Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Tag archive

yaşam

HAYATI EN BAŞINDAN YAKALAMAK

Yaşam Tarzı Kategorisinde Tarafından

Hayatlarını ellerinden kaçıran, arkalarında pişmanlık deryası bırakan milyarlarca insan var. Kurdukları hayalleri ölüm döşeğindeyken düşleyen ve halen keşke diyen milyarlarca insan yaşıyor. Milyarlarcası da yatıyor. Hayatlarını başka insanların ideallerine göre şekillendirmiş. Başka insanların hayalleri için yaşanmış bir hayat sizi gelecekte ne kadar mutlu eder?

Walt Disney’in dediği gibi “Eğer hayal edebilirsen, yapabilirsin.”

Sizce Walt Disney bu sözü demek için başarılı olmayı beklemiş midir?  Sanmıyorum, bence her pes edeceğinde inatla bu sözü kendi yüzüne vurmuş ve kendi gücünün farkına varmıştır.

Ya da Arthur Clarke  İnsanoğlunun yapabilecekleri hayal ettikleri ile sınırlıdır.”

Dediğinde ne demek istemiş olabilir?

Bunları düşünmek, hayal kurmak, yeni bir yola çıkmak hiçbir zaman sizi geriye götürmez. Aksine her adımınızda özgür bir siz olursunuz. Keşkelerden uzak, büyük pişmanlıktan uzak hayal ettiğiniz o yaşam belki de bir adım ilerinizde, yapmanız gereken tek şey ilk adımı atmak ve sabırla vazgeçmeden o yolda yürümek.

Belki bu dediklerim size saçma geliyor olabilir. O yol size çok uzakta ya da o yoldan çoktan vazgeçmişte olabilirsiniz. Gelin bu sefer sizle yapılan bir araştırmaya göz atalım. Ve bu araştırmanın size kattıklarını düşünelim.

——————————————————————————————

Avustralyalı bir yoğun bakım hemşiresi Bronnie Ware, palyatif serviste ölümü bekleyen yoğun bakım hastalarıyla 8 yıl boyunca tek başına sohbet ederek, hayattaki en büyük pişmanlıklarını sormuş. Sonuç olarak beş temel pişmanlığın ortak olduğunu anlamış ve bütün bilgileri ” “The Top Five Regrets of the Dying ” adlı kitabına aktarmıştır. Gelin bu 5 pişmanlığı yorumlayalım.

1.Keşke aşırı yoğun çalışmasaydım!

Çoğunlukla erkek bireylerden duyulan bir pişmanlık olduğu yazıyor. Ailesi ile zaman geçiremeyen başkası için tüm zamanını heba ederek sevdiklerini görememek. Onlardan uzak, onlar için kendi hayatını zehir etmek. Bir eldeki parmak sayısını geçmeyen tatilleri düşünmek. Olmayan pişmanlıkları düşlemek, ölüm döşeğinde size neler hissettirirdi hiç düşündünüz mü?

Anlaşılan o ki hayatın sonuna gelindiğinde çalışarak elde edilen başarı, para ve prestij pek bir anlam ifade etmiyor.

Bir elin parmakları ile mutlu anlarınızı saymak mı? Yoksa sayfalar dolu yaşanmışlıklarınızın olduğu bir albüme bakıp tebessüm etmek mi? Bu ikisi arasındaki o çizgi sizin hayalleriniz belirleyecek. Konfor alanınızdan dışarı çıkarak. Geleceğinize adım adım gideceğiniz bir yol bulmak inanın o kadar zor değil. Bu insanlar gibi keşke dememek için şuan ayağa kalkıp yeniden hayal kurarak ölmek üzere olan düşlerinizi canlandırabilir yeniden bir gaye uğruna zor ama mutlu bir yol izleyebilirsin.

 Langston Hughes dediği gibi                                  

“Hayallerinize sıkı sıkıya sarılın. Eğer hayalleriniz ölürse, hayat, kanadı kırık ve uçamayan bir kuşa benzer.”

 

 2.Keşke kendime mutlu olmak için daha fazla fırsat verseydim!

Hayatınızı başkası ne der diyerek yaşarsanız eğer asla mutlu olamazsınız. Başkası ne der diye yaşarsanız kendi istediğiniz hayatı bile yaşamazsınız. Onların istediği hayatı yaşamış onlar gibi birisi olmuşsunuzdur. Kendinize başkasının gözlerinden bakmak yerine kendi gözlerinizden dünyaya bakmayı deneyin. Mutlu olmak için masum bir çocuğun gülüşünü görmek istiyorsanız görün. Ya da bir kuşun kanat seslerinde kaybolmak, esen rüzgârla savrulmak istiyorsanız savrulun. Mutlu olmak için sebep aramaktan vazgeçip kendi mutluluğunuzu yaratın. Geçmişe takılmanız, geleceğe bakmanız için bir engel değil. Hala önünüzde yaşanmamış bir yarınınız var. Önce nasıl yaşamak istediğini bir düşünün. Sonra yaşamak istediğin gibi yaşayın. Ama bu kez kendi yarınınız için gülmeyi sakın unutmayın.

“Mutluluk daima yakınımızdadır. Yakalamak için çoğu zaman elimizi uzatmak yeter. ” 

George Sand

3.Keşke dostlarımla bağımı korusaydım!

Çocukken koştuğun o yollarda duran ayak izleri sadece size ait değil. Hatıra dolu sokaklar ya da oynanan oyunlar sadece sizin değil. En kötü anında karşınızda sizi dinleyen, teselli eden bir duvar değildi. Siz her zaman yalnız başınıza gülmediniz. Tek başınıza yürümediniz. Tek başınıza oturmadınız. Her zaman yanınızda birisi vardı. Sizin omuzlarınızda ki yüke destek olan sizinle koşan, oynayan, gülen, sizi gerçekten dinleyen, size içten değer veren bir dostun olduğunu biliyorsunuz. Peki, onu kaybetmekten hiç korkmuyor musunuz? Bir gün gülerken yanınızda birisinin olmadığını hayal edin. Sizin ufak bir başarınızı bile kimsenin gözüyle görmediğini düşünün, oysaki en efsane anlar dostunuzun şahitlik ettiği anlar değil midir?

Uğruna maniler dizilen en büyük duygu olduğu söylenen, aşkın tek rakibi dostluk değil midir? Dost olmadan yaşanan bir hayat gülmeyi unutmak gibidir. Şaşırdığınızda, ufak bir teselli ettiğinizde ya da çocukluğunuz aklınıza geldiğinde ne yapacağınızı bilmediğinizi bir düşünün?

Bir dostu sizinle büyüdüğü zaman bulursunuz. Anılarınızla, hatıralarınızla hatta rezilliklerinizle karşınızda oturup sizi dinlemeye her zaman hazır olan birisidir dost. Böyle değerli bir insanı hayatınızdan çıkartmak istediğinize emin misiniz?

“Bir dost yeşertmek, bin arkadaş eskitmekten iyidir.” 

UMUT YİĞİTER

4.Keşke hayallerimden vazgeçmeseydim!

Bütün ölüm döşeğindeki insanlar “şuan ki aklım olsaydı” diyor ne kadar çaresizlik içerisinde olduğunu anlamak için bu sözler yeterli. Şuan ki aklını, tamamen başkası için kullanmış bir yaşam, ortak bile olmadığın bir yolda bütün benliğinle başkasının hayali için çalışmak. Gerçekten istediğiniz bu mu?

Şuan nerden başlayacağınızı bilmiyor olabilir hatta hedefiniz, hayaliniz bile olmayabilir. Ama bu yine de hayal kuramayacağınızın anlamına gelmez. Siz yürümek isterseniz hedefiniz yol olur. Tırmanmak isterseniz dağ olur. Siz hayalinizi nasıl kurarsanız yolunuz hep zorlu, engebeli olur. Doğru zamanda doğru hamleler yaparsanız. Zirveye de çıkarsanız. Hayalinizi de yaşarsınız. Yaşadığınız hayatı bir kere yaşayacaksınız. Şuan dümen sizin elinizde, biliyorum bazıları o dümeni asla bırakamayacak. Omuzlarındaki yükler asla izin vermeyecek buna ama o yüke bir çözüm aramadığı sürece o dümen onun elinde olmayacak, sadece emir ile hareket edecek. Gemide kaptan olmak yerine miço olmayı isteyecek. Denize açılmayı göze alan herkes kaptan olabilir. Vazgeçerseniz eğer gelecekte “şuan ki aklım olsaydı” diyecekseniz ama vazgeçmezseniz sadece gülerek geçmişi yâd edeceksiniz.

“Eğer kişi hangi limana yelken açtığını bilmiyorsa, hiçbir rüzgâr işine yaramaz.”

L. Annaeus Seneca

5.Keşke duygularımı ifade etme cesaretini gösterseydim!

Ben bu başlığı ikiye bölüyorum. Birincisi aile özlemi çekenler için ikincisi ise Âşık olanlar

Birincisi için diyeceklerim:

Günümüzde telefonunda anne ya da baba yazmayan insanların acılarına dayanamıyorum. Sadece ağlıyorlar babalarına bir kere seni seviyorum diyemedikleri, annelerine doyasıya sarılıp koklayamadıkları için pişmanlıktan günlerce ağlayan insanlar var. Bir kere annesini görmek için ölebilecek babamın gölgesini görsem yeter diyen insanlar var. Bu konuda pişman olmak için yaşlanıp yatağa düşmenize gerek yok. Empati yapın yapamıyorsanız ellerinizle kulaklarınızı kapatınız. Hiçbir ses gelemeyene kadar bekleyiniz ve öyle yaşamaya çalışınız. Ya da gözlerinizi kapatın babanızın ışığı olmadan en fazla ne kadar gidebilirsiniz. Bir düşünün. Anneniz olmazsa dünyanıza güneş babanız olmaz ise sıcağınıza gölge düşmez. Pişman olmamak için korkmadan sarılın, öpün, koklayın ve sevdiğinizi söyleyin. Mezarlarına bakmaktansa gözlerine bakın…

İkincisi için diyeceklerim:

Bazen kelimeler kursağında gerçekten düğüm olur. O sana bakarken ya da sen resmine bile bakarken konuşamayabilirsin. Ne diyeceğini bilmiyor olabilirsin. Ya da doğru zamanı bekliyor da olabilirsin. Günler, aylar, yıllar olmuş olabilir. Ama o evlenmediği sürece pişman olmayacaksın. Hala zamanın var hala geç değil, sen onu ne kadar sevdiğinin farkındasın ama o senin onu nasıl sevdiğinden bir haber duruyor. Hayatını onun belkisi olmak için yaşıyorsun. Onun seni fark etmesine çabalıyor da olabilirsin. Ama uzak sevmek zordur ve çok tehlikelidir. Çünkü bağımlılık yapar. Sen uzaktan onu kusursuz seversin. Belki dünyadaki tek kusursuz kişi senin için odur. Hatta yanına gitmekten bile korkabilirsin, hayallerini yıkmasın diye.

Belki gelinlikle bile hayal etmeyeceksin gelinliği kirlenmesin diye. Ama gün gelecek bir seni seviyorum bile diyemediğin için oturup ağlayacaksın. İçine kapanacaksın yalnız kalıp sadece onu hayal etmek isteyeceksin ama bir türlü o bilmeyecek. Senin için yanarken, kalbin kavrulurken, o bundan bir haber belki başkası için üzülecek belki yalancı sevgilerde kaybolacak gidecek. Ama sen onun için ağlayacaksın.

Yazıp pişman olmak. Hiçbir şey yazmayıp pişman olmaktan iyidir. En azından bırakın dünyada birisinin onu sevdiğini bilsin. Bu bile gülmesi için bir sebep olabilir onun için. Sadece mutlu olsun yeter demesini bilin. İster uzak ister yakında olsun, ister bir günlük isterse on yıllık. Bütün sevdalar kalpte başlar. Konuşun ki sevdanız kalbinizden aksın sahibine varsın. Siz ikna edemezseniz belki sevginiz ikna eder. Seni seviyorum demek zordur, evet katılıyorum ama diyememek ölüm döşeğinde canınız için değil onun için sizi ağlatır. Ondan vazgeçmek istemiyorsun biliyorum. Bana göre vazgeçme de zaten. Sevda düştüğü kalpten bir yere gitmez. Yaşlansan da onun keşkesi ya da belkisi her zaman içinin bir köşesinde olacak. O yüzden bırak dilin derdini anlatsın. O anlatmasa bile gözlerin onun anlaması için yeterli. Sevmek dünyayı güzel yapan tek şey. Sevdiğin için çok şanslısın o da sevildiği için çok şanslı, bırak bilsin. Söyle ona, zor değil “Seni Seviyorum…”

“Yaptığımız şeyler için duyulan pişmanlık zamanla geçer, ne var ki yapamadığımız şeylere duyulan pişmanlığın çaresi yoktur.”

Sydney J. Harris

 

 Pişman olmamak için yapmamız gereken hayal kurmak ve yapmak. Vazgeçmeyin kimseye kulak asmadan sadece yolunuza bakın dostlarınız, sevdiğiniz yanınızda ise hayalleriniz yarıya ulaşmış demektir. Mutlu insanlar hayallerine ulaşırlar. Mutsuzlar ise karamsarlık çukurunda çırpınırlar. Gülmek için bir sebep, yürümek için bir yolu kendiniz yaratınız.

Bu yazıyı çok sevdiğim bir sözle kapatmak istiyorum

“Kendi hayalleri peşinden koşmayanlar başkasının hayalinin peşinden koşmaya mahkûmdur.”

ANONİM

Kapak resmi

Ekran001- Dizi ve Oyuncu Markalaması

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Yeniden Ekran001 serisinde buluşmaktayız sevgili Eaomag okuyucuları. Umarım iyisinizdir. Bu haftaki yazıda daha önce değinmediğim bir konuya değineceğim. Dizi sektörüne reklam ve tanıtım üzerine kurulmuş bir sektör diyebiliriz. Dizi ve oyunculara marka diyemeyiz fakat isimler her zaman birer marka olabilir.  İsim bir marka için her şey demektir. Nasıl kimsenin anlamadığı, duymadığı bir kelime bir isim marka olamazsa bana kalırsa oyuncular ve diziler de böyle. Neden sadece dizi diyorum çünkü genelde oyuncular oynadıkları filmlerle, tiyatro oyunları ile değil dizilerle anılırlar. Bir dizi, bir oyuncu ne kadar çok duyulursa o kadar çok markalaşır ve büyür. Nasıl ki çok tutmuş bir dizi en başta doğru pazarlamanın ve doğru yapılan bir işin (senaryo yazımı, oyunculuk, yönetmenlik,..) eseri ise tanınmış bir oyuncu da hem yeteneğin hem çalışkanlığın hem de kendini kitlesine doğru tanıtmasının sonucunda başarılı olur ve ismi marka haline gelir. Hepimizin duyduğu bir takım söylemler vardır; “O varsa izlerim!” , “O diziye kim girse izlenir!”, ” O dizi kaç sezon sürerse sürsün izlerim!” , “Bu dizide bu adam oynamalı!” gibi. Aslında hepsi seyircinin duyduğu ismi tanımasından ve o isme karşı duyduğu güven sayesinde. İşte marka olmak da böyle bir şey.

İsmin yapıtaşını oluşturduğu bu düzende tek başına isim yeterli değil tabii ki. Önemli olan diğer unsurlar ise kendini doğru tanıtabilme, hedef kitleyi iyi tanımak ve beklentilerine karşılık verebilmek. Nasıl ki markalar faaliyetleri için müşteri kitlesini ve beklentilerini doğru analiz etmeye çalışıyorsa diziler ve oyuncular da izleyicisini analiz etmeli. Fakat bazen bu analizlerden genellikle biz ne versek izlerler sonucu çıkıyor. Fakat doğru olan yalnızca beklentileri karşılamak değil, beklenenlerin üzerine çıkabilmek ve hep yeniyi bulmaya çalışmak. İzleyici veya hedef kitle bir format izliyor diye hep aynı formatta proje üretmek bir noktadan sonra işe yaramaz. Nasıl ki her marka kendini rakipleriyle rekabet edebilmek için güncelliyorsa dizi sektörü de böyle yapmalı. Bu sorun sektörün en temel sorunlarından birisi. Diğer bir sorun ise kariyer yönetememe. Bir çok oyuncu mesleğine başlarken proje seçimleri ile kendine bir imaj yaratır. Bu imaj bazen ciddiye alınır bazen de alınmaz. Genellikle kariyerini yalnızca para kazanmak için kuran ve seçim yapmadan gelen tüm teklifleri kabul eden oyuncular başarısız bir imaj oluşturur. Proje seçimlerinde titiz davranan ve kaliteli iş peşinde olan mesleğini seven oyuncular ise idealist bir imaj çizer. Bu durum seyircilerine de mutlaka yansır. Çünkü imaj, beraberinde güveni getirir. Tam da bu noktada oyuncu isimleri birer markaya dönüşür, beraberinde dizilerinin imajını da şekillendirir.

Yani anlayacağınız imaj da çok önemli kilit bir nokta sevgili okuyucu. Benim merak ettiğim ve anlamak istediğim bir nokta var oda oyuncuları doğru menajerler mi yönlendiriyor? Y ada nasıl yönlendiriliyorlar veya bazı oyuncular da hiç menajerine danışmadan teklifi kabul mu ediyor? Neden soruyorum çünkü çok ilginç kariyer yönetimlerine şahit oluyorum ve her geçen gün daha çok şaşırıp sektörü anlamaya çalışıyorum. Bir kaç oyuncu var ki yaz dizilerinden başka dizilerde göremediğimiz kimi oyuncu var düşük reytingli diziye sonradan dahil olan yada sürekli dram dizisi seçip insanları kedere boğan.. Para kazanayım derdinden bulduğu her diziye giren ve erken finali kaçınılmaz olan oyuncularımız da yok değil. Ya da ben her şeye stratejik gözle bakıyorum bilemiyorum. Fakat bakılmadığı zaman ortaya ciddiye almayan bir seyirci grubu çıkıyor, acımasız eleştiriler de cabası.. Bana diyeceksiniz ki kolay mı bu sektör.. Elbette ki değil fakat dizi ihracatında dünyada ilk sıralarda olan bir ülkede olduğumuza göre dikkat edilse güzel olur sanki.

Bana göre utanç duyulması gereken ve imajı son derece kötü etkileyen başka bir konu ise dizilerdeki cinsiyetçilik, toplumsal dayatmalar, baskı altındaki kadınlar.. Bizim gibi bir ülkenin başarılı olduğu dizilerinin böyle anılması doğru mu? Kadına şiddet uygulayan erkek karakterler, töre cinayetleri, bekaret kontrolü gibi tarifi mümkün olmayan çirkinlikteki bu konular hala işlenmeye neden devam ediliyor? Daha da önemlisi bunların yapılmasına en başta yapımcılar neden müdahil oluyor? Her yıl fuarlarda gösterilen, yurt dışı satışları sayesinde sezonlar boyu devam eden işler neden böyle konular içeriyor, neden yaratıcı değiliz? İşin kötüsü böyle projelerde oynamayı kabul eden oyuncular nelere sebep olacaklarının farkında değil.. Kitlenize böyle dizileri layık görüyorsanız orasını bilemem. Amacınız böyle konularla farkındalıksa eğer zaten çok yanlış yerdesiniz. Ama diyorsanız ki ben ismimin lekelenmesinden hoşlanıyorum bir oyuncu olarak marka değerimi düşürmek hoşuma gidiyor, diziyi de umursamıyorum ben parama bakarım, buyurun o zaman sahne sizin.. Hatırlatayım saygı alınan bir eşya değil, kazanılan bir statü..

Yazımı bitirirken bana soracak olursanız doğru dizi markalaması hikayenin izleyicisini ne kadar kazandığıdır. Yani bence en önemli unsur hikayedir. Hikaye aslında bir beklentidir. İzleyici hem kendi hayatından hem de ulaşmak isteyip ulaşamadığı hayatlardan kesitler görmek ister fakat hiç tanımadığı bilmediği hayatlar değil. Oyuncu içinse seçtiği projeler imajın büyük kısmını oluşturur. Çünkü oyunculuk zaten içinden bir karakter çıkarmak, yaratmak, kendinden katmak değil midir? Yada insanı insana insanca anlatmak? İşte bu yüzden değerleri olan, insanlığa bir şeyler katan karakterler çok kıymetli onları oynayan oyuncular ve oluşturdukları güvene dayalı imaj da. Anlatmak belki kolay ama ders vermek çok daha kıymetli ve zordur. Hele ki verilen ders toplum nezdinde yer buluyorsa.. Ama asıl mesele iyi insan olmak. Oyuncu iyi insan olmalı, empati kurabilmeli, duyguları yoğun yaşayabilmeli bize de aktarabilmeli.

Çok konuştum, elbette ki işin ehli değilim fakat bu konular hakkında konuşmayı çok seviyorum ve biliyorsunuz ki bu seri bunun için var. Hep söylerim sevgi diye. İçinden sevgi geçen, geçirilebilen her şey güzeldir. Bu her işte böyle. Sevgiyle kalmak sözü bu nedenle çok hoşuma gidiyor, hep de böyle bitirmek istiyorum yazdığım yazıları.

Dünya kalbinde sevgi barındıran insanlar hatırına döner ve sevgi yapılan her işi güzelleştirir, en güzel imaj da insan da içinde sevgi olandır. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere!

Yosunlardan Vegan Kozmetikler Mümkün Mü?

Moda Kategorisinde Tarafından

Vegan ürünler günümüzün sıklıkla kullanılan ürünleri haline geldi. Özellikle hayvansal ürünlerin eldesinde, maalesef, hayvanların kötü yaşam şartları altında bulunması, endüstriyel üretimlerin artan talebi karşılamak için yaptığı hamlelerin etik olarak zalim görülmesi, iklim değişikliği, kaynakların hızlı tükenmesi gibi konular toplumları daha çevreci, sürdürülebilir ve acımasız üretim tekniklerinin terk edilmesi açısından teşvik edici olmuştur. Hem bireysel hem de hükûmetlerin destekleri sayesinde de hayvanların yer aldığı ürünlerin sayılarının azaltılması, mümkünse tamamen ortadan kaldırılması, kozmetik ürünlerden tutun da gıda ve ilaç endüstrilerinde hayvan testleri yerine bilgisayar destekli testlerin uygulamaya konması gibi dönüşümler ile hayvanlara verdiğimiz hasarı azaltmak, mümkünse değiştirmek ve daha sürdürülebilir ve barışçıl çözülmeler üretmek adına yapıcı adımlar atılmıştır. Ancak bu yeterli midir? Bizler etiket okumada, tercih ettiğimiz ürünlerin kaynaklarının  nasıl ve nereden geldiğini takip etme konusunda ne derece bilgi ve tecrübeye sahibiz?

Kozmetikte yosunlara (alg) geçmeden önce iki farklı kavrama açıklık getirmekte fayda var. Vegan ve “cruelty free” kavramları birbirleriyle sıklıkla karıştırılan iki terim… Vegan ürünler içerisinde hiçbir şekilde hayvansal ögeler içermeyen ürünlerdir ancak her vegan ürün de hayvan testleri yapılmayan  “cruelty free” ürünler anlamana gelmemektedir. Bir ürün vegan olsa dahi yine de hayvan testlerine tabii tutulabilir. “Cruelty free” ürünler ise hayvansal ürünler içerse de hayvan testleri yapılmayan ürünlerdir. Bir kaç ay önce Ricky Gervais, Zac Efron, ve Taika Waititi gibi sanatçıların Ralph isimli bir deney tavşanının hayat hikayesini anlattığı kısa animasyon filminde  deney hayvanlarına ne gibi testler yapıldığını görmüş ve “Save Ralph” etiketi ile hayvan testlerinin acı gerçeğini de bir şekilde gözler önüne sermeye çalışan bu yapımla biraz daha konuyu anlamıştık. Kaldığımız yerden devam edecek olursak, “Cruelty-free” ürünlerde de market raflarında bulunan son ürün hayvan testlerine tabii tutulmasa da ürün içerisinde yer alan bir takım maddeler hayvan testlerine tabii tutulabilir. Bu yüzden eğer hem vegan hem de “cruelty free” ürün arıyorsak etiketleri iyice okumamız, aynı zamanda markaların test ve üretim politikaları hakkında bilgi sahibi olmak adına araştırma yapmamız gerekebilir.

Bu kadar teknik bilgiden sonra biraz da alglerden bahsedelim… Algler gerçekten vegan kozmetik ürünlerin sürdürülebilir üretimini sağlayabilir mi? Bunun cevabı ise “EVET”. Alglerin endüstriyel üretimleri 1950’li yıllarda başlamış olsa da pek çok kaynakta Mısır ve Aztek uygarlıklarının, Asya kültürlerinin algleri kozmetik olarak kullandığının kayıtları mevcuttur. Yüz maskesinden, yara iyileştirici kremlere, saç bakım ürünlerinden renkli kozmetik ürünlere kadar bu uygarlıklar algleri güzellik ve estetik konularında sıklıkla kullanmışlardır. Antik Roma’da algler yanık ve deri hastalıkları tedavisinde kullanılırken, Mısır’da göğüs kanseri tedavisinde kullanıldığına dair kayıtlar da mevcuttur. Antik Mezopotamya da kırmızı ve kahverengi yosunlar dudak renklendiricisi ve allık olarak kullanılmıştır. Afrodit’in deniz yosunları içeren banyo suları ile yıkandığı rivayet edilmektedir. Ayurvedik terapi kürleri olarak da yosunların kullanıldığı bilinmektedir.  Yosunların kozmetik kullanımları o kadar yaygındır ki “Thalassotherapy” adı verilen bir terapi tekniği de mevcuttur.  O zamanlar su kaynaklarından toplama yoluyla elde edilen algler, endüstrinin gelişmesiyle de ticari olarak daha sistematik bir şekilde üretilmeye başlanmıştır.

Simdi alglerden elde edilen hangi maddelerin vegan kozmetik ürünlerine dahil olduğunu inceleyelim.

  • Yağ asitleri: Aslında omega 3-6 gibi esansiyel yağ asitlerinin sucul çevrelerde ana üreticileri yosunlardır. Balıklar yosunlarla beslendiği için omega 3-6 gibi yağ asitlerini içermektedir. Omega 3 ve diğer yağ asitlerinin dahil olduğu nemlendirici krem ve serumlar alglerden elde edilebilir. Ayrıca içerdikleri yağ asitleri nedeniyle de sabun, şampuan gibi hijyen ürünlerinin de alglerden üretilme potansiyeli yüksektir. Bu sayede ağır balık kokusu da giderilmiş olur ki bir çok insan balık yağlarını kokusu nedeniyle tercih etmemektedir. Balıklar denizlerdeki artan kirlilik nedeniyle ağır metal toksisitesi yaratabilmektedir. Bu yüzden kontrollü sucul koşullarda üretilen yosunlardan elde edilen yağların daha güvenilir olduğu bilinmektedir.
  • Squalen: Güçlü bir antioksidan ve nemlendirici olan squalen de aslında bir tür yağ asididir. Kozmetik ürünlerde nemlendirici, güneş koruyucu, anti-aging, antioksidan gibi özellikleri nedeniyle tercih edilmektedir. Krem, serum, ve dudak parlatıcısı/ nemlendiricisi gibi ürünlerde ve güneş kremlerinde yer almaktadır.  Squalen köpek balığı karaciğerinden elde edilmektedir ve her yıl milyonlarca köpek balığı kozmetik ve estetik endüstrisi için katledilmektedir.Köpek balığı karaciğerine alternatif olarak bitkilerden de elde edilen squalen aynı zamanlarda alglerden de sağlanmaktadır. Yıllık üretim kapasitesi ve kaynak tüketimi hesaplandığında ise alglerden elde edilen squalen üretim ve kullanımının yaygınlaşması ile de neticesinde köpek  balıklarının korunması mümkün olacaktır. Dove, Sunsilk, Vaseline, L’Oreal, Lush, Lancome, Unilver, Soft & Dri, Clarins, Sisley gibi markalar ürünlerinde köpek balığı içeren maddelerin kullanımını durdurmuştur.
  • Antioksidan bileşenler: Algler fotosentetik organizmalar olduğu için yapılanda fotosenteze bağlı olarak çok fazla renkli pigment bulundurmaktadır. Bunların başında turuncu lutein, kırmızı astaksantin, yeşil klorofil, turuncu-kahverengi fukoksantindir. Hem renkli olmaları hem de antioksidan, antikanser, anti-enflamatuvar özellikleri nedeniyle kozmetik kremlerde, renkli kozmetik ürünlerinde kullanılmaya başlanmışlardır. Maske, serum, krem, losyon, ruj gibi hem kozmetik hem de dermokozmetik ürünlerde kullanılmaktadır. Özellikle antioksidan yapıları sayesinde güneş koruyucu ürünler ve topikal kozmetiklerde kullanımının yaygınlaşması estetik kozmetik ürünlerinin fonksiyonlarını arttırıcı niteliktedir.  
  • Fikosiyanin: Mavi bir pigment olan fikosiyanini belki de smoothielerden ve Spirulina adi verilen gıda takviyesinden tanıyor olabiliriz. Hatta tasarım şaraplar kategorisinde mavi şarap üretiminde de kullanılmıştır. Göz alıcı mavi rengi nedeniyle renkli kozmetik ürünlerinde, sac boyalarında, far ve rujlarda kullanılmaya başlanan bu pigment aynı zamanda deride yer alan orantısız renk değişimlerini de düzenlemektedir. Henüz cilt pigmentasyon kusurları ile alakalı fikosiyanin içeren bir urun bulunmasa da önümüzdeki yıllarda raflarda görmeye başlayacağımız kanısındayım.
  • Güneş koruyucu maddeler: Mikosporin benzeri amino asitler adı verilen ve siyabobakteri dediğimiz alt alg grubuna ait olan bu bileşikler oldukça güçlü güneş koruyucu özeliklere sahiptir. Ayrıca mikroplastik vb. yapıda olmadıkları için de güneş kremlerinde kullanıldıklarında çevreyi kirletici özellikte de değillerdir. Zararlı UV ısınlarını engelleyen bu ürünler erken yaslanma, deri kanseri ve diğer cilt kusurlarının önlenmesini sağlamaktadır.
  • Polisakkaritler: Karbonhidrat grubundan olan bu bileşikler arasında agar, agar agar, karagenan, sülfatlı polisakkaritler, fukoidan gibi polisakkaritler bulunmaktadır. Paraben, silikon gibi maddelere alternatif olarak kullanılabilecek bu ürünler yüksek nemlendirme ve su tutma kapasitesine sahiplerdir. Ayrıca stabilize edici ve kıvam verici olarak da polietilen glikol yerine kullanılmaktadırlar.

Gelelim vegan algal kozmetik ürünler üreten markalara…

Algenist: Listenin başında yer alan Algenist, kendisini tamamen alg temelli 100% vegan kozmetik ürünler üretmeye adamış bir marka. Alguronik asit adını verdikleri ve patentli bileşeni ve vegan kolajen ile fonksiyonel vegan kozmetik ürünlerinde çağ atlamış bir marka…

Osea: Vegan ve cruelty-free olan bu marka, 100 yıl öncesinde bir kiropraktor olan bir büyükannenin hikayesiyle başlıyor. Holistik şifa yöntemlerini benimseyen bu aile, yıllar sonra Osea markasını kurarak yosunlardan elde ettikleri ürünleri bizlerle buluşturuyor.

Dalton Marine Cosmetics: Tamamen vegan olmasa da Algae Skinfood koleksiyonu ile sunduğu kozmetik urunler 100% vegan ve algal ürünlerden elde edilmiştir.

Shiseido: Dünyaca taninmiş Japon kozmetik markası olan Shiseido da patentli Stemlan-173 maddesi içeren ve alglerden elde edilen bir anti-aging urun ile deri tabaksını koruyan, kok hücreleri güçlendiren ve canlılık veren bir formüle sahiptir.

Loreal Paris: Kırmızı alg ekstresi içeren kil maskesi ile cildi canlandırdığını ve peeling etkisi yaptığını iddia ettikleri bir ürün ile raflarda yer almaktadır.

Innisfree: Güney Kore’nin meşhur kozmetik markası olan Innisfree, algal ekstreler içeren bir dudak peeling ürününe sahiptir. Aynı zamanda algal bileşenler içeren maske ve nemlendiricileri de bulunmaktadır.

Missha: Yine Güney Kore kozmetik devlerinden birisi olan Missha, Kırmızı alg koleksiyonu ile Kore’nin geleneksel fermentasyon tekniklerini uygulayarak elde ettikleri bu seri de esans, losyon, serum ve krem gibi ürünler mevcuttur.

Bunun gibi örnekler dışında; selulit giderici, cilt sıkılaştırıcı, çatlak giderici, deri renginin tonlayıcı, nemlendirici pek çok algal ürün de kozmetik raflarında bulunmaktadır. Ancak en sık rastladığımız ve her bütçeden insanin ulaşabileceği algal kozmetik ürünlerin başında sanıyorum yüz maskeleri geliyor. Özellikle detoks etkisi yaratan, cildi sıkılaştıran, beyazlatan ve nemlendiren maskeler algal eksteler ile desteklenerek hem cildin kolajen yapısını sıkılaştırıyor hem de gözenekleri temizleyerek kaybettiğimiz mineralleri cildimize yüklüyor.

Denizden gelen ve aslında milyonlarca yıldır var olan alglerin kozmetikte önemi antik uygarlıklarca keşfedilmiş, bir şekilde zaman içerisinde unutulmuştur. Ancak artan kaynak tüketimi ile de yeniden kendilerini bize hatırlatmaya başlayan alglerin kozmetikte kullanımının giderek artacağı kanısındayım.  Sizler ne düşünürsünüz?

Sevmek Güzel Şey…

Yaşam Tarzı Kategorisinde Tarafından

Selamlar efendim! Sizleri özledim, hem de çok sizin de bu kaçık yazarı özlediğinizi hissede”biliyorum” 😀 ♥ Hoşbeş bitmeden söyleyeyim anime yazı dizisi henüz bitmedi. Bitmeden önce birkaç durağımız daha var, oralarda da durduktan sonra son durağa varıp bu rengarenk yolculuğu sonlandıracağız ama biraz es verelim o arada, değil mi?

Biraz eleştiri, çokça sevgiyle geldim size.

Gelin bakalım…

Bu yazımızın hikayesinin noktasını 1997 yılında Türkiye Güzeli seçilen sevgili Ceyda Düvenci ve sevdiği adam Bülent Şakrak koydu. Evet yanlış okumadınız, bu güzel çift noktayı koydu. O noktanın öncesine götüreceğim siz değerli okurlarımızı ama önce noktanın içini kısaca bir açalım. Konu şu, Ceyda Düvenci’nin şahsi instagram sayfasında paylaştığı muhteşem kare. Buraya kadar bir sorun yok. Altındaki yorumlar ise noktanın içini oluşturan çürümüş zihniyetin üzücü mahsulleri. Dileyen Ceyda Düvenci’nin sayfasına girip bakabilir. Birbirini çok seven, aşık iki insanın, kaç yaşına gelmiş, evli çocuklu insanın öpücük fotoğrafının altında aşka yaraşmayan yorumlar, onları kınayan, negatif yönde eleştiren, belki de acıtan yorumlar…

Burada beynimdeki ışık hızla yanıp sönerek “DUR YA, BURADA BİR YANLIŞLIK VAR!” sinyali verdi. Toplumsal olarak aşka ve sekse bakış açımızı irdeleme ihtiyacı hissettim, duramadım buralara taşındım, karşınızda çan çan çene çalıyorum görüyorsunuz! 😀

Twitter malumunuz yediden yetmişe kullanılan sosyal bir günlük halinde artık. En büyük kaynaklarımdan biri de twitter oldu, instagramdan sonra. Binlerce tanımadığım insandan, binlerce sessiz haykırıştan, dile vurmayıp gözlerde anlamlanan bakışlardan alıyorum cüretimi ama aşk duygumuz ne ara bu kadar yozlaşıp yok olmaya yüz tuttu? Mahremiyeti bahane ediyoruz, çocukları bahane ediyoruz, fiziksel görünüşleri, tutumları, gelenekleri, uluortalığı bahane ediyoruz. Sevgiyi paylaşan, aşkı paylaşan insanlara bakış açımız “ayıplardan” oluşan uzuuuuuun bir liste. El ele tutuşan gençleri, birbirini öpen aşıkları, sevgilisinin saçlarını koklayarak öpen adamları, sevdiği adamın dudaklarına sevgiyle buse konduran kadınları, aşkı ayıplıyoruz. Gördüğümüz yerde halihazırda cephe almış biçimde cık cıklamaya hazır parmaklarımız var ama “bu sevgidir, maşallah” diyerek örnek gösteren parmaklarımız yok.

  

O mahremiyetten, çocuklardan bahsedenlere soruyorum kadınlar sokağın ortasında uluorta, altını çizerek söylüyorum ULUORTA, çocuklarının yanında dayak yerken, öldürülürken, şiddet görürken niçin hınçla çıkan sesiniz çıkmadı? Hak etmiştir çünkü, kadın suçludur, erkek haklıdır. Kaba deyimle “kocanın/sevgilinin/dayının/şunun bunun” kadına vurduğu yerde gül biter!

Böyle mi gül bitiyor?

Aşk güzel şey…

İnsan olmayı geçtim canlı olmanın bir kanıtı değil mi sevebilmek? Herhangi bir şeyi sevebilmek, bir insanı sevebilmek, kalbimizi emanet edebilmek? Sevmek ve sevilmeyi hak etmek için neden sertçe çerçevelenmiş kriterlerimiz var? Neden aşkı olduğu gibi, sevgiyi geldiği gibi kabul etmiyor, edemiyoruz?

 

Birbirini seven insanları gördükçe sevinip sevgiyi paylaşacağımıza onları toplumdan ekarte etmeye olan üstün uğraşıların sebebini asla anlayamıyorum. Niye küçük bir sevgi gösterisini büyütüp sanki sokağın ortasında, herkesin önünde şehvet tablosu sergileyeceklermiş gibi gözlerimizi kapatıp kaçıyoruz?

Seksle aşkı birbirine karıştırdığımız dünya düzeninde böylesi sevgi anlarını linçleyen birçokları mevcut, sevgi olmadan aynı yatağa yabancı olarak yatıp sabah olmadan yabancı olarak kalkanlar da… Aşk nerededir? Gözlerde mi? Öpücüklerde mi? Kucaklaşmalarda mı? Yataklarda mı? Bedenlerde mi? Ruhlarda mı? Nerede?

Aşkı ruhsuz bedenlerde soğuk yataklarda arayıp eli boş dönenler mi gerçek sevgiye nefret kusuyorlar yoksa hayatında hiç sevgi görmemiş, bunu ayıp olarak öğrenenler mi bilemiyorum. İkincisiyse eğer sorumun cevabı bu derin bir hüzün yaratır yüreğimin derinliklerinde… Yaralıyız zaten sevgisizlikten.

Aşk bedende değildir, beden aşka teslimse adı seks olmaktan çıkıp sevgiye dönüşür. Yukarıda söylediğim kriterler var ya konu oraya geldi. Bir başka instagram linçlemesi daha sunuyorum. Blogger ve fotoğrafçı olan Jena Kutcher’dan bahsedeceğim. Instagramda kocası Drew Kutcher ile yine mükemmel sevgi anlarını paylaşmışlar. Bu sefer de kriterler devreye girmiş. Jenna’nın kıvrımlı vücuduna yapılan saygısız yorumlar kocasını hak etmediği yönüne kadar uzanmış. Boyutu farkında mısınız? Ne kadar can yakıcı…  Buradan nereye çıkıyoruz?

Kusursuz bedenler aşkı hak eder, iyi bir seks için kusursuz bedenler gerekir.

Sevgi gizlenmelidir. Gösterilirse ayıptır.

HAYIR!

Kusursuz beden diye bir şey varsa herkese göre değişir, aşk çat kapı kalbinizin kapısına bodoslama daldığında ortada kriterler kalmaz. Kalpsiz bir beden aşkı taşımaz, taşıyamaz. Kalpsiz bir bedenle seksten ötesi var mıdır? Bence yoktur. Heykellerin de kusursuz olduğunu ama ruh taşımadığını unutmayın. Seyirlik değil sevgi içindir aşk. Heykeller seyredilir ruhu, kalbi olan bedenler sevilir. Sevginin kriteri yoktur ki… Gerçek sevginin tek şartı dolusunca sevebilecek bir kalp, dopdolu yaşayacak bir ruh…

Sevgi ayıp değildir. Gösterilmelidir. Hem de örnek olarak, parmak ısırtarak, yaşayarak, yaşatarak!

Şuraya küçük bir dörtlük bırakıyorum söz biteyazarken…

Kucaklamalı birbirimizi, seksten uzak sevgiye hep yakın,                                                                                                           El ele tutuşmalı, sevgiyle yıkanmalı ve sevgiyle yanmalı…                                                                                                            İki ruh bir olmalı, seksin adı sevişmeye uzansın,                                                                                                                               Sevmeli sevilmeli, dünya güzelliklere boyansın…

Bülent Şakrak’a kraliçesiyle Ceyda Düvenci’ye sonsuz aşkıyla, Jenna ve Drew’a kriterleri olmayan aşklarıyla ve dünyanın en güzel nimeti olan sevgiyi kalplerinde bir yerde yaşayan yaşatan herkese sevgiyi bir ömür boyu diliyorum. Sevmek güzel şey…

Certified Copy

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Hayatlarımızı ideal olan uğruna harap etmekten daha aptalca bir şey var mı?

Devamını Oku

Boşluklardan Büyüyüş

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Zamanında çok değer verdiğim bir yakınım bana ‘Her insanla tanışmanın bir anlamı vardır,  zaman içinde onunla olumsuz bir şey yaşamış da olsan, en sonunda kendini suçlayıcı sorular soracak hale de getirse seni, yollarının kesiştiği her insanın sende yaratacağı bir değer olacaktır,’ demişti. Devamını Oku

Nedir Cosplay?

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Anime serisinin üçüncü yazısından herkese selamlar efendim! Nasılsınız? İyi olduğunuzu hissedebiliyorum ve size buradan kucak dolusu sevgiler gönderiyorum ♥♥♥ Devamını Oku

Ekran001 – Clubhouse Ünlüleri

Magazin Kategorisinde Tarafından

Sevgili EAOMAG okurları, yine Ekran001 serisinde sizlerle buluşuyorum. Ekran001’in bu haftaki konusu Clubhouse ünlüleri. Devamını Oku

Bir On Bin Adım meselesi

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Çok değerli EAOMAG okurları, bugün son zamanların popüler dijital platformu GAİN için hazırlanan dünya tatlısı 10 bin adım dizisini konuşacağız. Devamını Oku

A Bout De Souffle

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

“Keder ile hiçbir şey arasında tercih yapacak olsam, kederi seçerdim.” Devamını Oku

1 2 3 6
Git Yukarı