Ulus Baker’in Felsefesini Anlamak

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

”Çünkü canlı varlık ya bir özne olarak kendini dışa vurma ihtiyacındadır, ya da dışavurulan bir dünyanın parçasıdır ki bu ikisi aynı şeydir.” (Ulus Baker, 1998)

Üniversite yıllarımda rastlantı sonucu hakkında okuduğum kısa bir yazı ile tanıştım kendisiyle, o on dakikalık kısa biyografiyi bitirdiğimde hissettiğim şaşkın aydınlanmayı sizlerin de yazının sonlarına doğru yaşamanızı umduğum ve kendisiyle bu kadar geç tanıştığıma da ayrı bir üzüldüğüm bir dehadan bahsetmek istiyorum; Ulus Baker.

1960 yılında Kıbrıs’ın ilk kadın şairlerinden Pembe Marmara ve psikiyatrist -veya ruhbilimci- Sedat Baker’in oğlu olarak Leningrad, Rusya’da dünyaya gelen Baker, çocukluk yıllarını Lefkoşa’da geçirdikten sonra Ankara’ya yerleşmiş ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olmuştur. Nev-i şahsına münhasır bu Türk filozof, aynı zamanda bir akademisyen, sosyolog, yazar, çevirmen ve eleştirmendi. Nev-i şahsına münhasır diyorum, çünkü yalnızca tek bir disiplinle kalmayarak, felsefe, sinema, tarih, matematik, müzik, dil ve sanat hakkında da uçsuz bucaksız bir bilgi birikimine sahip, sınıfındaki yabancı uyruklu öğrencilerin sorularını kendi dillerinde sormalarını isteyerek yine o dillerde cevap veren ve Fransızca, Rusça, Almanca ve İtalyanca dahil olmak üzere 7 dili anadili gibi konuşabilen zamanının ötesindeki bu adam, aynı kazağı yıllarca giyecek kadar mütevazı ve gözlüğünün bir camı kırıldığında, ‘‘o benim sağlam gözüm zaten neden değiştireyim ki’’ diyerek tamir ettirmeyi düşünmeyecek kadar da seküler olgulara önem vermeyen özel biriydi.

Ulus Bakerin Felsefesini Anlamak
Ulus Baker’in ‘‘What is Opinion?’’ adlı röportajından bir görüntü. Ağustos, 2001.

‘‘Yazarlar yazdıkları şeylere pek o kadar da benzemek zorunda değiller.’’ (1999)

Gerçekten de öyle. Dışarıdan adeta bir meczup gibi görünen, saçı başı dağınık olan bu dahi, konuşmaya başladığında sizi Freud’un psikanalizinden alıp, Marksist düşünceye, belki oradan da Zimmer’ın empresyonist bağlamının Spinoza ile nasıl benzerlik gösterdiğine dair söylemlere götürebilecek derecede dili sınırsız kullanabilme yetisine sahipti.

Günlük hayatında dahi Spinoza’dan alıntılar yapan ve bir Spinozist olan Baker, onu gerçekten en iyi anlayan insanlardan biriydi. Hatta o kadar iyi anlıyordu ki bazen Spinoza’yı değil kendi görüşlerini anlatıyormuş hissine kapılırdınız. (Yani, en azından ben bu hisse kapıldım.) Anlatılarından birinde, Spinoza ile ilgili olarak şöyle diyor; ‘‘Bütün sosyolojisi çok derin bir görüyle sözgelimi bir pazar mekanını anlatabilmesinde. Alp’lere tatile gitmek ne demektir? Bunu size çok derin ve büyük bir güçle anlatabilmesinde. Tıpkı bir edebiyat eseri gibi.’’ (1998) Spinoza çok katmanlı ve sistemli bir düşünce yapısına sahip. Yani, anlatımında salt çözümlemeler yerine daha çok bizzat anlattığı şeyin kendisi olma durumu vardır. ‘‘Spinoza’ya göre Ethica hayattır. Hayatın ta kendisidir. Hayatta ne oluyorsa Ethica’da o oluyor.’’ (1998) Ulus Baker’in felsefi anlamda Spinoza’yı benimsemesi aslında öz ve düşünce ile yakından alakalı; ‘‘Neden Spinozacı olduğumu sorarsan, tarihin hiçbir noktasında o herif kadar ‘düşünme’ ile ‘inanış’, ‘çaba’ ile ‘arzu’, ‘iktidar’ ile ‘üretim kuvveti’ arasındaki farkı o kadar yalın bir biçimde anlatan birine daha rastlamadım.’’ (2012) Baker’in satırlarındaki içtenlik ve kuramsallık, dili sade bir şekilde kullanmasıyla aslında sorumuzun cevabını da vermiş oluyor.

‘‘Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz. Anlamak yalnızca dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibarettir. Felsefede veya bilimde bile, iki bilim adamı yan yana geldiğinde birbirlerini anlamazlar.’’ (1998)

Tam da bu sebeple, bir filozofu ve edindiği felsefeyi ilk bakışta tamamıyla anlamak pek mümkün değil diye düşünüyorum. İlk başta anlaşılması oldukça güç bile olsa, onu ve öğretilerini kavradıkça ufku iki katına çıkaran 21. yüzyılın aykırı filozofu Ulus Baker, ardında Bach’tan Spinoza’ya, Dostoyevski’den Tarkovski’ye, Hegel’den Marx’a, Orwell’den Woolf’a kadar uzanan geniş bir kaynak dizini bıraktı. Bunlara ek olarak, Goddard ve Deleuze gibi daha sayısız önemli düşünür ve yazarları yaptığı muntazam çevirilerle dilimize kazandırdı. Bir eseri okurken, onun bir çeviri olduğu hissine kapılmamak oldukça önemlidir. Baker’in çevirilerinde öyle bir akıcılık var ki, bundan daha iyi betimlenemezdi demekten kendini alamıyor insan. Bütün bunlar aynı zamanda Baker’in ne kadar geniş bir kitleye hitap edebildiğinin ve yazdıklarını belirli sınırların ya da kalıpların içine koymadığının da bir göstergesidir. Dili ne kadar iyi kullanabildiğinden zaten bahsetmiştim. Fakat daha da önemlisi, örneğin, Yılmaz Güney’in sinematografisi ya da Goethe’nin Renk Kuramı ve Ekspresyonizm gibi iki farklı konuyu anlatırken bile aynı hazzı ve akıcılığı koruyabiliyor olmasıdır.

‘‘Ben işin esasında, modern dünyanın bütün kötülüklerine rağmen, asla böyle bir nostalji ya da rölativizm taraftarı değilim.’’ (Ulus Baker, 1998)

Hayatın her şeyden önce bir akış olduğunu, beden-ruh ayrımını kabul etmeyen ve düşüncenin ölümsüzlüğünü savunan Ulus Baker, limitsiz söylev ve düşüncelerin gelişi güzel bir bedende vücut bulmuş hali gibidir. Zaten Baker için de nasıl göründüğümüzden çok ne düşündüğümüz ve bunu nasıl yaptığımız önemlidir.

‘‘Yaralarım benden önce de vardı. Ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum.’’ (Her Şeyin Şarkısı, 2009)

Son olarak, yukarıda Bandista grubunun ‘‘Her Şeyin Şarkısı’’ adlı eserin sözlerini yazarken söylediği gibi, daha çocukluk yıllarında hayatın zorluklarıyla karşı karşıya kalmış Baker. 14 yaşlarında Kıbrıs Savaşı’na tanık olmuş, evleri taranmış ve ülkeyi terk etmek zorunda kalmış. Bir daha da asla geri dönmemiş Kıbrıs’a. Yaşadığı travmatik olayları önce annesini kanserden kaybetmesi, sonra da babasının evli sevgilisinin kocası tarafından bir otel odasında öldürülmesi takip etmiş. Tüm bu olanlar belki de Ulus Hoca’nın aramızdan erken ayrılmasına sebep olmuş. Öyle ya, elinden alkolü de sigarayı da düşürmez, yemeği biri hatırlatırsa yer ve sağlığına pek dikkat etmezmiş. 47 yaşında aramızdan ayrılmış, kısa ömrünün neredeyse her gününde aydınlanmayı ve aydınlatmayı seçmiş bu dahi Türk filozofunun, gitmeden önce bir de isteği olmuş bizlerden; ‘‘Hüzün geriye kalandır. Biraz Blues dinleyin benim için.’’

Saygı ve sevgiyle….

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*