Sıradışı Bir İnternet Dergisi

Babel

Kültür & Sanat Kategorisinde Tarafından

 “…ve kendi seviyesine ulaşmak için devasa bir kule inşa eden kullarını gören tanrı, onları sonsuza dek farklı diller konuşmaya mahkum etti.”

Son zamanlarda izlediğim en yoğun eserlerden biri Babil. O kadar çok şey anlatıyor ki, hangi birinden başlayacağımı şaşırmış durumdayım. Usta yönetmen Alejandro Gonzalez Innaritu’nun kendine has hikaye anlatıcılığı; birden fazla zaman dilimi ve olayı, yerinde kullanılan müziklerin oluşturduğu duygu seli ile beraber kusursuza yakın aktarıyor. Dünyanın farklı yerlerinden, birbirine hiç benzemeyen insanların bir şekilde bağlanan hayatlarını izletirken ana eksenine kültür çatışması mevzusunu alır gibi gözükse de Babil’i bununla sınırlamak çok büyük bir hata olacaktır.

Yönetmen eserini çocuklarına ithaf etmiş. Bu hareketinden ve hikayede çocukların aldığı rollerden aslında filmin merkezinde onların olduğunu çıkarmak zor değil. Çocuk mirasçıdır. Kültürünü gördüklerinden hareketle, zamanına uydurarak sürdürecek bireyler çocuklar olduğu için toplumlar, çocuklarına verdikleri değer kadar gelişir. Babil, her hikayesini bize çocukların şahitliğinde aktarıyor. Hali vakti yerinde bir Amerikan ailesinin çocukları, “tehlikeli” Meksika’da kısa hayatlarının en zorlu macerasını yaşıyor. Bir tavuğun başının koparılmasına iki kültürden çocukların farklı tepkisi bu bölümde göze çarpar. Öte yandan Fas’ta bir aile babası, bacak kadar çocuğunun eline 270’lik tüfeği gözünü kırpmadan verebiliyor. Çocuğun aslında kötü niyetle yapmadığı bir hareket; beklenmedik, büyük bir trajediye ve diplomatik problemlere yol açıyor. Bir de dünyanın diğer ucunda, uzunca bir gökdelenin en üst katında, varlık içinde yaşayan sağır ve dilsiz Japon kızın hikayesi…

Amerikalı çocukların başı, iyi niyetli bakıcılarının verdiği riskli kararlar yüzünden belaya girer. Fakat işin aslına baktığınız zaman, her ne kadar çocuklar annelerinin şahit olmalarını istemeyeceği şeyler görse de (tavuğun başı, düğünde sıkılan silah), asıl problem sınır karakolundaki polisin Meksikalı genci zor durumda bırakmaya çalışmasıyla başlıyor. Tıpkı annelerinin çocuklara düşüncesizce empoze ettiği, Meksika tehlikeli bir yer düşüncesi gibi, karakoldaki poliste de iğrenç bir ön yargı fark ediliyor. Yargının haksız olduğunu iddia etmek zor olsa da, bu tavrın savunulacak fazla bir tarafı olduğunu düşünmüyorum. Yaşananın suçlusu yalnızca içkili araba kullanan Santiago, çocukları götürmemesi gereken bir yere götüren Amelia, ya da sınırda açık arayan polis memuru değil. Bunun kaynağını iki medeniyetin, hatta tüm devletlerin uzun tarihlerinin başında aramak gerekli. Tıpkı Fas’ta bir kasabada bulunmaktan hiç hoşnut olmayan turistlerin korku ve telaş içindeki tavırları gibi. Ayrıca işin sonunda Amelia’nın ihmalkarlığının bedelini zaten ağır bir şekilde ödediğini unutmamalı.

 

Terör olaylarıyla gündeme getirilen bir devlet, sanki tüm halkı terörist olarak fişlenmiş gibi. Halbuki yaralanan Susan, otobüsteki rehber ve kasabadaki veterinerin yardımı olmasa muhtemelen o günü bile çıkaramayacaktı. Ayrıca Richard helikoptere binerken minnetini parayla göstermeye çalışmasına rağmen teklifi kabul edilmedi. Susan’ın asıl kurtarıcısı Fas karşısında taviz vermekten çekinen Amerika Devleti değil, o müdahaleyi yapan veteriner ve elinden geleni ardına koymayan rehberdi. Sürecin uzaması ve Richard’ın döktüğü soğuk terler de diplomasinin ani durumları yönetmekte destekten çok köstek olabileceğinin resmidir. O esnada çift ile aynı kültürden (ya da tabakadan) olan insanların otobüste tir tir titremesi ve kaçmak için fırsat araması ise ayrı bir ironi.

Sağır ve dilsiz Chieko’nun hikayesi apayrı. Çok sevdiği ve belki de tek gerçek dostu olarak gördüğü annesinin intiharı kızın tamamen sessiz bir dünyada yapayalnız hissetmesine yol açmış ve bu kayıp, “normal” insanlardan farkının, aklını daha çok meşgul etmesine sebep olmuştur. Daha önce hiç girmediği ortamlara girmeye çalışır, duyma ve konuşma yetisinin yokluğunu, var olan cezbedici taraflarını açığa çıkararak gidermek ister. Ne var ki girmeye çalıştığı ortam kendisine tamamen yabancıdır. O da çıkış yolunu babasını sorgulamak isteyen poliste arar. İstediğini bulamaz, ancak asıl istediğinin bu olmadığının da böylece farkına varır. Görkemli şehir manzarasının üzerinde, lüks bir dairenin balkonunda, çırılçıplak ve yapayalnız kalmıştır Chieko. Polise verdiği not kağıdında ne yazdığını bilmeyiz, ne var ki içeriğinin bir önemi de yoktur. Çünkü artık kızı, kafasından geçenleri hissedebilecek kadar tanımış oluruz.

Gündelik hayatta yanımızdaki insanlara dair hislerimizi sorguladığımız zamanlar olur. Tıpkı küçük çocuklarının kaybının ardından Susan ile Richard’ın birbirlerine olan sevgilerini sorgulaması gibi. Yahut Yusuf ve Ahmed’in babaları karşısında yarışırken, birbirlerinin açığını ararken, aslında birbirleri için ne ifade ettiklerini unutmaları gibi. Yine de hayat karşımıza öyle bir an çıkarır ki, işte tam o anda yanımızdaki insanı gerçekten sevdiğimizi anlarız. Tıpkı Susan’ın tuvaleti geldiğinde Richard gibi bir insanla beraber olduğu için ne kadar şanslı olduğunu hatırlaması, Yusuf’un vurulan kardeşini hemen kurtarabilmek için teslim olup “Hepsi benim suçum, ne olur kardeşimi kurtarın.” demesi gibi. Halbuki daha birkaç saat önce suçun kimde olduğuna dair tartışıyorlardır. Yusuf tam o anda farkında bile olmadan, kardeşliğin ne demek olduğunu hatırlar. Ne var ki bazen doğru şeyi yapmak için çok geç kalırız.

Filmdeki kamera kullanımının hikaye anlatıcılığına desteği tartışılmaz. Dinamik kamera hareketlerinin yapıma kattığı tempo bir yana, özellikle dikkatimi çeken bir sahne oldu. Chieko’nun bangır bangır müzik çalan bir bara girdiği sahne. Kız mekana girerken kamera sırasıyla onun gözünden ve dışarıdan çekim yapar. Kızın gözünden izlediğimiz anlarda ses yoktur. O an ışıklar, dans eden insanlar ve diğer her şeyi tıpkı Chieko gibi görürüz. Dışarıdan yapılan çekimlerde ise odak genellikle Chieko olur. Sanki o mekanı incelerken mekan da onu incelemektedir. Ardından bir süre bu sıralama sona erer. Chieko kendini akışa bırakır ve genel bir bakış açısıyla öpüşen, dans eden insanları izleriz. Derken Chieko kendini oraya ait hissetmemeye başlar ve eski çekim tekniğine dönülür. Bu sefer mekan Chieko’yu izlemiyor, adeta ona buraya ait olmadığını, gitmesini söylüyordur. Filmde kamera kullanımını en beğendiğim sahne sanırım orasıydı. Filmin genelinde de tıpkı Innaritu’nun diğer eserleri The Revenant, Birdman gibi usta işi bir kamera kullanımı dikkat çekiyor.

Babil, yerel hikayelerin birleşiminden, değerli mesajlarla dolu, evrensel bir trajediyi ustalıkla çıkarıyor. Her izlediğinizde farklı detaylar fark edebileceğiniz, müziğine hayran olacağınız, sık sık tüylerinizi diken diken edecek, yoğun ve duygusal bir yolculuk.

1. görsel 2. görsel 3. görsel 4. görsel 5. görsel

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*

Kültür & Sanat Son Yazıları

Vertigo

Hayal kırıklıkları, bunalımlar, sanrılar ve travmalar üzerine bir film Vertigo. Merkezine, emekli

Ekran001-Gündem Notları

Eaomag dergisi için hazırlanan seri Ekran001'in televizyon ekranlarının perde arkasında olan bitenlere
Git Yukarı