Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Tag archive

felsefe

Anlaşılmaya Mecburuz

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Boşlukları güzellikle doldurmak mıdır; doğanın taklidi mi yoksa toplum için yapılan bir yurttaşlık görevi mi? Sahi, gerçekte neydi sanat?

Devamını Oku

Melancholia

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından
Dünya lanetli bir yer. Uğruna kederlenmeye değmez. 

Devamını Oku

Felsefenin Arzu Nesnesini Sokrates Bağlamında Düşünme

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Şüphesiz modern okuyucuların çoğu Batı felsefesinin babalarından olan -her ne kadar Thales en önde yer alsa da doğa felsefesinden uzaklaşıp nihai iyi ve erdemli olanın arayışına düşen Sokrates’tir- Sokrates’i duymamış olması biraz zordur. Muhtemelen Platon’un hocası olarak, veya bilgi ve çirkinlik ahengiyle kavrulan öğretiye tamamen dikotomik bir konumda olmasıyla bilinir; yani, herkesin de hemfikir olduğu üzere “çirkin” olmasıyla. Ya da bu yazının da konusu olacak haliyle, felsefenin bilginin yolunda gitme arzusu olduğu düşünülürse “tek bildiği şeyin hiçbir şey bilmediği” olmasıyla.

Felsefe ne demektir? Herkesin klasik bir felsefe dersinden duyduğu haliyle “bilgi arzusudur”. Yani varılan sonuçtan ziyade o dolambaçlı yolda öğrenilen olgular önemlidir. Arzu olduğu sürece o yol durmadan uzayacaktır; belki sola doğru gitmeniz gerekecek veya bir engelin üstünden atlamanız gerekecek. Ancak bir şey kesindir ki arzu olduğu sürece benlik hareket halindedir, o durmadan benliği geliştirecektir. Jean-Paul Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’te dediği gibi: “Arzu, varlık eksikliğidir” (676).

Arzu nesnesi Sokrates’in “Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir” sözünde bilgi olarak ortaya çıkar. Sokrates hayatının her anlamında gerçekten bilgisiz olduğunun bilincindedir. Arzunun doğası gereği bilgiyi yakalayamaz. Yakaladığı anda bilgi arzu nesnesi olmaktan çıkar ve peşinden koşacak bir şey kalmaz; diğer bir deyişle, felsefenin sürece olan vurgusu ortadan kalkmış olur. Bu bağlamda, Sokrates öğrenilmiş cehaletin, docta ignorantia, vücut bulmuş halidir. Kendisi bilgiyle döngüsel bir yakalamacaya girişir. Orpheusçu bir tavırla fani bilgeliğin ilahi bilgeliğin yanında bir hiç olduğunu vurguladığını da söylemek mümkündür aslında. Diğer yandan aslında kendi bilgisizliğinin bilincinde olması onu “insani bir bilge” de yapar. Bu arzudan kaynaklanan varlık eksikliği o kadar fazladır ki bütün Atinalıları sorguya çeker ve birçok yerde düşman edinir kendisine. O, kendisinin de söylediği gibi, bir at sineğidir. Şu ve bu şekilde rahatsız edip mekanik sistemde uyuklayan Atinalıları uyandırmaya yarayan bir “kul”dur. Kul diyorum çünkü kendisi bu görevin tanrılar tarafından verildiğini düşünür. Hatta kendi mahkemesinde kendisinin ölümünden sonra tanrıların merhametli davranıp kendisi gibi bir at sineği yollamasını dilediğini de dile getirir.

Bir öğretinin mutlaklığından ziyade Sokrates’in kendi “bilgisizliğinden” kaynaklanan bir sürecin içinde olduğu kolayca çıkarsanabilir. Somut bir öğretiden ziyade süreçte kullandığı araçlar ön plana çıkıyor -yani felsefi diyaloglar. Sokrates modern zamanda vicdan sesi olarak bilinen iyi ve kötüyü ayırt etmede yardımcı olduğunu öne sürdüğü bir iç sesten bahseder. Felsefenin arzu nesnesi olan bilginin bu durumda bile bireye içkin olmadığı ön plandadır çünkü Sokrates bu durumda kendisini etken konumdan edilgen konuma taşır. Bu da ilahi olanın, veya ideal olanın, fani olandan ne kadar üstün olduğunu tekrar ve tekrar vurguladığını gösterir.

O halde üstte de söylendiği üzere o bir atın yıkıcı gücünden yoksun küçük dokunuşlarla bilinçli olanın uyanışını sağlamaya yarayan bir at sineğinden farkı yoktur -ikinci konumda ve çoğu durumda edilgenlikle bezenmiş. Veya Platon’un Theaitetos diyaloğunda kurduğu paralelden yola çıkarsak, Sokrates bir ebedir. Varoluşsal erdemsizlik içinde yaşayan Atinalıların sancılarını geçiren bir aracıdan farksızdır. Bu da Atinalıların ruhlarını tedavi etmeye yarayan bir “ebe” görevi üstendiğini, onların kendilerini tanıyıp erdemli ve de aynı zamanda mutlu yaşamın yolunu açtığını söyler. Ki bu da Sokrates’in dönemin Atinalılarına kalıplaşmış öğretiden ziyade yol yordam gösterdiğinin kanıtıdır. Neden mi? Çünkü O, kendisi de itiraf ettiği üzere, hiçbir şey bilmez: “Kimseye hiçbir şey öğretemem, sadece düşünmelerini sağlayabilirim” (Sokrates).

Yani sonuç olarak, Sokrates bilgisizliğinden ötürü bilgiyi arzulamış felsefenin doğasını yansıtan bir filozoftur. Her ne kadar erdemli yaşamın özünün bilgide yattığını öne sürse de, felsefenin de doğası ve tabii ki de kendisi de kabul ettiği gibi bu türden bir bilgiyi elde etmek zordur. Bundan ziyade süreç önemlidir. Bu da Sokrates’in felsefenin doğasındaki arzu nesnesiyle birey arasındaki ilişkiyi ortaya koyduğunu gösterir.

 

 

 

Referans

—. Varlık ve Hiçlik: Fenomenolojik Ontoloji Denemesi. 1st ed., İstanbul, İthaki Yayınları, 2021.

 

Acılarla Başa Çıkma Yöntemleri!

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

ACIYLA BAŞ ETMENİN YÖNTEMLERİ VAR MIDIR?

Bu yazımda diğer yazılarımda yaptığımın aksine sizlere (okurlara) başta teşekkür etmek istiyorum. Açık konuşmak gerekirse ilk yazmaya başladığımda tüm bu yazdıklarımı ya da sonrasında yazacaklarımı göz önünde bulundurduğumda “kim böyle şeyleri okumak ister ki?” “Kim böyle şeyleri merak eder ki?” diye düşünmüştüm.  Dolaylı yoldan da olsa paylaşmak istememiştim (ama ilk fırsatta da hemen paylaşmaya yeltendim). Ve bu sebepten olsa gerek ki yazığım şeylerin okunabilceğine inancım yoktu. Hayatımdaki en güzel yanılgı oldunuz. Teşekkür ederim…

Konumuza dönecek olursam: ACI

Hayli kuvvetli, zor ve merak uyandırıcı bir başlık gibi gözükse de öyle değil. Berbat, çoğu zaman acınası ve nefret ya da sevginin işin içinde olduğu (siyah ya da beyazın işin içinde olduğu. Griyi kısmının içinde mevcut olmadığı…) bir dünyada yaşıyoruz. Peki bu kadar acıyla ve -belki- bunca duyguyla nasıl başa çıkacağız?

Filozoflardan yola çıkarak bu sorunun cevabına ulaşmaya çalışacağım. 

Dolayısıyla bu yazıda bahsedeceğim ilk filozof Søren Kierkegaard. Kierkegaard ölümle -bence- çok genç bir yaşta tanışmış. 25’ine geldiğinde bir abisi dışında hayatında hiçbirisi kalmamış. Ardından mizahın ve kahkahanın hayatın acımazsızlığına verilebilecek en mantıklı tepki olduğunu farketmiş.

“Hayat yalnızca geriye dönük bir şekilde anlaşılabilir, ancak ileriye dönük bir şekilde yaşanmalıdır.”

Ve Absürd’e (Camus’nün Sisifos Söyleni adlı kitabına bir ithaf) sığınmış; ancak ironik, sarkastik ve absürt bir yaşam bizi bu hayatın sıkıcılığından ve acılarından kurtarabilir diye düşünmüş. 

Dolayısıyla yazdığı kitaplarda da hayatla ilgili en ciddi meseleleri bile komik bir dille anlatmış. 

“Gölgelerdeki kahkaha” demek kendisine yakışabilecek güzel lakaplardan birisi. 

Yazdıkları dünya üzerinde milyonlara merhem olmuş ve olmaya da devam etmekte. 

Yani bu yazarın varoluşçular gibi bir kafası varmış. 

Camus’ de yola şu şekilde çıkıyor:

“Yaşamın anlamsız olduğunda karar vermek ile yaşanılmaya değer olduğuna karar vermek arasında fark vardır. Yaşan anlamsızdır, ancak yaşamaya değerdir.” 

Bir de günümüz filozoflarından Yıldız Tilbe var. O da şöyle söylüyor:

“Kendimden çıktım yola, bir yere varamadım.” 

(Gelecek yazıyı belki bu konu üzerinden ilerleyerek açıklayabilirim…) 

Acı çekme yöntemlerine göre bir de “stoa” cılara bakalım…

Stoa denen şey Antik Yunan ve Roma’da gelişmiş felsefecilerce geliştirilmiş bir felsefe türüdür. Kökeni Stoik sözcüğüne dayanır. Stoik ise “acıya dayanan” anlamına gelir. Yani ne mi? Neden, nasıl beceriyorlar bunca acıya dayanmayı? Başlıca Stoacılar, bireylerin kendi başlarına gelen kötü olayları ya da edindikleri kötü tecrübelerin -yine- birey için birer fırsat olabileceğini görür; bu durum ile ilgili olarak Epiktetos şöyle söyler: 

“Istırap yaşamdaki olayların kendinden değil, onları kişiliklerimizle bireysel  değerlendirme biçimimlerimizden ortaya çıkar”

Ve bu durum özelinde şöyle bir ters psikoloji geliştirilir:

Misal toplumdaki bireyler canları sıkkın olduğunda ya da işler bir şekilde kötü gittiğinde “her şey ‘bir şekilde’ yoluna girecek. Bir ihtimal her şey düzelecek” diye teselli eder ya kendinlerini ya da çevrelerini. Stoacılar başka bir pencereden bakıyor. Ve o şekilde yapmıyor. Onlar bir şekilde tüm bu avuntuların bireyi/insanı sadece oyalayacağını düşünüyor ve ” her şey düzelecek“  zırvası yerine “her şey -ihtimal de olsa- çok daha kötü olabilir, çok daha da zor günler gelebilir” diye düşünüyor.

(NOT: Düşünme tarzları kesinlikle kötümserlikle alakalı değil. O -bence- bambaşka bir şey. Bu daha çok gerçekçi ve hazır olmak gibi bir şey.)

Stoacılar bu şekilde kendilerini en kötü durum senaryolarına hazırlayarak gerçekte aslında karşılaşabilecekleri her türden trajedi için öncesinde hazırlık yapmış oluyor ve bu durumlara dayanma/ karşı koyma güçlerini geliştiriyorlar. Ayrıca ne kadar kötü bir halde olurlarsa olsunlar, bu şekilde anın tadını da çıkartmaya da devam edebiliyorlar. 

Stoacıların görüşlerine göre:

“Olan her şey, öyle olması gerektiği içindir.”

Hem bir şekilde kontrol de bir yanılsama değil midir? Yani demek istediğim her an her şeyi bir şekilde kontrol edebilir miyiz? Yani hayatı biraz da olsa akışına bırakmak daha güzel kılmaz mı onu? Zaten -yine- bir şekilde her şey dört dörtlük olsa bile -ki bu çok sıkıcı olurdu- illa ki birisi gelip tüm planlarımızı alt üst etmez mi?

Vertigo

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

vertigo; sizin veya gördüklerinizin döndüğünü hissetmenize yol açan bir histir. Sıklıkla bulantı, kusma ve denge kaybı bu duruma eşlik edebilir. Genellikle baş dönmesi olarak adlandırılmaktadır.

Hayal kırıklıkları, bunalımlar, sanrılar ve travmalar üzerine bir film Vertigo. Merkezine emekli bir polisin görev arkadaşının kendisini kurtarmak için yüksekten düşerek ölümüne tanık olmasının ardından baş gösteren yükseklik korkusu problemini alır. Hitchcock, hikayeyi sinemasının benzersiz alametifarikalarından olan gizem unsuru ile öyle titiz donatır ki Vertigo, 21. yüzyılda bile izleyicisini her açıdan tatmin etmeyi başarır. Senaryodaki zekanın yanı sıra, film unutulmaz bir görsel deneyim yaşatır. Özellikle yeşil, turuncu, kırmızı, mor renklerinin bol keseden kullanımı ve özenilmiş sinematografisi, insana sinemayı neden sevdiğini hatırlatır. Halüsinatif baş dönmesi, yani vertigo, sekanslarındaki renk geçişleri özgünlüğü ile beraber 2001: A Space Odyssey gibi filmlere de iyi bir ilham kaynağı olmuştur.

John Ferguson, eski bir arkadaşının eşi olan Madeleine’i takip etmekle görevlendirilir. Kendisine anlatılan hikayeye göre Madeleine, büyük büyük anneannesi Carlotta Valdes’in ruhu tarafından kontrol edilmekte ve eşini korkutan davranışlar sergilemektedir. Dedektifin takibi boyunca Madeleine, hikayeyi doğrulayacak hareketler yapar. İntihar etmeye kalkışır, gizemli bir şekilde ortadan kaybolur, Carlotta’nın tablosuyla saatlerce bakışır. Bütün bunlar yaşanırken arkadaşı John ile, Hitchcock da seyircisiyle acımasızca alay etmektedir aslında. John Ferguson, yalnızca ustaca planlanmış bir cinayete atanmış çaresiz tanıktan ibarettir. Madeleine, günler boyu takip edildiğinin bilinciyle adamı intihara meyilli olduğuna ikna etmiş, dedektifin yükseklik korkusunu kullanarak sahte bir intihar ve gerçek bir cinayete suç ortaklığı etmiştir. Talihsiz John bu da yetmezmiş gibi Madeleine’e aşık olur ve yükseklik korkusu yüzünden bir ölüme engel olamamanın utancının yanına, sevdiği kadının intiharına tanık olmanın buhranı eklenir. Ferguson’un doktorunun vertigo hakkında dediği gibi “Bu tarz travmatik hastalıkları yenebilmek için genelde bir travma daha yaşamak gereklidir.” John, Madeleine’in sözde intihar ettiği kuleye çıkamayarak vertigo ile verdiği ilk mücadelede başarısız olur. Ancak ikinci bir şansı olacaktır.

Gördüğü tüm sarışın, gri takım elbiseli kadınları Madeleine sanmakta olan John, tam anlamıyla bir bunalım dönemindedir. Ta ki bir gün sokakta tıpatıp Madeleine’e benzeyen o kadına rastlayana kadar. Ferguson, sokakta gördüğü bu kadına değil, Madeleine’e olan benzerliğine ilgi duymuştur. Onu Madeleine gibi giydirmeye çalışır, saçlarını ve makyajını düzelterek onu yeniden yaşatmak ister. Kadın da dedektifi sevmektedir ama olduğu gibi kabul edilmemekten rahatsızdır. Ferguson’un bu çabalarının ardındaki şey sade bir aşk değildir oysa. Adamın Madeleine ile bitmemiş bir hesabı vardır. Bunalımını yok etmenin ve travmasının üstesinden gelmenin tek yolu onu geri getirmektir. Kadın istenen her şeyi yerine getirdiğinde Madeleine’e benzeyen başka bir kadın değil, Madeleine olmuştur. John Ferguson, intiharına tanık olduğu kadını tekrar karşısında gördüğünde dili tutulur. Saniyelerce tutkuyla öpüşürler. Adamın bitmeyen kabusları bir nebze de olsa son bulacaktır artık. Ta ki kadın, Madeleine’e, aslında Carlotta’ya, ait olan bir kolyeyi tekrar ortaya çıkarana kadar. Her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır. “Bir cinayetin hatırasını asla saklamamalısın.” John Ferguson, kadının Madeleine’e olan mucizevi benzerliğini ve Carlotta Valdes hikayesini mantığa oturtabilmenin rahatlığını yaşar. Ne var ki daha hiçbir şey bitmemiştir. Şimdi Vertigo ile yüzleşme zamanıdır.
John, Madeleine’i zorla sözde intiharın yaşandığı kuleye götürür ve beraber en tepeye kadar çıkarlar. Ferguson başarmıştır, yükseklikten ölümüne korkmasına rağmen cinayet mahalline ulaşmayı başarır. Merdivenlerde kadından bu titiz cinayetin tüm detaylarını öğrenir, hesap sorar. Nihayet yukarıda baş başa kaldıklarında kapıdan bir rahibe girmekteyken kadın korku, utanç ve panikle daha önceden intihar ettiği kuleden tekrar atlar. John Ferguson bir ölüme daha, bu sefer gerçekten, tanık olur. Böylece korkusunu atlatmasına vesile olacak ikinci travmayı yaşamıştır. Sonunda, ne kadar yüksek olursa olsun, aşağı atlayan kadının arkasından ürpermeden bakmayı başarır.
Vertigo, başından sonuna kadar eski bir dedektifin travmatik yükseklik korkusunu atlatma hikayesidir. Alfred Hitchcock 1958 yılında seyirciye “plot twist” kavramının benzersiz örneklerinden birini sunar. Film boyu izleyici  tamamıyla metafizik bir sonuca odaklanır. Carlotta Valdes’in ruhunun hikayeyle olan bağlantısı her ne kadar mantıksız gelse de yaşananların gerçekten de başka bir açıklaması yok gibidir. Madeleine’e tıpatıp benzeyen bir başka kadının ortaya çıkması, yani ölmüş olan birinin sokakta görülmesi, bu metafizik varsayımlarını iyice güçlendirir, kadının sonradan yırtıp attığı mektubunda her şeyi itiraf edişine kadar. Hitchcock, seyircinin dikkatini bir sonuca yoğunlaştırmış, ardından hikayeyi tepetaklak edip her şeyi mantıksal zemine oturtmuştur. Seyircinin gerçekleri John Ferguson’dan önce öğrenmesi, adamın iç burkan çabalarını ve çaresizliğini daha yoğun kılar. Yönetmen izleyenin duygularını bu şekilde istediği kıvama getirir. Vertigo şüphesiz Hitchcock ismini sinemanın unutulmaz ustaları arasına yazan filmdir. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, tutkulu ve takıntılı, unutulmaz bir hikaye.

Ekran001-Gündem Notları

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Uzun bir aradan sonra Ekran001 serisinde yine birlikteyiz sevgili EAOMAG okurları. Gündeme dair konularım birikir birikmez hemen oturdum başına.. Bilmeyenler varsa diye bu köşede ekrana dair olup biten ne varsa hep beraber konuşuyoruz.. Bakalım bu hafta neler konuşacağız..

Malum yaz geldi. Haliyle televizyon ekranlarında yaz dizileri sezonu açılmış oldu. Buraya arkadaşlarımla kumsalda çektirdiğimiz fotoğrafı bıraktım bu vesileyle.. Çünkü yaz demek benim için arkadaşlık dostluk kardeşlik demek. Çünkü yaz geldiğinde hep en eski dostlarımı görürüm. Fakat televizyon ekranı pek öyle değil. Nerede o eski yaz akşamları.. Bu yaz da hep holding, entrika efendim bir takım şapşal asistan klişesi dozu alacağız belli. Ara sıcak olarak da üzerine  zengin kız fakir oğlan ektik mi oldu mu size yaz dizisi.. Peki ne zaman değişir bu devir.. Ne zaman eski dostlar bir araya gelmiş temalı dostluk ve arkadaşlık içeren entrikanın e si olmayan bir iş izleyeceğiz? Yaz demek samimiyet, sıcaklık değil midir mesela? Ben bunu projelerde arıyorum ama o terkedilmiş ve üzerinde de oynanmayan yapaylığı görünce üzülüyorum..

Bir başka can sıkıntım mafya dizileri.. Sürekli insanlar birbirlerini vuruyor, insanlar kaçırılıyor, şiddetin bini bin para.. Bir kere olur iki kere olur sürekli neden oluyor? Bunca kötülüğün içinde televizyonu açtığımızda birilerini öldürmek için yaşayan insanlar görmeyelim.. Yapacaklar madem ,kadınlardan harem kurmuş dizi karakterlerini güzel göstermesinler mesela.. Kadının namusu adı altında yapılan psikolojik şiddeti de görmeyelim değil mi? Ne bileyim töre dizilerini bir süre izlemeyelim. İnsanlar izliyor diye tutmuş dizi konseptleri tekrarlanmasın..

Dizi izleyicisi olup yorumlarınızı sosyal medyada yazmayı seviyorsanız eğer diziler ile ilgili çıkan haberleri de görüyorsunuzdur. Bu haberler ne yazık ki ara ara can sıkıcı olabiliyor. Yalan haber de çıkabiliyor dizi ile ilgili ipucu (spoiler) da verilebiliyor. Ne yazık ki bunlar izleyicinin heyecanının kaybolmasına sebep oluyor dolayısı ile ekibin emeği boşa gitmiş oluyor. Benim bildiğim etik aynı etik, bir gazeteci bunu yapınca etik çerçevesi içerisine mi giriyor? Aslında etiğin ne olduğunu düşünmesi gereken gazeteciler değil onlara bu bilgileri verenler.. Peki dizisi ile ilgili bilgi sızdırılan yapımcılar, senaristler, oyuncular bu durumdan hoşnut mu? Bu konular bana göre tartışmaya açık olmasa da anladığım üzere dizide ne olacağını söylemek bir gazeteci yazınca etik olabiliyormuş ve bizim bunu tartışmamamız gerekiyormuş. Yorum sizin..

Sosyal medyada rastladığım beni bir hayli üzen ve sinirlendiren bir olaydan da bahsedeceğim. Ünlü bir şarkıcı ile ünlü bir oyuncu birlikteliklerini sosyal medyadan ilan ettiler. Ediş o ediş oldu linçler durulmadı. Ne ünlü şarkıcı hanımefendinin geçmişi kaldı ne de oyuncu beyefendinin. Kim diyenler olacak ben köşemde isim vermeyi tercih etmiyorum çünkü zaten anlayan anlıyor ve polemiklerden de kaçınmış oluyorum. Bu ünlü şarkıcı hanımefendinin geçmiş ilişkisi ile beyefendinin geçmiş ilişkileri mi kıyaslanmadı, günlerce Twitter gündem listelerinde mi kalmadılar neler neler.. Okuyayım dedim aklıma mantığıma sığmayacak yorumlar.. İkisini de seversiniz sevmezsiniz anlarım kimseyi sevmek zorunda elbette ki değiliz ama klavye başından hakarete varan ifa

deler yazmak bir suç biliyorsunuz değil mi? Bu arada beyefendi oynadığı dizi karakterinden bağımsız birisi umarım bir gün bu fark edilir.. Çok sevilen ve benimsenen bir dizi karakterinin aşkından yola çıkarak karakteri canlandıran beyefendinin aynı aşkı yaşayacağını düşünmek hangi kafanın eseridir bilinmez.. Arkadaşlar şu konuda anlaşalım herkes istediği kişiye aşık olabiliyor bu seçilebilen bir şey değil ne yazık ki. Ve onlar da insan, bunları okuyup üzülüyorlar işin kötüsü bu insanların aileleri var.. Umarım artık hayatınızı tanıdığınızı sandığınız tanınmış insanlara hakaretler etmekle geçirmezsiniz sevgili seyirciler..

Ve gelelim “body shaming” meselesine. Efendim artık kadınların vücutlarını rahat bırakır mısınız? Sevgili magazin basını deyim yerinde ise kadın bedeni üzerinden eleştiri yapmanın bağımlısı olmuş durumda. Yaz aylarında bikinili resim veren kadın ekran yüzlerini neden rahat bırakmıyorsunuz? Kilo almış vermiş bunları konuşmak, vücutlarının her bölgesinin kare kare sosyal medya hesaplarımızda dolaşması beni çok rahatsız ediyor. Ben ünlü olmayan birisi olarak bu durumdan rahatsızlık duyuyorum fotoğrafları boy boy çekilen hanımefendilere sabır diliyorum. Yapmayın ne olur. İncitici yorum yazan muhabirler ne olur bir kere düşünsün kendilerine yapıldığını.. Ve o haberleri görüp üzerine bir tekme daha vuran ve vücut eleştirisi yapan sosyal medya kullanıcıları da düşünürse çok sevinirim..

 

Bende huy olmuş genelde yazılarımı sevgi ve saygı dileyerek bitirmek. Özellikle ekran köşesinde buna çok fazla ihtiyaç duyuyorum. Unutulmasın ki sanatçı toplumu aydınlatır, ve çoğunlukla da toplumdan beslenir.. Hatalarımızdan, yaşayışımızdan  üzüntülerimizden ve sosyal medya sayesinde yazdıklarımızdan.. İşte bu yüzden nasıl bir toplum olursak bizim içimizden çıkacak sanat da bize benzer, bizimle şekil alır. Yani en azından ben böyle düşünüyorum.

Yepyeni konularla gündemlerle hep görüşeceğiz ama birbirimizi sevmeyi ve saygı duymayı unutmayalım. Ve unutmayalım ki yazdıklarımız ağzımızdan imkanımız olsa zaten çıkacak olanlardır.. Sevgiyle ve saygıyla..

Protagoras, İbrahim Tatlıses ve Varoluşçuluk

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Selam. Başta sen okuyucuyu buraya çeken şeyin İbrahim Tatlıses olduğunun farkındayım. Başta anlatmaya çalıştığım şeylerde Protagoras’dan örneklemeler ve çıkarımlardan ve “sıkıcı” şeylerden bahsetmeye çalıştım. Bu yüzden yazının direkt olarak ilerleyen kısımlarına giderek ilgili kısımlara ulaşmanız mümkün….

Devamını Oku

Mulholland Drive

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Okuyacağınız yazı filmin çözümlemesi niteliğindedir. Yoğun spoiler içerir.

Los Angeles, Hollywood… Film sektörünün ABD’deki kalesi konumuna geldiğinden beri güzel işlerin ve  ölümsüz sanatçıların ortaya çıkmasına vesile olduğu gibi çok canlar yakmış. Hollywood’un işlemekten en çok zevk aldığı konuların başında yine Hollywood gelir. Devamını Oku

Spotify Keşiflerim

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Merhabalar sevgili EAOMAG okurları. Bu yazımda gerek Spotify gerek Instagram üzerinden keşfettiğim ve daha çok değer görmesi gerektiğini düşündüğüm müzisyenleri dinlemenizi önereceğim. Devamını Oku

Babel

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

 “…ve kendi seviyesine ulaşmak için devasa bir kule inşa eden kullarını gören tanrı, onları sonsuza dek farklı diller konuşmaya mahkum etti.” Devamını Oku

Git Yukarı