Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Tag archive

kültür

Gündüz Kuşağı

Magazin Kategorisinde Tarafından
Sanırım on yıl önceydi benim magazin siteleri ve internet medyasında yazmaya başladığım yıllar. Heyecanlı ve çok istekliydim. Alanım da televizyondu… Televizyon eleştirmenliği diye bir olay vardı. Heh ben onu icra ediyordum kendimce. Başarılıydım da…
Bu yazımda da oralara gideceğim. Televizyon eleştirdiğim yıllara. Yani mevzu bahsimiz televizyon olacak. Hali hazırda pek bir tesirinin olmadığı bariz. Ne diziler izleniyor ne haber kanalları ne belgeseller ne de güldürü programları. Çizgi filmler bile izlenmiyor neredeyse… Her şey dijital mecrada. Ama tüm bunlar arasında izlenen hatta deli gibi izlenen bir içerik var ki, yok olması mümkün değil gibi görünüyor.
Gündüz Kuşağı kadın programları…
Asla aşağılamak ve sınıflandırmak değil amacım şaşkınlığımı ve tespitlerimi sunmak niyetindeyim.
Efendim bu gündüz kuşağı programları çok ilginç. Yemek ile başlayıp kavgaya, oradan dedikoduya, sonra söz kavgalarına ardında trajedilere, intiharlara, cinayetlere, tacizlere, tecavüzlere genişleyen büyük bir skala. Sabah kısmı da magazin ama o biraz daha sanatsal ve gazetecilik temelli olduğu için ayırıyorum bunlardan.
Evlilik programları ile başlamıştı her şey. Yasaklanınca toplumumuzun gerçek yüzünü ortaya çıkaran bu içerikler başladı. Kahveciye kaçan kadınlardan tutun da karısını sokakta bırakan adamların arzı endam ettiği ve saçma sapan aile için kavgaların yaşandığı anlara şahitlik eder olduk. Dram, cehalet, yoksulluk ve kültürsüzlük bir arada.
Evet kanal değiştirirken denk geliyorum ve o pespayeliğe, o cehalete azıcık kapılmaktan kendimi men edemiyorum, tutamıyorum. Bir de tabi kavganın çekiciliği diye bir mefhum da var.
Başında alelade bir tülbent ile kamera karşısında olmanın ezik mutluluğuna bir de konuşamamak eklenince seyri ilginç anlar ortaya çıkıyor.
Buna karşılık kareli gömleği göbeğinde, dokunsan gülecek abilerimizin erkeklik adı altındaki rezillikleri ağzımı açık bırakıyor.
Bu programlarda gördüğüm tek şey Türkiye’nin ve özellikle Anadolu’nun karanlığı… Kapalı toplum olmanın acınacak hali ve eğitimsizlik. Üzülerek izliyorum.
Her kanalda var bu programlar. En az altı kanalda olsa her birine en az dört aile konuk oluyor. Her gün en az yirmi dört ailenin rezilliğini izliyoruz. Bir de oraya çıkmak için can atılıyor.
Çok ilginç. Bu ülkeye ahlak seferberliği lazım…
Diyor ve bu sevimsiz bahsi kapatıyorum. Ufkunuz, ilhamınız ve idrakınız açık olsun…

Eskici Şarkıları

Yaşam Tarzı Kategorisinde Tarafından

Sizinle bu yazıda 90’lar gezintisine çıkacağız sevgili Eaomag okurları. Bu yazıyı gece okumanızı öneririm. Sanki pandemi hiç olmamış ve evlere kapanmamışız gibi bir akşam İstiklal caddesinde olduğumuzu hayal edelim. Kızılkayalar’dan aldınız mı bir ıslak? Ağzınız tatlandıysa dümdüz yürümeye devam o halde. Mavi mağazasını gördüğünüzde arasından girin. Hemen orada canımız Eskici Pub’ı göreceksiniz. Orada genelde 90’lar Türkçe Pop’un unutulmaz şarkılarını duyarsınız.. Gelirseniz ben ve en yakın arkadaşımı da kesin görürsünüz..  Umarım seversiniz.

Devamını Oku

Ekran001- Dizi ve Oyuncu Markalaması

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Yeniden Ekran001 serisinde buluşmaktayız sevgili Eaomag okuyucuları. Umarım iyisinizdir. Bu haftaki yazıda daha önce değinmediğim bir konuya değineceğim. Dizi sektörüne reklam ve tanıtım üzerine kurulmuş bir sektör diyebiliriz. Dizi ve oyunculara marka diyemeyiz fakat isimler her zaman birer marka olabilir.  İsim bir marka için her şey demektir. Nasıl kimsenin anlamadığı, duymadığı bir kelime bir isim marka olamazsa bana kalırsa oyuncular ve diziler de böyle. Neden sadece dizi diyorum çünkü genelde oyuncular oynadıkları filmlerle, tiyatro oyunları ile değil dizilerle anılırlar. Bir dizi, bir oyuncu ne kadar çok duyulursa o kadar çok markalaşır ve büyür. Nasıl ki çok tutmuş bir dizi en başta doğru pazarlamanın ve doğru yapılan bir işin (senaryo yazımı, oyunculuk, yönetmenlik,..) eseri ise tanınmış bir oyuncu da hem yeteneğin hem çalışkanlığın hem de kendini kitlesine doğru tanıtmasının sonucunda başarılı olur ve ismi marka haline gelir. Hepimizin duyduğu bir takım söylemler vardır; “O varsa izlerim!” , “O diziye kim girse izlenir!”, ” O dizi kaç sezon sürerse sürsün izlerim!” , “Bu dizide bu adam oynamalı!” gibi. Aslında hepsi seyircinin duyduğu ismi tanımasından ve o isme karşı duyduğu güven sayesinde. İşte marka olmak da böyle bir şey.

İsmin yapıtaşını oluşturduğu bu düzende tek başına isim yeterli değil tabii ki. Önemli olan diğer unsurlar ise kendini doğru tanıtabilme, hedef kitleyi iyi tanımak ve beklentilerine karşılık verebilmek. Nasıl ki markalar faaliyetleri için müşteri kitlesini ve beklentilerini doğru analiz etmeye çalışıyorsa diziler ve oyuncular da izleyicisini analiz etmeli. Fakat bazen bu analizlerden genellikle biz ne versek izlerler sonucu çıkıyor. Fakat doğru olan yalnızca beklentileri karşılamak değil, beklenenlerin üzerine çıkabilmek ve hep yeniyi bulmaya çalışmak. İzleyici veya hedef kitle bir format izliyor diye hep aynı formatta proje üretmek bir noktadan sonra işe yaramaz. Nasıl ki her marka kendini rakipleriyle rekabet edebilmek için güncelliyorsa dizi sektörü de böyle yapmalı. Bu sorun sektörün en temel sorunlarından birisi. Diğer bir sorun ise kariyer yönetememe. Bir çok oyuncu mesleğine başlarken proje seçimleri ile kendine bir imaj yaratır. Bu imaj bazen ciddiye alınır bazen de alınmaz. Genellikle kariyerini yalnızca para kazanmak için kuran ve seçim yapmadan gelen tüm teklifleri kabul eden oyuncular başarısız bir imaj oluşturur. Proje seçimlerinde titiz davranan ve kaliteli iş peşinde olan mesleğini seven oyuncular ise idealist bir imaj çizer. Bu durum seyircilerine de mutlaka yansır. Çünkü imaj, beraberinde güveni getirir. Tam da bu noktada oyuncu isimleri birer markaya dönüşür, beraberinde dizilerinin imajını da şekillendirir.

Yani anlayacağınız imaj da çok önemli kilit bir nokta sevgili okuyucu. Benim merak ettiğim ve anlamak istediğim bir nokta var oda oyuncuları doğru menajerler mi yönlendiriyor? Y ada nasıl yönlendiriliyorlar veya bazı oyuncular da hiç menajerine danışmadan teklifi kabul mu ediyor? Neden soruyorum çünkü çok ilginç kariyer yönetimlerine şahit oluyorum ve her geçen gün daha çok şaşırıp sektörü anlamaya çalışıyorum. Bir kaç oyuncu var ki yaz dizilerinden başka dizilerde göremediğimiz kimi oyuncu var düşük reytingli diziye sonradan dahil olan yada sürekli dram dizisi seçip insanları kedere boğan.. Para kazanayım derdinden bulduğu her diziye giren ve erken finali kaçınılmaz olan oyuncularımız da yok değil. Ya da ben her şeye stratejik gözle bakıyorum bilemiyorum. Fakat bakılmadığı zaman ortaya ciddiye almayan bir seyirci grubu çıkıyor, acımasız eleştiriler de cabası.. Bana diyeceksiniz ki kolay mı bu sektör.. Elbette ki değil fakat dizi ihracatında dünyada ilk sıralarda olan bir ülkede olduğumuza göre dikkat edilse güzel olur sanki.

Bana göre utanç duyulması gereken ve imajı son derece kötü etkileyen başka bir konu ise dizilerdeki cinsiyetçilik, toplumsal dayatmalar, baskı altındaki kadınlar.. Bizim gibi bir ülkenin başarılı olduğu dizilerinin böyle anılması doğru mu? Kadına şiddet uygulayan erkek karakterler, töre cinayetleri, bekaret kontrolü gibi tarifi mümkün olmayan çirkinlikteki bu konular hala işlenmeye neden devam ediliyor? Daha da önemlisi bunların yapılmasına en başta yapımcılar neden müdahil oluyor? Her yıl fuarlarda gösterilen, yurt dışı satışları sayesinde sezonlar boyu devam eden işler neden böyle konular içeriyor, neden yaratıcı değiliz? İşin kötüsü böyle projelerde oynamayı kabul eden oyuncular nelere sebep olacaklarının farkında değil.. Kitlenize böyle dizileri layık görüyorsanız orasını bilemem. Amacınız böyle konularla farkındalıksa eğer zaten çok yanlış yerdesiniz. Ama diyorsanız ki ben ismimin lekelenmesinden hoşlanıyorum bir oyuncu olarak marka değerimi düşürmek hoşuma gidiyor, diziyi de umursamıyorum ben parama bakarım, buyurun o zaman sahne sizin.. Hatırlatayım saygı alınan bir eşya değil, kazanılan bir statü..

Yazımı bitirirken bana soracak olursanız doğru dizi markalaması hikayenin izleyicisini ne kadar kazandığıdır. Yani bence en önemli unsur hikayedir. Hikaye aslında bir beklentidir. İzleyici hem kendi hayatından hem de ulaşmak isteyip ulaşamadığı hayatlardan kesitler görmek ister fakat hiç tanımadığı bilmediği hayatlar değil. Oyuncu içinse seçtiği projeler imajın büyük kısmını oluşturur. Çünkü oyunculuk zaten içinden bir karakter çıkarmak, yaratmak, kendinden katmak değil midir? Yada insanı insana insanca anlatmak? İşte bu yüzden değerleri olan, insanlığa bir şeyler katan karakterler çok kıymetli onları oynayan oyuncular ve oluşturdukları güvene dayalı imaj da. Anlatmak belki kolay ama ders vermek çok daha kıymetli ve zordur. Hele ki verilen ders toplum nezdinde yer buluyorsa.. Ama asıl mesele iyi insan olmak. Oyuncu iyi insan olmalı, empati kurabilmeli, duyguları yoğun yaşayabilmeli bize de aktarabilmeli.

Çok konuştum, elbette ki işin ehli değilim fakat bu konular hakkında konuşmayı çok seviyorum ve biliyorsunuz ki bu seri bunun için var. Hep söylerim sevgi diye. İçinden sevgi geçen, geçirilebilen her şey güzeldir. Bu her işte böyle. Sevgiyle kalmak sözü bu nedenle çok hoşuma gidiyor, hep de böyle bitirmek istiyorum yazdığım yazıları.

Dünya kalbinde sevgi barındıran insanlar hatırına döner ve sevgi yapılan her işi güzelleştirir, en güzel imaj da insan da içinde sevgi olandır. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere!

Ekran001- Sıcak Gündem

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Sevgili EAOMAG okurları yeniden Ekran001 serisi ile karşınızdayım. Bakalım konuşulacak nelerimiz varmış..

Kavurucu yaz sıcaklarında bir kısmımız kendimizi dışarı atmışken bir kısmımız da illa dizimi izleyeyim diyor tabii. Hal böyle olunca ben de ne oluyor ne bitiyor diye gündem takibi yaptım. Yaz dizisi izlemeye çok vakit bulamıyorum yada bulmak istemiyorum diyeyim. Çünkü ben artık yazın dışarı çıkmamayı tercih edip televizyon açacaksam eğer holdingler, sakar ve çok konuşan asistan, karizmatik diye yutturulan fakat deyim yerinde ise mobbing uygulayan patron figürü görmek istemiyorum. Göz ucuyla konusunu takip ettiğim yayında olan  dizilerde de böyle bir patron figürü var ne yazık ki. Bir iki istisna dışında.. En büyük eleştirim artık böyle güçsüz ,aciz ve ne istediğini bilemeyen başrol kadın karakterler yazmayın. Her yaz aynı karakterler üzerinden ilerlenmesi izleyiciyi de sıkmış olacak ki bu yaz reytingler oldukça düşük.. Bu tutar diyerek aynı senaryoların ısıtıp ısıtıp seyirci önüne konulması umarım ki son bulur. Diyelim yine son bulmadı sektörün oyuncularına sesleniyorum ne olur artık böyle senaryoları kabul etmeyin..

Kötü oyunculuklar da cabası.. Ne olursunuz seyirciye saygı duyup ne bulursa izlerler mantığından çıkılsın. Seyirci görüyor, araştırıyor, kıyaslıyor, sorguluyor.. Seyirci takipçi sayısı yüksek, çok güzel\yakışıklı  fakat oynayamayan oyuncular (!) izlemek istemiyor! Her yazımda yetkililere sesleniyorum fakat bu yazımda sanırım haykırıyorum.. Görüyorsunuz seyirci cevabını reytinglerle veriyor bir şekilde. Siz ne kadar işinizi projenizi pazarlasanız da seyirci artık mesajı almıyor. Yaz dizisi seyircisinin büyük bir kısmını Z kuşağı oluşturuyor. Hani küçümsediğiniz o Z kuşağı.. İşte onlar sadece televizyon izlemiyor. O kuşak dijital platform bağımlısı, izliyor seviyor ve televizyonla ister istemez karşılaştırıyor. Fakat televizyonda aradığının yüzde beşini belki buluyor belki bulamıyor. Zamanında çok kaliteli romantik yaz dizileri olmuştu, romantik komedide de fark yaratacak diziler ortaya çıkmıştı. Güneşi Beklerken, Aşk Yeniden, Kiraz Mevsimi gibi işler neden yapılamıyor? Bu seneki diziler bana göre sabun köpüğü yani durulanması kolay bile değil, ortada köpük bile yok! Köpük benim için heyecan demek, kıpırtı demek fakat tek düze işler heyecansız..

Ben kendimi marka yönetimi eğitimi aldım zannederken asıl marka yönetimi dizi sektöründeymiş  meğer. Ama nasıl dediğinizi duyar gibiyim. Kanallar marka, yapım şirketleri birer marka hatta ve hatta oyuncular bile marka gibi pazarlanıyor dikkat edin. Bütün bunların birleşimi sonucunda doğan diziler de bir marka gibi sosyal medyada pazarlanmaya başladı. Ama ben size söyleyeyim bu pazarlamanın yolu başrolleri sevgili gibi göstermek, gerekirse sevgili olun demek değil. Çünkü bu numaraları yutan seyirci sosyal medya bu kadar hayatımızın parçası olmadan, bir dizi sosyal medyada en çok konuşulan konulardan biri olmadan önceki seyirciydi. Bu numaraları yutan seyirci Twitter- Instagram ne için kullanılır bilmeyen seyirciydi. Sosyal medya öyle bir yer ki seyirci izlediği oyuncunun özel hayatını magazin kadar takip edebiliyor, üzerinde konuşabiliyor, stalk yani profil profil gezerek neyin ne olduğunu anlayabiliyor. Demem o ki artık seyirciler de birer araştırmacı.

Küçümsenen yalnızca Z kuşağı değil. Küçümsenen aynı zamanda oyuncuların seyirci kitleleri. Bu kitlelere çoğunlukla “fan” adı veriliyor olsa da seven\destekleyen demek tercih edilmeli. Bazen muhabirlerin elinin kolunun yetmediği yere sevenlerin ulaşabilmesi , üstün (!) araştırma ve sosyal medya diliyle stalk yetenekleri sayesinde habercilik de boyut atlamış oldu. Bazı durumlarda muhabirlerin sevenlerin destekledikleri ünlü isim için açtıkları sayfalardan bilgi aldıkları da doğrudur.. Aslında o sayfaların hepsi de birer haber kaynağı. Küçümsemek yerine olaya böyle bir yerden bakılabilir.. Yani aslında ortaya atılan yalan veya prim kokusu gelen iddialar ortaya atılmadan önce iki kere düşünülmesi lazım. Gerçekler er geç ortaya çıkıyor çünkü.. Demem o ki seyirci dizinizi izlesin diye yaptığınız çoğunlukla yalan olduğu ortaya çıkan haberler ve sevgili gibi göstermeye çalıştığınız başroller için izlenmiyor dizileriniz.. Ben de bir seyirci olduğumdan söylüyorum bir senaryo var ki önemi tartışılmaz, senaryolar var ki onlar olmadan sektör bir hiç.. Mesajlar albayım, yerine gitmeli..

Belki ben de aynı şeyleri konuşuyor gibi gözüksem de sektörde bir kısır döngü var ve onu aşamıyoruz. Fakat azıcık Twitter gündemine hakim olan ve televizyon camiasını yakın mercek altına alan okuyucular dediklerimi çoktan anladı bile..  Umuyorum ki bu haykırış ve bu sitemlerim bir karşılık bulur..

Her yazımı sevgiyle diyerek bitirmeyi çok seviyorum ve benim gibi beni okuyan herkes bunu çok sevdiğini söylüyor. Yine çok konuştum ama siz yine sevgiyle kalın olur mu.. Yorumlarda mutlaka buluşalım demeden geçemeyeceğim çünkü bir yazarın en güzel motivasyonu okunmak, en içten şekilde sevgiyle okunmak ve bunu mutlaka bilmek..

Fargo

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

İnsanın kendi başarısı gibisi yoktur.

Karlarla kaplı bir hiçliğin ortasında yazılmış, gerçek (!) suç hikayesi. Coen Kardeşler’in hayatın baştan aşağı bir kara komediden ibaret olduğuna dair yaptığı güçlü tez çalışması. Kar’ın üzerindeki kan, pisliğin içindeki güzellik, suç ve cezanın ortasındaki masumiyet… Kurgunun rahatsız edici gerçekliği, baştan sona dahiyane bir trajikomedi, Fargo.

Hayatı aksiliklerle dolu, kendi kendine hiçbir şeyi başaramamış, maskülenliği zengin ve egoist kayınpederi tarafından bastırılmış bir adam, tabii ki zedelenen erkekliğini geri kazanmak için eşini (bir kadını) tehlikeye atmakta hiç tereddüt etmeyecek. Ne yazık ki hayat her zaman olduğu gibi cilvesini yapacak ve kurduğu komplonun ele başı olan suçlular, bütün işi ellerine yüzlerine bulaştıracak. Eşi ve çocuğuyla yaşadığı hayattan zevk almayı beceremeyen bir adamın aç gözlülüğünden tohumlanan hikaye, yine aç gözlülükler zincirinin yola açtığı bir kaos ve hezimetle sonuçlanacak. Üstelik tüm bu yaşananların hiçbir şeye anlam veremeyen seyircisi, tamamen gözü tok, mütevazı bir hayata sahip, karnı burnunda, her daim gülümseyen polis memuru olacak. Eril egosu yüzünden ortalığı birbirine katan ve cinayetlere sebep olan bu topluluğun yanı başındaki ailenin -Marge’ın ailesinin- erkeği ise işsiz. Evin maddi ihtiyaçları kadın tarafından karşılanıyor. Ne var ki diğerlerinin aksine bu iki insan, bekledikleri çocukları ile beraber huzurlu yaşamayı başarıyorlar. Başarılılar ve başarısızlar, aç gözlüler ve tok gözlüler, mutlular ve mutsuzlar… ne var ki nefret dolu insanın tuttuğu bir silah karşısında hepsi birbirinden farksız.

Anlayamıyorum, gerçekten anlayamıyorum. Hepsi bir miktar para için miydi? Biliyor musun, hayatta bir miktar paradan daha önemli şeyler vardır.

Hayata karşı kötümser olduğu kadar iyimser bir film Fargo. Her şeyin sonunda suçluların bir şekilde cezasını bulduğu, masumların ise buruk da olsa bir mutlu sona kavuştuğu hikayelerden. Bütün yaşananların sonunda ortada kalan ise -her zamanki gibi- dağılan ailenin hamburger yemekten ve buz hokeyi oynamaktan zevk alan çocuğu. Film, insanın asla sona ermeyen para aşkı ve mide bulandırıcı maddeciliğine yazılmış, ironik diyaloglar ve olaylarla inşa edilmiş bir hiciv olarak görülebilir. Her eylemin yapıcı veya yıkıcı bir sonucu olduğuna dair yer yer acımasız bir hikaye. Aynı zamanda Carter Burwell’in muazzam müziği ve ikonik Paul Bunyan heykeli ile pekiştirilmiş bir Orta Amerika destanı. Seri cinayetler işlenirken, adam kaçırma olayları yaşanırken, odun kesme makinelerinde cesetler parçalanırken, diğer insanların her şeyden habersiz evlerinin önündeki karları kürediği bir mekanda, buz gibi bir iklimin ortasında, yer yer insanın içini ısıtan güvenli ve sıcak barınaklara sahip, yine buz gibi bir anlatı.

Coen Kardeşler’in rüştünü ispatladığı filmi olarak görülen Fargo, aynı zamanda yönetmenlerin sinemaya giriş yaptığı işlerinden Raising Arizona’ya bir devam filmi olarak düşünülebilir. 1987 tarihli filmde H.I. ve Ed isimli karı kocanın tek istedikleri çocuklu bir yuva kurmaktır. Ne var ki kadın kısırdır ve çocuk sahibi olmaları mümkün değildir. Raising Arizona, H.I. karakterinin baba olabilmek için işlediği kara komik suçu anlatır. Polis memuru olan Ed’in iyimserliği sayesinde kadın ile Fargo’nun Marge’ı arasında bir bağ kurulabilir. İki film birbirine zıt şeyleri anlatarak kardeşlerin hayata bakış açısını pekiştirir. Raising Arizona mutlu bir aile kurma motivasyonuyla işlenen bir suçu anlatan absürt bir komediyken Fargo, ilk filmde hayali kurulan aileye sahip bir adamın bundan tatmin olamayarak işlemeye çalıştığı suçu anlatan bir trajikomedidir.

Fargo, temeline, istediğiniz planı yapın, hayat onu bozmanın bir yolunu elbet bulacaktır düşüncesini yerleştirir. Seyircisine mütevazılığı ve tatminkarlığı öğütler. Doğduğu yeri -Minnesota özelinde bütün dünya- her şeye rağmen buruk bir aşkla seven iki başarılı Auteur’un yapıcı eleştirilerinden oluşur. Yönetmenlerin belki de her filmi gibi, göründüğünden daha derin ve detaylıca analiz edilmeye değer inceliklerle bezenmiş bir başyapıttır.

 

1. görsel 2. görsel 3. görsel 4. görsel

80 Yıllık Savaş: Hollanda Bağımsızlık Mücadelesi

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Selamlar! Hoşgeldiniz, çayınızı kahvenizi alın. Bugün Hollanda’nın tarihi ile ilgili konuşacağız. İlk olarak, her zaman yaptığım gibi neden bu yazıyı kaleme aldığımın nedenini yazacağım, çünkü belirttiğim zaman okuyucu ile yazar arasında daha özel, daha sıkı, daha samimi bir bağ oluştuğunu düşünüyorum. Bu yazıyı kaleme alma sebebim, bu sıralar öğrendiğim Hollandaca (Felemenkçe) ve Hollanda tarihinin beni gerçekten çok etkilemesi. Ayrıca, Hollanda tarihi ile okuduğum kitaplar ve tezler beni, topladığım bilgileri sadeleştirip size aktarmak için harekete geçirdi. Hollanda halkının tarih boyunca yürüttüğü başarılı ticaret ve siyasal politikalar, konumuna rağmen her zaman bir şekilde savaşların, krizlerin arasından sıyrılıp büyüyen yapısı, eminim ki siz okurlarımı da etkileyecektir.

Felemenk Ülkeleri = Hollanda, Belçika ve Lüksemburg (Felemenk, Hollanda, Aşağı Ülkeler, Alçak ülkeler)

Flaman Bölgesi = Hollanda’nın güneyinde yer alan Flanders bölgesi. Bölgede Flamanlar çoğunluk olarak yaşar. Flamanlar, Hollandaca konuşulur.

Başlayalım bakalım:

Hollanda Tarihi: Hollandalıların Tarih Sahnesindeki Yeri ve Yaşananlar

Hollanda Milleti, tarih boyunca Felemenk bölgesine hakim olmuş bir millet. Ataları, bölgeye göç eden Cermen ve Friz kabileleri. Yani, anlayacağınız üzere Cermen kanına sahip bir halk. Milli marşları ”Wilhelmus” ya da ”Het Wilhelmus” da geçtiği üzere ”Kanım Cermen kanıdır” ibaresi mevcut. Yani Cermen halkına  mensuplar.

Hollandalılar, isimlerini verdikleri ‘Hollanda bölgesine yerleşmiş bir halk. Hollanda dilinde bu topraklar Netherlands yani ”Alçak ülke, alçakta kalan ülke” anlamına gelmekte. Bu ismin verilmesinin sebebi, Hollanda bölgesindeki önemli yerlerin deniz seviyesinin altında bulunması ve alçakta kalması. Peki burası nere? Alman topraklarının batısında, İngiliz ana karasının doğusunda, İskandinavya’nın güney batısında, Fransız topraklarının da kuzey batısında. kalmakta. Yani bu ne demek? Avrupa’nın tam da ortasında!
Avrupa’nın ortasında kalmak demek güçlü bir ekonomi, güçlü bir ordu, despot ve hızlı karar verebilen bir kral ve acımasız, kan dökmeye hazır bir ordu demek değil midir aslında? Şöyle bir düşünmenizi istiyorum. Kendinizi korumanız gerek. Çünkü her taraftan düşman gelebilir ve kaçacak bir yeriniz de yok. O yüzden, çok ama çok güçlü bir kral, iyi bir orduya ihtiyaç var gibi hissediyor insan ilk okuduğunda. Kulağa öyle geliyor ama Hollandalılar bunlara pek ihtiyaç duymadı. Çünkü Hollandalılar, coğrafi konumlarını tarih boyunca avantaja çevirdi. Peki nasıl?

Hollandalılar, tarih sahnelerine ilk çıktıkları yıllardan itibaren her zaman ticaret ile uğraştılar. Kurdukları önemli şehirleri genelde Avrupa’nın içlerine doğru akan ırmakların deltasına inşa ettiler. Amsterdam şehri, İskandinav, Kuzey Almanya ve Baltık ticareti için çok önemliydi. Çünkü bu topraklardan gelen ticaret, o zamanlar pusula ve güçlü gemiler olmadığından dolayı, kıyıya yakın ilerlemekteydi. Bu bölgelerden gelen tüccarlar için, Amsterdam hem büyük bir pazar, büyük bir ticaret noktası, iyi bir depo ve cazibe dolu fırsatların olduğu bir şehirdi.

Hollanda açısından mükemmel bir fırsat doğmuştu 12. yüzyılda. Kuzey Almanya’da, prensliklerin ve ticaret şehirlerinin bir kısmı ”Hansa Birliği” denilen yeni bir ticari&siyasi dostlukta birleşmeye başladılar. . Olay basitti: Ticaret şehirleri arasındaki ulaşımın, lojistiğin, imkanların artırılması; sürtüşmelerin azaltılması, vergilerin indirilmesi ve tüccarlar için bir güven ortamı yaratmak ve bunu sürdürmekti. Bu durumu kendi tarihimizde de Türkiye Selçuklu devletinin kervansaray, ticaret yollarının güvenliği ve düşük vergilere verdiği önemle bağdaşabilir. Devam edelim, Almanca da ”Hanze” Hollandacada ”De Hanze” olarak bilinen bu birlik, Kuzey Avrupa ticaretinin büyümesi için harika bir ortam yarattı. Tuz, tahıl, balık, kereste, şarap, bira, hayvan derisi ve kumaş gibi ürünler çok sık pazarlanıyordu. Nakliye işi genelde deniz ve nehirler üzerinden, 16. yüzyıldan önce kullanılan geniş ve uzun (15 ila 30 metre arası uzunlukta) tekneler aracılığıyla yapılıyordu. Kuzey Almanya, Hollanda ve İskandinav bölgesindeki liman şehirleri gerçekten günümüzde bile etkisini hissettiren mimari, kültürel ve ticari zenginliğin kaynağını bu ticaret olduğunu söyleyebiliriz. Amsterdam, bu birliğe dahil olmamasına rağmen bu ticari ağın kaymağını en çok yiyen şehirlerden biri oldu.

Felemenk ülkeleri, yakın tarihe kadar başka düklüklerin ve krallıkların bayrağı altında yaşadı. Tarih sahnesinde zamanla daha da önem kazanan Hollanda bölgesi, 15. yüzyılda Fransızların Valois Hanedanı’nın Burgonya koluna bağlıydı. Yapılan evlilikler neticesinde iyice genişleyen Burgonya, en sonunda sınırlarına Felemenk topraklarını kattı. Burgonya Dükü İyi Philip döneminde bu bölgelere önem verildi. Atanan valiler (stadhouder) ile beraber daha da ”merkezi” bir otorite kurulmaya çalıştı. Bu valiler, bölgede biraz daha merkezi bir otorite kurulması için çalışmalar yürüttü. Ama bu valiler, Felemenk topraklarının büyük ölçekte Kraliyet’e daha az bağlı ve özerk kalmasının önüne geçemedi.

Burgonların Felemenk toprakları üzerinde amaçlarını genişletmeye çalışırken süpriz bir olay yaşandı. Burgonya Dükü Charles, Nancy savaşında beklenmedik bir şekilde hayatını kaybetti. Bununla beraber ülke kaosa sürüklendi çünkü Charles, arkasında bir varis bırakmamıştı. Fransızlar, Alseas-Lorrien bölgesini işgal etti ve Felemenk bölgesinde büyük ayaklanmalar yaşandı. Bu ayaklanmalar, dönemin Kutsal Roma İmparatoru tarafından bastırılmaya çalışıldı ama Felemenkler iyi bir şekilde direndi. Sonra da ”Groot-Privilegie” denilen imtiyazla beraber, özerkliklerini tekrardan kazandılar. Artık bu topraklarda, uzun yıllar sürecek bir olan Valois dönemi yerine Alman (Avusturyalı) ”Habsburg” hanedanına bıraktı…

Şimdi şöyle bir durum var, bu geçiş aslında çok önemli. Çünkü eğer bu geçiş sağlanılmasaydı, Felemenk ülkeleri Fransız kültürünün etkisi altında çok kalacaktı, belki de ezilecekti. Çünkü Burgonlar, Fransızca konuşuyor ve Fransız Hanedan Valoisler tarafından yönetiliyordu.  Böyle stratejik ve ticari bir konumun Fransız etkisinde kalması, belki de Fransızlara (gelecekte General Napolyon’a) Avrupa fethinin kapısını aralayabilirdi. Öyle ki Wallonya (Güney Belçika) topraklarında Fransızca konuşulmakta ve Fransız etkisinde kalmış bir Felemenk bölgesi. Bu topraklar önemli çünkü özellikle Flaman toprakları gerçekten şehirleşmiş, alt yapısını kurmuş ve nüfusun çokça olduğu bir yerdi. 1477 yılında 660.000 nüfusu olan bir yerden bahsediyoruz. O dönem için koca bir rakam; bu da üretimin, kültürün ve ticaretin bol bol yapıldığı anlamına geliyor. Yani, Fransızların bölgedeki muhtemel hakimiyeti şu an bize çok farklı bir tarih okutuyor ve yazdırıyor olabilirdi.

Habsburg hanedanına geçişle beraber Hollanda ve Felemenk toprakları, artık daha da ”özerklik” kazanmış; Fransız etkisinden büyük ölçekte kurtulmuş ve artık Rönesans ve Reform hareketlerinin etkisi ile bireyin toplumda öne çıktığı, özgürlük alt yapısının oluşmaya başladığı bir yer olmuştu. Fransız etkisinden kurtulmuşlardı ama, bu sefer Felemenk toprakları İspanyol İmparatoruluğu’na bağlandı. Bunun sebebi ise, Avusturya ve İspanyol Hanedanlıklarının, Habsburglar tarafından yönetilmesi idi.

İspanya Kralı V. Karl, V. Carl, yani Şarklen bu toprakları doğrudan yönetiyordu. Şarklen Belçika’nın Gent şehrinde doğmuş, babası I. Felipe; annesi ise Kastilyalı Deli Juan’dı. Yani, Şarklen’in babası Alman, annesi İspanyol, ama doğup büyüdüğü topraklar ise Flamandı. Ana dili Felemenkçe olan fakat Almancayı, İtalyancayı, Fransızcayı ve İspanyolcayı da ana dili gibi konuşan Şarklen, özel bir şekilde yetiştirildi. ”Polygot” lordumuz ilerde ” Ben tanrı ile İspanyolca, bir kadınla İtalyanca, bir adamla Fransızca ve atımla da Almanca konuşurum” diyerek bildiği dillere dikkat çeker. Büyüdüğünde ise Kutsal Roma Cermen İmparatoru, Hollanda&Belçika Kralı ve İspanyol İmparatoru ünvanlarını almaya hak kazandı. Meşhur Kral François’in annesinin Sultan Süleyman’a olan mektubu da bu dönemde gerçekleşecek, Sultan Süleyman, Şarklen’i açık açık er meydanına davet edecekti.

Gördüğünüz haritadaki mor renkler, Şarklen’in yönettiği toprakları göstermekte. Gördüğünüz üzere kocaman bir imparatorluk… Ayrıca Alman topraklarının da dolaylı yoldan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğuna bağlı olduğunu da hesaba katarsak, karşımıza neredeyse 4 milyon kilometre karelik bir alan çıkmakta. Avrupa’da hakimiyet sağlamak için büyük bir avantaj.

Şarklen Felemenk topraklarına çok fazla yatırım yaptı. Buradaki ticareti geliştirdi, tüccarlara imtiyazlar verdi. Şarklen, Felemenk topraklarına ait fakat farklı lordların yönettiği tüm toprakları ele geçirdi ve tüm Felemenk diyarının birleştirdi. 17 Eyalet, bölgede kendi yasaları, kendi geleneklerini devam ettirdi. 1516 yılından 1556 yılına kadar, yani 40 yıl boyunca Felemenk toprakları, imtiyazlı özerk durumunu korumaya başardı. Buradaki toprakları Pragmatieke-Sanctie adıyla yapılan reform ile, 17 eyaleti tek bir çatı altında birleştirdi.

Şarklen’in İmparatorluktan vazgeçmesi üzerine, bu toprakları yöneten İspanyol Kralları, gerçekten bu topraklara önem verdiler. Bundan sonraki İspanyol Kralları (II. Felipe’ye kadar) bu topraklarda konuşulan iki dili (Fransızca ve Felemenkçe) de akıcı bir şekilde konuşabiliyorlardı.

Felemenk topraklarını Şarklen’den sonra yöneten I. Carlos da aynı Şarklen gibi Gent şehrine doğmuştu. Hollanda Bağımsızlık Mücadelesinin kahramanı olacak olan, büyük topraklara sahip Oranjlı Willem’e  ziyaretler gerçekleştiren I. Carlos, buradan gelen parasal ve askeri desteği her zaman Fransızlara ve Türklere karşı kullandı.  I. Carlos’tan sonra bölgeye hakim olan II. Felipe ile bölgedeki düzen değişti.

II. Felipe, Felemenk topraklarını tanımayan bir yöneticiydi.  Tanımamaktan kastım, bölgedeki özerk şehirlerin yasalarını ”kavrayamaması.” Evet, II. Felipe, Felemenk topraklarındaki bu düzene anlam veremiyordu. Bu yüzden kendi tarzını ortaya koymak istedi. Bölgede Protestan mezhebine çok fazla baskı kurdu, yeni vergiler ve ticaret kısıtlamaları getirdi. Bölgedeki insanları ”Kastilyalaştırma” dediğimiz İspanyol asimilesini ve bölgenin Katolikleştirilmesini istedi. Durum Protestan Kalvenist insanlar için çok ağırlaşmaya başladı. Oranjlı Willem, diplomatik yolları denedi, II. Felipe’den bir kaç hafifleştirme kararı koparabilse de durum genel olarak değişmedi. O dönemde kurulan Enginizasyon Mahkemeleri bölgede mükemmel bir baskı yarattı. Bu karardan bir vakit sonra vazgeçilse bile, bazı Protestanlar silahlanmıştı bile. Bazı katolik kiliselerin yakılması ve bir kaç yağma olayını da, Oranjlı Willem bastırdı. Ama dediğim gibi, ilerde büyüyecek olan bu kıvılcımın başına Willem, lider olarak geçecekti.

Bu ayaklanmaların yaşanması ile ilgili de İspanyol Genel Meclisi bölündü. Bir kesim Felemenk topraklarına daha sert, daha ”Kastilyacı” bir yaklaşım isterken, bir kesim de daha federal ve özgürlükçü bir yaklaşım ile yaklaştı. En sonunda kral, bölgeye Alba Dükü beraberinde 10.000 asker gönderdi. Bölgeye gelen askerler kısa bir süreliğine de olsa isyanı bastırdı fakat, çok kan döktüler ve pek çok tepki aldılar. Bu tepkiler üzerine Kral Felipe, Alba Dükü’nü ilerideki yıllarda görevden alacaktı.

Bu yağmalardan sonra, Kalvenistlerin bazıları, İngiltere ve Fransa’ya kaçtı. Ama çoğunluğu olaylarda ve yağmalara sinirlenen Oranjlı Willem’ın sancağı altında toplanmaya başladı. Oranjlı Willem, katolik olmasına rağmen bölgede yapılan vahşete daha fazla sessiz kalamayacağını hissetti ve İspanyolları bölgeden atmak için hazırlıklara başladı. Özellikle Hollanda eyaletinden Willem Blois van Treslong, Warmord Dükü Jacob van Duivenvoorde, Amsterdam’dan tüccar Reynier Cant gibi dönemin önemli isimleri Willem’i destekledi.

Yeni hareketin lideri Oranjlı Willem, sahip olduğu tüm bağlantıları kullanarak ordusunu oluşturmaya başladı. Willem Alba Dükü’ne karşı düzenlediği seferde başarılı olamasa da, kardeşi Louis’in komutasındaki isyancılar 1568’de Groningen’de İspanya karşısında ilk büyük zaferlerini kazandı. İlerleyen dönemde, bu mücadelede Willem’e direnişçilere esas destek veren isim ise İngiltere Kraliçesi Elizabeth olacaktı. İngiltere Kraliçesi, Willem’i İspanyollara karşı maddi ve askeri destek sağladı. Sadece destek veren ülke İngiltere de değildi, ayrıca Fransa Kralı IX. Charles bile destekledi. Bu destekler ile beraber, Hollanda İsyanı büyük bir boyuta ulaştı. Yapılan bu destekler, Fransa ve İngiltere devletlerine ticari esnemeler, vergi indirimi ve pek çok yarar olarak ileride ki yıllarda dönecekti.

 

II. Felipe, o dönemde ayrıca Türkler ile -Osmanlı- Akdeniz’de ciddi çarpışmalar yapıyordu. II. Felipe, Akdeniz savunması ile meşgul durumdaydı ve Felemenk İsyanı ikinci plana atılmış gibi duruyordu. Para olmadan ordu ne sefer ne de herhangi bir harekâtta bulunabilirdi. Nitekim 1572’de isyancıların toprak anlamında ilk büyük zaferi, Jacob van Duivenvoorde önderliğindeki “Watergeuzen’’ filosunun Brill’i ele geçirmesiyle elde edildi  Bu hamleye karşılık vermek isteyen Alba Dükü, bir askeri grubu Brill’e yollamak istese de ordunun bulunduğu gemilerin yakılması, harekâtın başarısızlıkla sonuçlanmasına sebep oldu.

Kuzey topraklarının (Hollanda-Zelanda) Willem’in denetiminde kalması, onlara büyük bir avantaj sağladı. çünkü bu bölgelerdeki sahil kıyıları ve nehirleri onların, oldukça etkili bir savunma hattı oluşturmasına katkıda bulundu. Çünkü İspanya nehirlerden ve adalardan oluşan bu noktalara müdahele etmek ve asker göndermek konularında sıkıntı yaşıyordu. Böylece, isyancılar doğal yollarla kendilerini İspanya’dan koruyorlardı. İşler böyle olurken, Akdeniz savaşlarında iyice yalnızlaşan İspanyollar, ekonomik olarak çok büyük darbeler aldılar. Bölgede terör estiren Alba Dükü, askeri ve maddi olarak tamamen çökmüş durumdaydı. Sadece Alba Dükü de değil, İspanyolların koca imparatorluğunun iç savaşlara ve iflasa sürükleyen durum bu zamanlarda başladı. II. Felipe’nin her iki savaş -Hollanda ve Osmanlı- içinde almış olduğu yüksek faizli krediler kasayı bir hayli zorlamıştı. Artık onların da ödenme tarihi gelmişti. 1575’de korkulan oldu ve borçları ödeyemeyen İspanya iflasını açıkladı. Zira krallık 1575 yılı itibariyle tam 36 milyon duka altın borç altında idi ki, bu rakam İspanya’nın 6 yıllık geliri ile eşit durumdaydı.

Bölgede yağma ve savaşlar devam ediyordu. İspanyollar, Felemenk halkına adeta kan kusturdu. Anvers’de yapılan katliamlar, bölgedeki çatışmalar halkı ve ticareti kötü etkiledi ama Willem’in aldığı destekler, direnişi ayakta tutmaya yetiyordu. 1579’da kurulan Utrech Birliği ile günümüz Hollanda Krallığı’nın temelleri atıldı. Bu birliğin kurulmasının amacı, Belçika (Güney Felemenk) de İspanyol hakimiyetini destekleyen, Katolik Arras Birliğinin kurulmasıydı. Görüldüğü üzere Arras ve Utrecht Birlikleri ile Aşağı Ülkeler siyasi anlamda ikiye ayırmıştı. İlerleyen yıllarda, Fransız ve İngiliz desteği alan Willem, bölgede çeşitli zaferler ve mağlubiyetler aldı. 1581 yılında ”Plaakaat van Verlatinghe” adı verilen deklarasyon ile beraber, II. Felipe’nin Felemenk topraklarındaki hakimiyetinin tanınmadığı ilan edildi. Bu deklarasyon ile beraber savaş tam gaz devam etti.

Willem 1584’de suikast ile öldürüldü, fakat Hollanda halkı silah bırakmadı ve İspanyollar ile çatışmaya devam etti. Kah Hollandalılar büyük zaferler kazandı, kah İspanyollar büyük avantajlar elde etti. Ama en sonunda, İspanyollar daha fazla dayanamadı ve Felemenk topraklarından çekildiler.

 Yapılan savaşlar, yağmalar, diplomatik temaslar, ateşkesler ve tansiyon 1621 Vestfalya Antlaşmasına kadar sürdü. Bu savaşa kendini adamış olan Sessiz Willem hayatını kaybetti. Aynı zamanda Kardeşi Louis ( Lodewijk van Nassau) de İspanyollar ile yapılan savaşların birinde hayatını kaybetti.   Seksen Yıl Savaşları olarak bilinen bu savaş ve olaylar silsilesi, Avrupa Tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bu savaşlar öyle yıkıcıydı ki, sadece Seksen Yıl savaşlarında 8 Milyon insan öldü. İspanyol İmparatorluğunun çöküşüne, bölgede sözü geçen Hollanda Krallığı’nın temellerine, Avrupa’daki dini çatışmaların son verilmesine, Felemenk topraklarının ileride Belçika-Hollanda olarak ayrılmasına, Protestanlığın güç kazanmasına ve İspanyol Krallarının düşlediği ”Katolik, Birleşmiş Avrupa” hayallerinin suya düşmesine neden oldu. Ve Avrupa’da yeni bir bölgesel güç ortaya çıktı…

Bu bölgesel güç kolonizasyon ve ticaret ile beraber, yaşanan yıkıcı savaşlardan sonra Avrupa’nın ihya olmasına ve bir dünya ticaret merkezine dönüşmesine ön ayak oldu.  Hindistan, Çin, Güney Afrika, Karayip Adaları, Seylon, Surinam ve Endonezya’da kurulan Hollanda kolonileri, hem bölgenin hem de Avrupa’nın kaderini değiştirdi. Sadece Hollanda demiyorum, tüm Avrupa, çünkü Hollandalılar kurdukları bu ticaret ağı ile adeta Avrupa’ya pek çok ürün ve ticaret malı taşıdı. Öyle ki, Hollanda Doğu-Hint Adaları Şirketi’nin (Vereenigde Oostindische Compagnie, kısaca VOC) toplam değeri yaklaşık 7.8 Trilyon Dolar (7.800.000.000.000 ) etmekte. Bu toplam ticari hacim bugün ki büyük şirketlerin (Facebook, Microsoft, Amazon, Samsung, Saudi-Aramco, Visa, Burger King) gibi şirketlerin toplam değerine eşit. Bu kadar muhteşem bir ticaret ağını kurup yaklaşık 200 yıl boyunca işletmek de büyük bir başarı. 

Tarih serüvenimizin sonuna geldik sevgili okurlarım. Kendinize çok çok dikkat edin.

 

 

V. Carlos’un yönettiği topraklar haritası.

Oranjlı Willem:

[1], [2], [3]

 

Öne Çıkan Görsel:

[1]

 

Kaynaklar:
Arblaster, P. (2012). A History of the Low Countries. New York: Palgrave: Macmillan.

Darby, G. (2008). The Origins and Development of the Dutch Revolt. Londra: Routledge.

Israel, J. I. (1980). Spanish Wool Exports and the European Economy, 1610-40. The Economic History Review

Parker, G. (1976). The “Military Revolution,” 1560-1660–a Myth? The Journal of Modern History

Mehmet Talha K. (2012) İsyandan Cumhuriyete: Hollanda’nın İspanya’ya Karşı Bağımsızlık Mücadelesi 1597-1648

 

 

Vertigo

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

vertigo; sizin veya gördüklerinizin döndüğünü hissetmenize yol açan bir histir. Sıklıkla bulantı, kusma ve denge kaybı bu duruma eşlik edebilir. Genellikle baş dönmesi olarak adlandırılmaktadır.

Hayal kırıklıkları, bunalımlar, sanrılar ve travmalar üzerine bir film Vertigo. Merkezine emekli bir polisin görev arkadaşının kendisini kurtarmak için yüksekten düşerek ölümüne tanık olmasının ardından baş gösteren yükseklik korkusu problemini alır. Hitchcock, hikayeyi sinemasının benzersiz alametifarikalarından olan gizem unsuru ile öyle titiz donatır ki Vertigo, 21. yüzyılda bile izleyicisini her açıdan tatmin etmeyi başarır. Senaryodaki zekanın yanı sıra, film unutulmaz bir görsel deneyim yaşatır. Özellikle yeşil, turuncu, kırmızı, mor renklerinin bol keseden kullanımı ve özenilmiş sinematografisi, insana sinemayı neden sevdiğini hatırlatır. Halüsinatif baş dönmesi, yani vertigo, sekanslarındaki renk geçişleri özgünlüğü ile beraber 2001: A Space Odyssey gibi filmlere de iyi bir ilham kaynağı olmuştur.

John Ferguson, eski bir arkadaşının eşi olan Madeleine’i takip etmekle görevlendirilir. Kendisine anlatılan hikayeye göre Madeleine, büyük büyük anneannesi Carlotta Valdes’in ruhu tarafından kontrol edilmekte ve eşini korkutan davranışlar sergilemektedir. Dedektifin takibi boyunca Madeleine, hikayeyi doğrulayacak hareketler yapar. İntihar etmeye kalkışır, gizemli bir şekilde ortadan kaybolur, Carlotta’nın tablosuyla saatlerce bakışır. Bütün bunlar yaşanırken arkadaşı John ile, Hitchcock da seyircisiyle acımasızca alay etmektedir aslında. John Ferguson, yalnızca ustaca planlanmış bir cinayete atanmış çaresiz tanıktan ibarettir. Madeleine, günler boyu takip edildiğinin bilinciyle adamı intihara meyilli olduğuna ikna etmiş, dedektifin yükseklik korkusunu kullanarak sahte bir intihar ve gerçek bir cinayete suç ortaklığı etmiştir. Talihsiz John bu da yetmezmiş gibi Madeleine’e aşık olur ve yükseklik korkusu yüzünden bir ölüme engel olamamanın utancının yanına, sevdiği kadının intiharına tanık olmanın buhranı eklenir. Ferguson’un doktorunun vertigo hakkında dediği gibi “Bu tarz travmatik hastalıkları yenebilmek için genelde bir travma daha yaşamak gereklidir.” John, Madeleine’in sözde intihar ettiği kuleye çıkamayarak vertigo ile verdiği ilk mücadelede başarısız olur. Ancak ikinci bir şansı olacaktır.

Gördüğü tüm sarışın, gri takım elbiseli kadınları Madeleine sanmakta olan John, tam anlamıyla bir bunalım dönemindedir. Ta ki bir gün sokakta tıpatıp Madeleine’e benzeyen o kadına rastlayana kadar. Ferguson, sokakta gördüğü bu kadına değil, Madeleine’e olan benzerliğine ilgi duymuştur. Onu Madeleine gibi giydirmeye çalışır, saçlarını ve makyajını düzelterek onu yeniden yaşatmak ister. Kadın da dedektifi sevmektedir ama olduğu gibi kabul edilmemekten rahatsızdır. Ferguson’un bu çabalarının ardındaki şey sade bir aşk değildir oysa. Adamın Madeleine ile bitmemiş bir hesabı vardır. Bunalımını yok etmenin ve travmasının üstesinden gelmenin tek yolu onu geri getirmektir. Kadın istenen her şeyi yerine getirdiğinde Madeleine’e benzeyen başka bir kadın değil, Madeleine olmuştur. John Ferguson, intiharına tanık olduğu kadını tekrar karşısında gördüğünde dili tutulur. Saniyelerce tutkuyla öpüşürler. Adamın bitmeyen kabusları bir nebze de olsa son bulacaktır artık. Ta ki kadın, Madeleine’e, aslında Carlotta’ya, ait olan bir kolyeyi tekrar ortaya çıkarana kadar. Her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır. “Bir cinayetin hatırasını asla saklamamalısın.” John Ferguson, kadının Madeleine’e olan mucizevi benzerliğini ve Carlotta Valdes hikayesini mantığa oturtabilmenin rahatlığını yaşar. Ne var ki daha hiçbir şey bitmemiştir. Şimdi Vertigo ile yüzleşme zamanıdır.
John, Madeleine’i zorla sözde intiharın yaşandığı kuleye götürür ve beraber en tepeye kadar çıkarlar. Ferguson başarmıştır, yükseklikten ölümüne korkmasına rağmen cinayet mahalline ulaşmayı başarır. Merdivenlerde kadından bu titiz cinayetin tüm detaylarını öğrenir, hesap sorar. Nihayet yukarıda baş başa kaldıklarında kapıdan bir rahibe girmekteyken kadın korku, utanç ve panikle daha önceden intihar ettiği kuleden tekrar atlar. John Ferguson bir ölüme daha, bu sefer gerçekten, tanık olur. Böylece korkusunu atlatmasına vesile olacak ikinci travmayı yaşamıştır. Sonunda, ne kadar yüksek olursa olsun, aşağı atlayan kadının arkasından ürpermeden bakmayı başarır.
Vertigo, başından sonuna kadar eski bir dedektifin travmatik yükseklik korkusunu atlatma hikayesidir. Alfred Hitchcock 1958 yılında seyirciye “plot twist” kavramının benzersiz örneklerinden birini sunar. Film boyu izleyici  tamamıyla metafizik bir sonuca odaklanır. Carlotta Valdes’in ruhunun hikayeyle olan bağlantısı her ne kadar mantıksız gelse de yaşananların gerçekten de başka bir açıklaması yok gibidir. Madeleine’e tıpatıp benzeyen bir başka kadının ortaya çıkması, yani ölmüş olan birinin sokakta görülmesi, bu metafizik varsayımlarını iyice güçlendirir, kadının sonradan yırtıp attığı mektubunda her şeyi itiraf edişine kadar. Hitchcock, seyircinin dikkatini bir sonuca yoğunlaştırmış, ardından hikayeyi tepetaklak edip her şeyi mantıksal zemine oturtmuştur. Seyircinin gerçekleri John Ferguson’dan önce öğrenmesi, adamın iç burkan çabalarını ve çaresizliğini daha yoğun kılar. Yönetmen izleyenin duygularını bu şekilde istediği kıvama getirir. Vertigo şüphesiz Hitchcock ismini sinemanın unutulmaz ustaları arasına yazan filmdir. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, tutkulu ve takıntılı, unutulmaz bir hikaye.

Ekran001-Gündem Notları

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Uzun bir aradan sonra Ekran001 serisinde yine birlikteyiz sevgili EAOMAG okurları. Gündeme dair konularım birikir birikmez hemen oturdum başına.. Bilmeyenler varsa diye bu köşede ekrana dair olup biten ne varsa hep beraber konuşuyoruz.. Bakalım bu hafta neler konuşacağız..

Malum yaz geldi. Haliyle televizyon ekranlarında yaz dizileri sezonu açılmış oldu. Buraya arkadaşlarımla kumsalda çektirdiğimiz fotoğrafı bıraktım bu vesileyle.. Çünkü yaz demek benim için arkadaşlık dostluk kardeşlik demek. Çünkü yaz geldiğinde hep en eski dostlarımı görürüm. Fakat televizyon ekranı pek öyle değil. Nerede o eski yaz akşamları.. Bu yaz da hep holding, entrika efendim bir takım şapşal asistan klişesi dozu alacağız belli. Ara sıcak olarak da üzerine  zengin kız fakir oğlan ektik mi oldu mu size yaz dizisi.. Peki ne zaman değişir bu devir.. Ne zaman eski dostlar bir araya gelmiş temalı dostluk ve arkadaşlık içeren entrikanın e si olmayan bir iş izleyeceğiz? Yaz demek samimiyet, sıcaklık değil midir mesela? Ben bunu projelerde arıyorum ama o terkedilmiş ve üzerinde de oynanmayan yapaylığı görünce üzülüyorum..

Bir başka can sıkıntım mafya dizileri.. Sürekli insanlar birbirlerini vuruyor, insanlar kaçırılıyor, şiddetin bini bin para.. Bir kere olur iki kere olur sürekli neden oluyor? Bunca kötülüğün içinde televizyonu açtığımızda birilerini öldürmek için yaşayan insanlar görmeyelim.. Yapacaklar madem ,kadınlardan harem kurmuş dizi karakterlerini güzel göstermesinler mesela.. Kadının namusu adı altında yapılan psikolojik şiddeti de görmeyelim değil mi? Ne bileyim töre dizilerini bir süre izlemeyelim. İnsanlar izliyor diye tutmuş dizi konseptleri tekrarlanmasın..

Dizi izleyicisi olup yorumlarınızı sosyal medyada yazmayı seviyorsanız eğer diziler ile ilgili çıkan haberleri de görüyorsunuzdur. Bu haberler ne yazık ki ara ara can sıkıcı olabiliyor. Yalan haber de çıkabiliyor dizi ile ilgili ipucu (spoiler) da verilebiliyor. Ne yazık ki bunlar izleyicinin heyecanının kaybolmasına sebep oluyor dolayısı ile ekibin emeği boşa gitmiş oluyor. Benim bildiğim etik aynı etik, bir gazeteci bunu yapınca etik çerçevesi içerisine mi giriyor? Aslında etiğin ne olduğunu düşünmesi gereken gazeteciler değil onlara bu bilgileri verenler.. Peki dizisi ile ilgili bilgi sızdırılan yapımcılar, senaristler, oyuncular bu durumdan hoşnut mu? Bu konular bana göre tartışmaya açık olmasa da anladığım üzere dizide ne olacağını söylemek bir gazeteci yazınca etik olabiliyormuş ve bizim bunu tartışmamamız gerekiyormuş. Yorum sizin..

Sosyal medyada rastladığım beni bir hayli üzen ve sinirlendiren bir olaydan da bahsedeceğim. Ünlü bir şarkıcı ile ünlü bir oyuncu birlikteliklerini sosyal medyadan ilan ettiler. Ediş o ediş oldu linçler durulmadı. Ne ünlü şarkıcı hanımefendinin geçmişi kaldı ne de oyuncu beyefendinin. Kim diyenler olacak ben köşemde isim vermeyi tercih etmiyorum çünkü zaten anlayan anlıyor ve polemiklerden de kaçınmış oluyorum. Bu ünlü şarkıcı hanımefendinin geçmiş ilişkisi ile beyefendinin geçmiş ilişkileri mi kıyaslanmadı, günlerce Twitter gündem listelerinde mi kalmadılar neler neler.. Okuyayım dedim aklıma mantığıma sığmayacak yorumlar.. İkisini de seversiniz sevmezsiniz anlarım kimseyi sevmek zorunda elbette ki değiliz ama klavye başından hakarete varan ifa

deler yazmak bir suç biliyorsunuz değil mi? Bu arada beyefendi oynadığı dizi karakterinden bağımsız birisi umarım bir gün bu fark edilir.. Çok sevilen ve benimsenen bir dizi karakterinin aşkından yola çıkarak karakteri canlandıran beyefendinin aynı aşkı yaşayacağını düşünmek hangi kafanın eseridir bilinmez.. Arkadaşlar şu konuda anlaşalım herkes istediği kişiye aşık olabiliyor bu seçilebilen bir şey değil ne yazık ki. Ve onlar da insan, bunları okuyup üzülüyorlar işin kötüsü bu insanların aileleri var.. Umarım artık hayatınızı tanıdığınızı sandığınız tanınmış insanlara hakaretler etmekle geçirmezsiniz sevgili seyirciler..

Ve gelelim “body shaming” meselesine. Efendim artık kadınların vücutlarını rahat bırakır mısınız? Sevgili magazin basını deyim yerinde ise kadın bedeni üzerinden eleştiri yapmanın bağımlısı olmuş durumda. Yaz aylarında bikinili resim veren kadın ekran yüzlerini neden rahat bırakmıyorsunuz? Kilo almış vermiş bunları konuşmak, vücutlarının her bölgesinin kare kare sosyal medya hesaplarımızda dolaşması beni çok rahatsız ediyor. Ben ünlü olmayan birisi olarak bu durumdan rahatsızlık duyuyorum fotoğrafları boy boy çekilen hanımefendilere sabır diliyorum. Yapmayın ne olur. İncitici yorum yazan muhabirler ne olur bir kere düşünsün kendilerine yapıldığını.. Ve o haberleri görüp üzerine bir tekme daha vuran ve vücut eleştirisi yapan sosyal medya kullanıcıları da düşünürse çok sevinirim..

 

Bende huy olmuş genelde yazılarımı sevgi ve saygı dileyerek bitirmek. Özellikle ekran köşesinde buna çok fazla ihtiyaç duyuyorum. Unutulmasın ki sanatçı toplumu aydınlatır, ve çoğunlukla da toplumdan beslenir.. Hatalarımızdan, yaşayışımızdan  üzüntülerimizden ve sosyal medya sayesinde yazdıklarımızdan.. İşte bu yüzden nasıl bir toplum olursak bizim içimizden çıkacak sanat da bize benzer, bizimle şekil alır. Yani en azından ben böyle düşünüyorum.

Yepyeni konularla gündemlerle hep görüşeceğiz ama birbirimizi sevmeyi ve saygı duymayı unutmayalım. Ve unutmayalım ki yazdıklarımız ağzımızdan imkanımız olsa zaten çıkacak olanlardır.. Sevgiyle ve saygıyla..

Sevmek Güzel Şey…

Yaşam Tarzı Kategorisinde Tarafından

Selamlar efendim! Sizleri özledim, hem de çok sizin de bu kaçık yazarı özlediğinizi hissede”biliyorum” 😀 ♥ Hoşbeş bitmeden söyleyeyim anime yazı dizisi henüz bitmedi. Bitmeden önce birkaç durağımız daha var, oralarda da durduktan sonra son durağa varıp bu rengarenk yolculuğu sonlandıracağız ama biraz es verelim o arada, değil mi?

Biraz eleştiri, çokça sevgiyle geldim size.

Gelin bakalım…

Bu yazımızın hikayesinin noktasını 1997 yılında Türkiye Güzeli seçilen sevgili Ceyda Düvenci ve sevdiği adam Bülent Şakrak koydu. Evet yanlış okumadınız, bu güzel çift noktayı koydu. O noktanın öncesine götüreceğim siz değerli okurlarımızı ama önce noktanın içini kısaca bir açalım. Konu şu, Ceyda Düvenci’nin şahsi instagram sayfasında paylaştığı muhteşem kare. Buraya kadar bir sorun yok. Altındaki yorumlar ise noktanın içini oluşturan çürümüş zihniyetin üzücü mahsulleri. Dileyen Ceyda Düvenci’nin sayfasına girip bakabilir. Birbirini çok seven, aşık iki insanın, kaç yaşına gelmiş, evli çocuklu insanın öpücük fotoğrafının altında aşka yaraşmayan yorumlar, onları kınayan, negatif yönde eleştiren, belki de acıtan yorumlar…

Burada beynimdeki ışık hızla yanıp sönerek “DUR YA, BURADA BİR YANLIŞLIK VAR!” sinyali verdi. Toplumsal olarak aşka ve sekse bakış açımızı irdeleme ihtiyacı hissettim, duramadım buralara taşındım, karşınızda çan çan çene çalıyorum görüyorsunuz! 😀

Twitter malumunuz yediden yetmişe kullanılan sosyal bir günlük halinde artık. En büyük kaynaklarımdan biri de twitter oldu, instagramdan sonra. Binlerce tanımadığım insandan, binlerce sessiz haykırıştan, dile vurmayıp gözlerde anlamlanan bakışlardan alıyorum cüretimi ama aşk duygumuz ne ara bu kadar yozlaşıp yok olmaya yüz tuttu? Mahremiyeti bahane ediyoruz, çocukları bahane ediyoruz, fiziksel görünüşleri, tutumları, gelenekleri, uluortalığı bahane ediyoruz. Sevgiyi paylaşan, aşkı paylaşan insanlara bakış açımız “ayıplardan” oluşan uzuuuuuun bir liste. El ele tutuşan gençleri, birbirini öpen aşıkları, sevgilisinin saçlarını koklayarak öpen adamları, sevdiği adamın dudaklarına sevgiyle buse konduran kadınları, aşkı ayıplıyoruz. Gördüğümüz yerde halihazırda cephe almış biçimde cık cıklamaya hazır parmaklarımız var ama “bu sevgidir, maşallah” diyerek örnek gösteren parmaklarımız yok.

  

O mahremiyetten, çocuklardan bahsedenlere soruyorum kadınlar sokağın ortasında uluorta, altını çizerek söylüyorum ULUORTA, çocuklarının yanında dayak yerken, öldürülürken, şiddet görürken niçin hınçla çıkan sesiniz çıkmadı? Hak etmiştir çünkü, kadın suçludur, erkek haklıdır. Kaba deyimle “kocanın/sevgilinin/dayının/şunun bunun” kadına vurduğu yerde gül biter!

Böyle mi gül bitiyor?

Aşk güzel şey…

İnsan olmayı geçtim canlı olmanın bir kanıtı değil mi sevebilmek? Herhangi bir şeyi sevebilmek, bir insanı sevebilmek, kalbimizi emanet edebilmek? Sevmek ve sevilmeyi hak etmek için neden sertçe çerçevelenmiş kriterlerimiz var? Neden aşkı olduğu gibi, sevgiyi geldiği gibi kabul etmiyor, edemiyoruz?

 

Birbirini seven insanları gördükçe sevinip sevgiyi paylaşacağımıza onları toplumdan ekarte etmeye olan üstün uğraşıların sebebini asla anlayamıyorum. Niye küçük bir sevgi gösterisini büyütüp sanki sokağın ortasında, herkesin önünde şehvet tablosu sergileyeceklermiş gibi gözlerimizi kapatıp kaçıyoruz?

Seksle aşkı birbirine karıştırdığımız dünya düzeninde böylesi sevgi anlarını linçleyen birçokları mevcut, sevgi olmadan aynı yatağa yabancı olarak yatıp sabah olmadan yabancı olarak kalkanlar da… Aşk nerededir? Gözlerde mi? Öpücüklerde mi? Kucaklaşmalarda mı? Yataklarda mı? Bedenlerde mi? Ruhlarda mı? Nerede?

Aşkı ruhsuz bedenlerde soğuk yataklarda arayıp eli boş dönenler mi gerçek sevgiye nefret kusuyorlar yoksa hayatında hiç sevgi görmemiş, bunu ayıp olarak öğrenenler mi bilemiyorum. İkincisiyse eğer sorumun cevabı bu derin bir hüzün yaratır yüreğimin derinliklerinde… Yaralıyız zaten sevgisizlikten.

Aşk bedende değildir, beden aşka teslimse adı seks olmaktan çıkıp sevgiye dönüşür. Yukarıda söylediğim kriterler var ya konu oraya geldi. Bir başka instagram linçlemesi daha sunuyorum. Blogger ve fotoğrafçı olan Jena Kutcher’dan bahsedeceğim. Instagramda kocası Drew Kutcher ile yine mükemmel sevgi anlarını paylaşmışlar. Bu sefer de kriterler devreye girmiş. Jenna’nın kıvrımlı vücuduna yapılan saygısız yorumlar kocasını hak etmediği yönüne kadar uzanmış. Boyutu farkında mısınız? Ne kadar can yakıcı…  Buradan nereye çıkıyoruz?

Kusursuz bedenler aşkı hak eder, iyi bir seks için kusursuz bedenler gerekir.

Sevgi gizlenmelidir. Gösterilirse ayıptır.

HAYIR!

Kusursuz beden diye bir şey varsa herkese göre değişir, aşk çat kapı kalbinizin kapısına bodoslama daldığında ortada kriterler kalmaz. Kalpsiz bir beden aşkı taşımaz, taşıyamaz. Kalpsiz bir bedenle seksten ötesi var mıdır? Bence yoktur. Heykellerin de kusursuz olduğunu ama ruh taşımadığını unutmayın. Seyirlik değil sevgi içindir aşk. Heykeller seyredilir ruhu, kalbi olan bedenler sevilir. Sevginin kriteri yoktur ki… Gerçek sevginin tek şartı dolusunca sevebilecek bir kalp, dopdolu yaşayacak bir ruh…

Sevgi ayıp değildir. Gösterilmelidir. Hem de örnek olarak, parmak ısırtarak, yaşayarak, yaşatarak!

Şuraya küçük bir dörtlük bırakıyorum söz biteyazarken…

Kucaklamalı birbirimizi, seksten uzak sevgiye hep yakın,                                                                                                           El ele tutuşmalı, sevgiyle yıkanmalı ve sevgiyle yanmalı…                                                                                                            İki ruh bir olmalı, seksin adı sevişmeye uzansın,                                                                                                                               Sevmeli sevilmeli, dünya güzelliklere boyansın…

Bülent Şakrak’a kraliçesiyle Ceyda Düvenci’ye sonsuz aşkıyla, Jenna ve Drew’a kriterleri olmayan aşklarıyla ve dünyanın en güzel nimeti olan sevgiyi kalplerinde bir yerde yaşayan yaşatan herkese sevgiyi bir ömür boyu diliyorum. Sevmek güzel şey…

Halkına Küs Bir Diva: Feyruz

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

İsmi bile büyülü Feyruz… Ya da uluslar arası bilinen adı ile Fayrouz…Firuzeden geliyor, İran, Lübnan ve Türkiye’de pek bilinen sevilen bir isim. Hatta firuze taşına rengini veren turkuazdan ötürü “Türk Taşı” bile diyenler vardır. Ancak Lübnan’ın buğulu sesi, Beyrut’un aşkı, ses sanatçısı Feyruz’dan bahsediyorum ben…

Görsel gzt.com adlı siteden alınmıştır.

Devamını Oku

1 2 3 9
Git Yukarı