır yüreğimin derinliklerinde… Yaralıyız zaten sevgisizlikten.

Aşk bedende değildir, beden aşka teslimse adı seks olmaktan çıkıp sevgiye dönüşür. Yukarıda söylediğim kriterler var ya konu oraya geldi. Bir başka instagram linçlemesi daha sunuyorum. Blogger ve fotoğrafçı olan Jena Kutcher’dan bahsedeceğim. Instagramda kocası Drew Kutcher ile yine mükemmel sevgi anlarını paylaşmışlar. Bu sefer de kriterler devreye girmiş. Jenna’nın kıvrımlı vücuduna yapılan saygısız yorumlar kocasını hak etmediği yönüne kadar uzanmış. Boyutu farkında mısınız? Ne kadar can yakıcı…  Buradan nereye çıkıyoruz?

Kusursuz bedenler aşkı hak eder, iyi bir seks için kusursuz bedenler gerekir.

Sevgi gizlenmelidir. Gösterilirse ayıptır.

HAYIR!

Kusursuz beden diye bir şey varsa herkese göre değişir, aşk çat kapı kalbinizin kapısına bodoslama daldığında ortada kriterler kalmaz. Kalpsiz bir beden aşkı taşımaz, taşıyamaz. Kalpsiz bir bedenle seksten ötesi var mıdır? Bence yoktur. Heykellerin de kusursuz olduğunu ama ruh taşımadığını unutmayın. Seyirlik değil sevgi içindir aşk. Heykeller seyredilir ruhu, kalbi olan bedenler sevilir. Sevginin kriteri yoktur ki… Gerçek sevginin tek şartı dolusunca sevebilecek bir kalp, dopdolu yaşayacak bir ruh…

Sevgi ayıp değildir. Gösterilmelidir. Hem de örnek olarak, parmak ısırtarak, yaşayarak, yaşatarak!

Şuraya küçük bir dörtlük bırakıyorum söz biteyazarken…

Kucaklamalı birbirimizi, seksten uzak sevgiye hep yakın,                                                                                                           El ele tutuşmalı, sevgiyle yıkanmalı ve sevgiyle yanmalı…                                                                                                            İki ruh bir olmalı, seksin adı sevişmeye uzansın,                                                                                                                               Sevmeli sevilmeli, dünya güzelliklere boyansın…

Bülent Şakrak’a kraliçesiyle Ceyda Düvenci’ye sonsuz aşkıyla, Jenna ve Drew’a kriterleri olmayan aşklarıyla ve dünyanın en güzel nimeti olan sevgiyi kalplerinde bir yerde yaşayan yaşatan herkese sevgiyi bir ömür boyu diliyorum. Sevmek güzel şey…

Certified Copy

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Hayatlarımızı ideal olan uğruna harap etmekten daha aptalca bir şey var mı?

Devamını Oku

Bonkis : Menemen değil Avokado!

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Selam sevgili EAO MAG okurları! Sizlere tatlı bir kafeden, pardon diziden bahsedeceğim bugün. Öncelikle bir dizi olduğu konusunda anlaşalım. Ama kafe de aynı zamanda. Neyse siz Blu Tv’yi açın ve karar verin bence! 🙂 Ama mutlaka açın, öyle böyle değil çok tatlı. Üstelik Deniz Tezuysal, Vildan Atasever, Sergen Deveci, Öykü Naz Altay, Burak Sevinç ve Lale Mansur gibi isimler de var!

Devamını Oku

Mulholland Drive

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Okuyacağınız yazı filmin çözümlemesi niteliğindedir. Yoğun spoiler içerir.

Los Angeles, Hollywood… Film sektörünün ABD’deki kalesi konumuna geldiğinden beri güzel işlerin ve  ölümsüz sanatçıların ortaya çıkmasına vesile olduğu gibi çok canlar yakmış. Hollywood’un işlemekten en çok zevk aldığı konuların başında yine Hollywood gelir. Devamını Oku

A Bout De Souffle

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

“Keder ile hiçbir şey arasında tercih yapacak olsam, kederi seçerdim.” Devamını Oku

Git Yukarı