Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Mondrian’ın Gerçekliğine Giriş

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Sanatçı algıladığı doğa parçasını zihninde yeniden oluşturmak için önce parçalamalı, sonra yeniden sınıflandırmalıdır

 -İpşiroğlu

Her içeriğe, belki içeriğin özeti olabilecek veya çıkış noktam mahiyetinde bir sözle başladığım için kendimi özlü sözler kitabı gibi hissetmeye başladım…

Mazhar Şevket İprişoğlu bu yargıyı Mehmet Siyah Kalem için vermiş. Ama doğa ve parçalama ifadelerini görünce aklımda canlanan isim bambaşka oldu haliyle. Evet, bu içerikte doğayı kendi doğrularıyla birleştirirken teolojiden, felsefeden yararlanarak kendi soyut gerçekliğini inşa eden Mondrian’dan konuşacağız. Mondrian’ın bir ağaç imgesiyle nasıl harikalar yarattığından bahsetmeden önce bu içeriğin biraz başlangıç seviyesinde olduğunun da altını çizmek isterim. Temelden, Platon ve Hegel’den alıyoruz çıkışımızı. Konunun bir sonraki basamağı olan Fenemenoloji’yi; hem daha derinlemesine bir okuma yapmak isteyenler, hem de benzer ve farklı yönleri daha iyi kavrayabilmek isteyenler için sadece okuma önerisi olarak bırakıyorum.

Mondrian’la ilk karşılaştığımda kendimi duvara toslamış gibi hissetmiştim. Aynı zamanda, resim canlansa bu dünyadaki yeri belli gibiydi. Bu dünyaya aitti. Bunu belki De Stilj akımının etkisiyle, belki Bauhaus ekolünün faydacı yaklaşımından ötürü düşünmüş de olabilirim. Mondrian, eserlerinde zamanla öyle soyutlamalar yapmaya başlıyor ki, o soyutlama, artık resmin kendi gerçekliği oluyor. Bu dünyaya kendi ayaklarıyla basıyor ve dünyayla ilişiği kesilmiş oluyor. Bu dünyaya ayak basan her şey gibi o da mükemmellikten fersah fersah uzakta kalıyor.

The Red Tree, 1908

Bu “uzaklık” Platon’un meşhur İdealar Evreni kuramına dayanıyor haliyle. Kusursuz bir teoloji eğitimi sayesinde dünyanın ‘mükemmelin özü’ olmadığıyla çok erken tanışan Mondrian, aradığı öze ilişkin Platon’dan Hegel’den çokça görüş almış ve muhakkak ki bu dünyanın görüngülerden ibaret olduğuna inanmış. Platon’un yaklaşık MÖ 400’lere tarihlendirilebilecek bu anlayışı; gözümüzle gördüğümüz, bu dünyadaki her şeyin birer kopyadan ibaret olduğu inancına dayanır. Her şeyin en yüce ve en iyisi tektir ve bu dünyaya ait değildir. Bu dünyada gördüğümüz, bu örnek gibi bir ağaç olsun, idealardan payını aldığı ölçüde meyve veren, büyüyen, güzellikler saçan bir ağaçtır. Görüngüler Dünyası’na inen her şey mutlaka az ya da çok idealardan pay almıştır. Payın miktarına göre dünyadaki yaşamının niteliği belirlenir. Ama öz olarak hepsi o ‘ağaç ideası’na aittir.

The Gray Tree, 1911

Platon ve Hegel’in estetik anlayışları temellendirmeden önce Estetik konusuna biraz daha değinmek isterim; Estetik sözcüğü etimolojik kökenini, Yunanca “duyum”, “algı” anlamlarına gelen “aisthesis” sözcüğünden gelir. Estetik bu bağlamda felsefede duyum ya da algı teorisi anlamında da kullanılmıştır. Zaman içerisinde Alman idealizminin etkisiyle “sanat felsefesi” olarak anılmaya başlanmıştır.

Her oluşun tikel ve göreli akışına bırakılması, normların doğal gerçeklik zemininde gözden düşürülmesine karşın, felsefe tarihindeki ilk idealist tepkiler ortaya çıkmaya başlamıştır. Estetik alanında da öznel ve nesnel bakış açılarına sahip teoriler kendilerini belli etmeye başlamış, öznel bir perspektife sahip filozoflara karşın idealist ve rasyonalist geleneğin genel olarak bireysel öznelliği aşan bir estetik anlayışın savunulduğu da görülmektedir. Bu idealist ve rasyonalist geleneğin bazı önemli temsilcilerine Platon, Kant ve Hegel’i örnek verilebiliriz. Platon, bireysel güzelliklerin gelip geçici ve sonlu olduğunu belirtir. Evrensel‘e ulaşmak birincil önceliğimiz olmalıdır. Dikey karşısında yatay, tikel karşında evrensel, ideal karşısında maddi olan vurgulanır. İdeal olan ile duyulur olanın ilişkileri, olması gereken ile olanın ilişkileri gibi düşünülmemelidir çünkü Platon için ideal olan yalnızca olması gereken ütopik bir öte dünyayı anlatmaz. İdeal olan asıl varlık alanına işaret eder. Hegel’in felsefesinde ise sanat, evrensel doğruluğun duyulur bir biçimde yani estetik bir tarzda, ifade edilmesidir.

The Flowerıng Apple Tree, 1912

Hegel kendi idealizmini idealist geleneğin doruğu olarak görür ve ‘mutlak idealizm’ olarak adlandırır. ‘Mutlak’ kavramı Hegelci terminoloji açısından ‘sonsuz evrensel doğruluk’ olarak anlaşılabilir. Bu anlamda Hegelci idealizm bağlamında idea ve ideal doğruluk, sonsuz ve evrensel bir belirleyicilik ile karşımıza çıkar.

Mondrian, tekil ağaç deneyimlerinden hareketle, tüm bu yaşantı akışında değişmeden kalan ‘ağaç özünü’ ortaya çıkarmaya çalışır. Evrensel‘e ulaşmaya çalışır. Bu açıdan eserlerinin kronolojik diziliminde ilineksel nitelikleri soyutlar, nesnel varoluşunu gittikçe indirger. Her ağaçta ortak olmayan özelliklerden bir bir kurtulur. Mondrian bu edimini şu şekilde ifade eder:

“Doğa, bana ilham veriyor, bende bir şey yapmak için dürtü uyandırıyor ama ben gerçeğe olabildiğince yakından ele almak istiyorum. Bu nedenle ben şeylerin özüne ulaşana kadar her şey soyutlanmalı!”*

Tableau No. 3,Composıtıon ın Oval, 1913

Bahsettiğimiz gibi Platon’nun İdealar Evreni kusursuz dünyadır, tabiri caizse Mondrian dilinde ‘çemberdir’ orada her şey. Bir özden çıkıp ona geri döner. İşte Mondrian, sanki bu ağaçların, birer görüngü olduğunu bize hatırlatırcasına “evren yatay ve dikey çizgilerden oluşur” der. Burada gördüğümüz ağaç ‘öz’ün bir kopyasıdır onun için mükemmellikten uzaktır. Dünya ki hiçbir şey çemberin mükemmelliğine layık değildir, bu evrenden tuvale yansıyan hiçbir imge için eğri çizgiler kullanılamaz. Burada felsefenin kimi filozoflarca “hakikate, öze ulaşma aracı” olarak alenen resmileştirilmiş olduğunu da eklemek gerekir.

Composıtıon ın Color A, 1917

Mondrain’ı, soyut sanatın diğer büyük temsilcilerinden olan Maleviç ve Kandinsky’den ayıran en büyük fark bence daha plastik, daha öznel nesnelliğe sahip, ruhani** olandan olabildiğince uzak duruşudur. O kadar ki seçtiği renkler en ham, en homojen kıvamda kullanılıyor. Kandinsky’de yaşanan “tavşan deliğinden düşme” hissi yerine burada, renklerin kullanımıyla, tamamen bakılan resmin kendisinde kalmamız için bizi uyarıyor. Sonuçta ağaç düzenlemeleri, ağaç tümeline ulaştırıyor bizi. Kullanılan biçim, seçilen renkler; sanatçının dışındaki nesneye değil, sanatçının yarattığı nesneye ait oluyor artık.

Bana öyle geliyor ki düşüncenin açıklığı tekniğin açıklığıyla anlaşılmalı -Mondrian

Composıtıon A, 1923

 

*: Christoper Green, The European Avant- gardes, Philip Wilson Publishers, Londra, 2003, s.338)

**: Ruhani duruştan uzak olmak, Mondrian’nın değil eserlerinin özelliği olarak okunmalıdır. Çünkü Mondrian kadar mistik bakış açısına sahip kaç sanatçı sayabiliriz ki?

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*

Kültür & Sanat Son Yazıları

Ekran001-Seyirci Önemi

EAOMAG dergisinin televizyonun nabzını tuttuğu eleştiri serisinin bu basamağında televizyon dünyasında seyircinin

Öteki Taraf’ın Felsefesi

Görüp görebileceğiniz en keyifli kurgulardan biri olan The Good Place, güldürürken düşündüren
Git Yukarı