Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Psikologların Psikoloğu: Dostoyevski

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

Seni sen yapan şeyler neler?

Hiçbir yazımda klasik olarak herhangi bir yerde bulunabilecek bilgilendirmelerden; klişe demenin bile klişe haline gelmiş olduğunu bilerek yazdığım yazılardan uç ve “üst” olan konulardan bir çoğunun içerisinde ismini sürekli olarak kullandığım bir yazar Dostoyevksi’den bahsedecğim yazıma konulara yine balıklama atlayarak girmeye çalışacağım.

(video kaynağı)

Cemal Süreya’nın konuk olduğu ve biyografisini anlattığı bir TRT arşivi bu video. Ve nasıl sevilmez ki kendi kendini anlatırken bu gibi cümleleri seven bir adam…

Şu hayatta ilginç bir şekilde herkes birisini suçluyor; Freud’a göre her şeyin sorumlusu annesiydi. Beauvoir’a göre babası.

Ya da başka bir açıdan bakınca Karl Marx zenginleri, Rand fakirleri; Nietszche dini; felsefi şeylerle, mitolojiyle bozmuştu kafasını ve suçluyordu herkesi garip bir şekilde. Schopenhauer ise karşı cinsle bozmuştu kafayı.

Dostoyevski ise bir başkasını değil kendini suçluyordu. Eksistansiyalistleri tam da bu yüzden seviyorum. Acımasız bir tutkuyla kendi karakterlerine karşı pür bir halde dürüst oldukları ve yaptıkları şeylerde başkalarını değil kendilerini durumun sorumlusu tuttukları için.

Dostoyevski’nin ismini kısacık bir yerden kopma yaşamında bir şekilde duymayan yoktur. Ama onu gerçekten tanıyabiliyor muyuz? Ya da anlıyor muyuz? Ya da sonunda kaç kişi kitaplarını evine alıp onu gerçekten okumuştur ki?

Freud hepimizin yaşamında bulundurduğu ama bi’ haber olduğu psikanalizin kurucusuydu; ama “gittiğim her yerde; benden önce oraya gitmiş bir şairi buldum” demişti. Dolayısıyla bizim bildiğimiz yazarlar bilinçdışının yeraltı dünyasında; (çok iyi meslek grupları olan) doktorlardan, hukukçulardan ya da psikopatlardan daha derin bir şekilde sokulmuştu. Ve Stephen Zweig Dostoyevski’nin gıyabında konuşurken ya da yazarken onun için “psikologların psikoloğu” tanımını yapmıştı.


 

 


 

Neden mi?

Mesela hepinizin daha önce duymuş olabileceği bir hapishane deneyinden bahsedeyim ve bunu bilmeyenlere anlatayım.

Mevzubahis deney: Stanford Hapishanesi Deneyi.

Sıradan, normal -olduklarını düşündüğümüz-  insanları mahkum ve gardiyan diye ikiye ayırıp. Sahte (okulun alt katında yaptıkları bir yer) bir hapisaneye yerleştirmişlerdi.

Gelgelelim bu olayın sonunda neler olduğuna; gardiyanlar -nasıl olduğu bilinmez- kendilerini role gereğinden fazla kaptırarak -aptalca bir halde- sadist insanlara dönüşmüşlerdi.

Peki yıllar önce Dostoyevski bu gibi durumlarla ilgili ne demişti?

Kendini önemli biri zannetmeye başlayıp hemen sizi kendinden aşağı gören kişi için daha öncesinde; dünyanın en işe yaramaz, en gereksiz adamını alıp bir gişe memuru yapmış olmanız gerekir. 




“Sıradan” başka bir deneye bakalım.

Bunu eğer birisiyle birlikte okuyorsan ve bu kısma kadar geldiyseniz buradan sonrasında birbirinizin suratlarına dönüp ne diyor bu demediyseniz bundan sonraki kısımda da demeyin  Tarafsızca -sesli olmak zorunda değil. Konuşmadan cevaplayın-

İnsan sence en çok yalanı kime söyler?

Ailesine mi? Dostlarına mı? kız arkadaşına mı?

Kendisine….

Psikologlar “Bilişsel Uyumsuzluk Deneyi”ni yaptıklarında (1959’da)  farketmişti.

Sonuca göre gözle görülebilecek, apaçık ortada olan bir gerçeği bile kişinin kendi, kendi. çıkarına göre yorumlayıp değiştirebildiği anlaşılmıştı.

Bu durumun Dostoyevsky’le alakası ne mi?

Bu deney henüz ortada bile yokken  (tam 79 sene önce) Dostoyevski Karamazov Kardeşler’de ne yazmıştı?



“Önemli olan insanın kendine yalan söylememesi. Kendisine yalan söyledikten sonra söylediği yalana inanan kimse kendi çevresindeki ve içindeki gerçekleri tanımamaya. Bunun sonucu olarak da kendisine ve çevresindekilere saygı duymamaya başlar. Kendisine sürekli yalan söyleyen herkes herkesten çabuk da gücenebilir. “

 Bu “psikologların psikologu” çok mu normaldi?

Hayır… kesinlikle değildi.

Karakterim (bence) her zaman hastalıklı, karamsar ve heyecanlı olmuştur.

Kumara -tukuyla karışık(bence)-  bağımlılığı vardı mesela. Ama ne bağımlılık. Bizlerin şu an okuduğu yazdığı neredeyse bütün kitaplarını kendi kumar borçlarını kapatabilmek için yazmıştı.

Freud, onun bu -“tutkulu”- bağlılığını “patolojik bir tutku krizi” olarak yorumlamış. Ve Dostoyevski’nin sürekli bir halde kumar oynayarak bir şekilde aslında kendisini cezalandırdığını iddia etmişti.

Yani aslında nerden bakıldığına bağlı olarak oynadığı kumarda zevk değil de sanki güçlü bir yıkım içgüdüsü var desek yeridir. (Ama bunu ele alırken durumu dışa dönük değil içe dönük bir şekilde değerlendirmek daha doğru olacaktır. Yani aslında mazoşistçe.)

Çünkü hisleri hep bir suçluluk durumunun altındaymış.

Freud’a göre (hafiften hamlette de görünen) Dostoyevski’de “Ödip kompleksi” vardı.

Yani aslında bu durum kısaca özetlenecek olursa; annesini babasından kıskanıyordu.

Ve o  otoriter, suratsız kötü babasıyla sürekli bir iktidar mücadelesi içerisindeydi. Zaten hiçbirimizin eylemlerinin tek bir nedeni olmaz mesela.

Bende bir şekilde kendi kanılarımca öfke bozukluğu vardı – ki en büyük öfkeyi hep kendime duymuşumdur- tavsiye üzerine sanata, spora, kitaplara başladım.  Artık ne zaman kafam atsa gidip makinelerle dövüşüyor, ağırlık indirip kaldırıyorum. Kitap okuyor, bir şeyler yazıyor, yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorum. Resimlere bakıp sakinleşmeye çalışıyorum.

Eve döndüğümde ya da oturup düşünmeye çalıştığımda o kadar yorgun oluyorum ki; artık bir şeylere kızmaya mecalim kalmıyor.

Dostoyevski sara hastasıydı. Ve sık sık epilepsi nöbetleri geçiriyordu. Hayatındaki -bence- en önemli dönüm noktası ise son anda idam edilmekten kurtulmasıydı.

Devlet onu 1849’ da propaganda yapmak gerekçesiyle tutuklanmış ve sorgusunu 8 ay boyunca sürdürdükten sonra,  idama mahkum edilmesini sağlamıştı.

Hapiste -sayısı hiç bilinmez- aylarca öleceği günü “sabırsızlıkla” bekledikten sonra gözleri bağlı bir halde infaz alanına götürülür. Ölüm fermanının okunuşunun hemen ardından tam kurşuna dizilecekken çarın idam kararını geri çektiği haberi gelmiştir. Ve hayatının değişim kısmına bir adım atmış bulunmaktadır artık…



Ardından geçen 4 yılın ardından kürek mahkumluğuna ve 6 yıl “zorunlu” askerlik cezasına çarptırılmıştı. Hayatının dönüm noktasıydı sanki bu artık.  Ve tabi bu 10 senenin ardından en iyi kitaplarını yazmaya başlamıştı.

-Karamazov Kardeşler

-Kumarbaz

-Yeraltından Notlar

-Suç ve Ceza

İsimli (bence) en “iyi” eserlerini bu tuhaf ve korkunç dönemde/dönemden sonra yazmıştı.

Peki ya “Psikologların Psikoloğu”sun Suç ve Ceza’sındaki  Raskolnikov karakteri acımasız bir katil olmasına rağmen hala neden dünyada en çok beğenilen ve okunulan roman karakteridir?

Çünkü Dostoyevski kişiyi eylemlerinden ötürü yargılamak değil, anlamak çabası içerisindedir.

İyi ya da kötü diye ayrımlar yoktur -her şey olunulabilir-  mesela onda. 



İnsan diye değerlendirir.

Çünkü -bence- herkes iyi olduğu kadar biraz kötüdür; kötü olduğu kadar da biraz iyidir işte. Belki de bu yüzden kitaplarındaki karakterler süprizlerle dolu ve kendilerince belirsizdir. Bir an coşku duyarken ardından hüzünlenebilirler. Ya da bir an şehvete kapılmışken nefrete düşebilirler.

Çünkü insandaki tutkular çeşitli ve bir şekilde sınırsızdır. Bir şey ister ve elde edemezse üzülür. Ya da bir şekilde elde ederse hemen başka bir şey daha ister. Doğaldır yani onun karakterleri. Doğal ve gerçek.

En nihayetinde çoğumuz iki duygu içinde sıkışmış insanlar değil miyiz?

Bir yaşadığımız arzu ettiğimiz hayat var bir de yaşamak zorunda kaldığımız.

Ve bu ikisi arasındaki mesafe ne kadar açılırsa; o kadar mutsuz oluyoruz.

Sonra bu sıkışmışlığın acısını da kendimizden ve çevremizden çıkartıyoruz. Ne diyebilirim. Ne mutlu kendi kendine mutlu mesut yaşayan insanlara. Ben pek beceremedim.

Dostoyevski’nin hastalıklarla, hapisle ve yoksullukla geçen yaşamı 59 yılınardından sona erdi. Dünyaca tanınması 20. Yy da oldu. Çünkü kitapları Ingilizce’ye epey geç çevrildi.  Onu edebiyatın “karanlık dehası” olarak tanımlayabiliriz.

Eğer kitaplığında herhangi bir kitabı yoksa edinmeni; varsa da okul tekrar okumanı öneririm. Buraya kadar okuduysan da teşekkür ederim…

İnsanlar nasıl nefes almak, yemek yemek zorundaysa ben de yazmak zorundayım. İlk gençliğimde nelere ilgi duyduğumu görebilmek ve sevdiğim şeyi yapmak hoşuma gittiği için yazıyorum.

1 Comment

  1. Sevdiğim bir yazara karşı bu denli bilgileri öğenmiş olmak çok nadide ve güzel geldi. Bu şekilde içeriklerin gelmesi çok hoş. Merakla devamını bekliyorum. 😀😀

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*

Kültür & Sanat Son Yazıları

Vertigo

Hayal kırıklıkları, bunalımlar, sanrılar ve travmalar üzerine bir film Vertigo. Merkezine, emekli

Ekran001-Gündem Notları

Eaomag dergisi için hazırlanan seri Ekran001'in televizyon ekranlarının perde arkasında olan bitenlere
Git Yukarı